Forum  
Go Back   Forum > EĞİTİM - ÖĞRETİM > Ödevler Dünyası > Diğer Dersler

Diğer Dersler Burada yeralmayan her türlü ödev paylaşımı

SRC, ÜDY, ODY

SRC, ÜDY, ODY

Kullanıcı Etiket Listesi

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 16-07-2008, 17:40   #11 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 11
ORGANİZE SANAYİ BÖLGELERİ


Giriş

Ülkelerin ekonomik ve sosyal kalkınmasının temel dinamiklerinden birisi de sanayileşmedir. Sanayileşmenin bütün bölgeler arasında dengeli yürütülmesi, kırsal kesimlerden şehirlere göçün durdurulması, bölgeler arasındaki gelişme farklılıklarının giderilerek sosyal ve ekonomik dengenin sağlanması gibi amaçlarla hükümetler, çeşitli kalkınma ve sanayileşme yolları izlemektedir. Bu yollardan biri OSB’dir.
Günümüzde ekonomik kalkınma, sanayileşme ile paralel gitmekte ve birbirini etkileyerek gelişmektedir. Bu gelişme, sadece ekonomik yapıyı ve üretim tekniklerini değil, aynı zamanda hayatın her yönünü etkileyerek değiştirmektedir. Toplumların yapısı, insanların düşünce ve davranış şekli, hayat standardı, şehirleşme düzeni ve nüfus hareketleri üzerinde sanayileşmenin etkili olduğu ve bir takım değişmelere yol açtığı bilinmektedir.
Çok yönlü yansımaları bulunan söz konusu değişimin denetlenmesi ve yönlendirilmesi için, sebeplerin odak noktası olan sanayileşme hareketinin, belirli bir çerçevede plan ve programlara bağlı olarak yürütülmesi gerekmektedir. Bu anlamda "Organize Sanayi Bölgeleri" uygulaması, düzenli şehirleşmeyi sağlamada ve sınai üretim faaliyetlerini aynı alanda toplamada kullanılan bir araç olarak ortaya çıkmaktadır.
Ülkemizde de bölgeler ve iller düzeyinde planlı ve programlı sanayi tesislerinin kurulmasının sağlanması, düzenli şehirleşmenin temin edilmesi, uygun altyapı tesislerinin hazırlanması suretiyle çevre kirliliğinin önlenmesi ve tabii çevrenin korunması, sanayimizin temel taşları ve belkemiği olan orta ve küçük işletmelerin teşvik edilerek geliştirilmesi için organize sanayi bölgeleri uygulaması sürdürülmekte; işyeri, altyapı tesisleri ve mali krediler ile teşvik edilmektedir.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik kalkınmanın tüm bölgelere dengeli dağılımının sağlanması ve ülke içinde bölgeler arasındaki, sosyal, ekonomik ve tabii dengesizlikleri dikkate alarak sanayileşmenin yürütülmesi önemli sorunlar arasında sayılmıştır. Çünkü ekonomide ayrı özellik ve nitelikte bölgelerin bulunması, iktisaden gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu kadar, sanayileşmiş ve kalkınmış ülkelerde de birer vakıa olarak ortaya çıkmaktadır. Ülke hükümetleri, bu dengesizlikleri göz ardı etmek yerine, bölgeler arasında dengeli ve tutarlı bir kalkınma politikası izlemeyi arzu etmekte, bu amaçla çeşitli tedbirler almaktadırlar. İşte organize sanayi bölgeleri uygulaması, bu anlamda pek çok ülke tarafından benimsenip uygulanan bir sanayileşme yöntemi veya aracı olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte organize sanayi bölgeleri, gelişmekte olan ülkelerde, düzenli şehirleşmeyi temin etmek ve bazı sanayi alanlarında faaliyette bulunan orta ve küçük işletmelerin daha sağlıklı gelişimini sağlamak, bir arada daha iyi üretim imkanları sunmak ve bu sanayilerin planlı ve programlı yerleşimini temin etmek için birer teşvik yolu olarak değerlendirilmektedir.
Küçük sanayi siteleri ve organize sanayi bölgeleri gibi teşebbüsler, her türlü politik değerlendirmenin üstünde, topyekün ülke sanayini harekete geçirmenin bir yolu veya bazı bölgelerde sanayileşme atılımını gerçekleştirmenin uygun bir fırsatı olarak bilinmesi gerekir.
Organize Sanayi BÖLGELERİNİN Gelişimi
1800'lü yıllarda başlayan sanayileşme hareketleri, bilim ve teknoloji alanındaki buluşların artmasıyla hızlanmış; bazı yerleşim merkezlerinde sınai işletmelerin süratle artmasına yol açmıştır. Düzensiz ve kendiliğinden kümelenen irili ufaklı bu işletmeler, şehirlerin civarında plansız yoğunlaşarak "Sanayi bölgeleri"ni ortaya çıkarmıştır .
19. Yüzyılın ilk yarısında, Kuzey Amerika'daki tekstil (dokuma) imalathanelerinin bir arada kurulması sonucu, "sanayi bölgeleri"nin ilk örnekleri kendiliğinden teşekkül etmiştir. Nitekim 1885 yılında ekonomik kalkınma ile ilgili hazırlanan bir rapor, “Sanayi Bölgesi" fikrini, sanayileşmenin bir aracı olarak ortaya atmıştır. Bu fikri benimseyen İngilizler, 1869 yılında Manchester şehri yakınında kurulan "Trafford Park" adlı bölge, ilk planlı sanayi bölgesi uygulaması olmuştur. Oysa Kuzey Amerika'da uygulamalar, daha geç başlamış; 1905 ve 1909 yıllarında özel müteşebbisler tarafından Chicago'da geliştirilen "Cent¬ral Manufacturing" ve "Clearing" adlı bölgeler, modern sanayi bölge¬lerinin ilk örneklerini teşkil etmiştir.
Sanayi bölgelerinin yüksek standartlarla işletilebilecek şekilde planlanmaya başlaması sonucu, "Organize Sanayi Bölgeleri" kavramı doğmuştur. Büyük yatırımlar yapılarak inşa edilen organize sanayi bölgeleri, burada çalışanlara iyi geçim imkanları sağlamanın yanında, fiziki yönden yol, su, kanalizasyon, enerji ve benzeri altyapı tesislerinin sanayinin istifadesine sunulmasına imkan vermiş; sosyal ve ekonomik düzen içinde önemli fonksiyonlar üstlenmeye başlamıştır.
Organize Sanayi Bölgesinin Tanımı Ve Niteliği
Plansız ve programsız sanayileşmenin sonucunda ortaya çıkan sorunların çözümlenmesi maksadıyla, Batı'da geliştirilmiş olan organize sanayi bölgeleri, esas itibariyle birbirini tamamlayan ve birbirinin yan ürünü olan sanayilerin, belirli bir program çerçevesinde bir arada üre¬tim yapmalarına imkan verecek şekilde organize edilmesinden başka bir şey değildir. Birlikte üretim faaliyetinde bulunmanın sonucu, dışsal ekonomiler yoluyla daha rasyonel olunmakta ve daha çok kar artışı sağlanmaktadır. Organize sanayi bölgeleri, ihtisaslaşmış sanayilerin bir arada üretim yapmalarının sağlayacağı imkanlardan faydalanmak maksadıyla geliştirilmiş bir sanayileşme yöntemi veya aracıdır. Nitekim İkinci Dünya Savaşından sonra, Organize sanayi bölgeleri, gelişmiş ülkelerde teşvik tedbiri olarak kullanılmaya başlamış; dengeli ekonomik büyüme ve bölgelerarası gelişme farklılıklarının giderilmesi amacıyla kalkınmada geri kalmış yörelerin sanayilerinin canlandırılması için fiziki teşvik tedbiri olarak benimsenmiştir. 1960'lı yıllardan itibaren, gelişmekte olan ülkeler de, sanayi teşvik tedbirleri arasında organize sanayi bölgelerini uygulamaya koymuşlardır. Bu ülkeler arasında Hindistan, Singapur, Güney Kore, Nijerya ve bazı Afrika ülkeleri sayılabilir.
Türkiye'de organize sanayi bölgeleri kavramı, ilk defa 1961 yılında kullanılmaya başlamış, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967) döneminden itibaren, Kalkınma Plan ve Programlarında sürekli ola¬rak, sanayinin geliştirilmesine ve bölgesel kalkınmanın gerçekleştirilmesine yönelik özendirici tedbirler arasında yer almıştır.
Organize Sanayi Bölgesinin Tanımı
Organize sanayi bölgeleri kavramı dünyada 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmış ve ilk olarak İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'nde uygulamaya konulmuştur. Türkiye'de Organize Sanayi Bölgeleri kurulması fikri ise diğer ülkelere göre daha yeni sayılabilir.
Sanayinin etkinliğini ve kentte düzenli yerleşmeyi sağlamak amacıyla, sanayi kuruluşlarının ulaşım, kentsel toprak, enerji, yakıt, su, hammadde gibi altyapı ve gereksinmeleriyle ilgili kolaylıkları bir arada bulunduran, özel olarak planlanan ve planlarda yer verilen bölge türü.
Organize Sanayi Bölgeleri, sanayinin uygun görülen alanlarda yapılmasını sağlamak, kentleşmeyi yönlendirmek, çevre sorunlarını önlemek, bilgi ve bilişim teknolojilerinden yararlanmak, imalat sanayi türlerinin belirli bir plan dahilinde yerleştirilmeleri ve geliştirilmeleri amacıyla, sınırları, tasdikli arazi parçalarının gerekli alt yapı hizmetleriyle ve ihtiyaca göre tayin edilecek sosyal tesisler ve teknoparklar ile donatılıp planlı bir şekilde ve belirli sistemler dahilinde sanayi için tahsis edilmesiyle oluşturulan ve 4562 sayılı Organize Sanayi Bölgeleri Kanunu hükümlerine göre işletilen mal ve hizmet üretim bölgeleridir.
Ağır sanayi ve kompleksleri dışında, küçük ve orta ölçekli imalat sanayi türlerinin, belirli bir plan dahilinde yerleştirilmeleri ve geliştirilmeleri için, sınırları tasdikli çıplak arazi parçalarının gerekli altyapı hizmetleriyle ve ihtiyaca göre tayin edilecek sosyal tesis ve kurumlarla donatıldıktan sonra planlı bir şekilde ve belirli standartlar dahilinde küçük ve orta ölçekli sanayi için tahsis edilebilir ve işletilebilir hale getirilerek organize edilmiş sanayi bölgesidir.
En genel anlamda "organize sanayi bölgesi, ulaşım, su, elektrik, kanalizasyon, banka, kantin, ilk yardım ve benzeri imkanlarla donatılmış uygun bir alanda teknik ve genel hizmetlerin de sağlandığı, ekonomik bir ölçek içinde gruplanmış fabrika yerleşim birimleri" şeklinde tanımlanabilir.
Tanımdan anlaşılacağı gibi organize sanayi bölgeleri için beş temel unsur dikkat çekmektedir. İlk olarak, organize sanayi bölge¬lerine yerleştirilecek olan sınai işletmelerin, birbiriyle işbirliği ve uyumlu ilişki halinde üretim yapmalarıdır. Diğer bir ifadeyle bu kuruluşların birbirinin yan ürünü veya tamamlayıcısı olmaları yahut aynı üretim dalında faaliyette bulunuyor olmalarıdır.
İkinci olarak, organize sanayi bölgelerinde yer alacak sınai kuruluşların "orta ve küçük ölçekli işletmeler" olmalarıdır. Dolayısıyla, ağır sanayi veya büyük ölçekli işletmeler, bu tür alanlarda yer almamaktadır. Çünkü büyük ölçekli sanayi komplekslerinin kuruluşu ve yerleşimi, farklı şekil ve usullerde yapılmaktadır.
Üçüncü unsur, sanayinin planlı bir alanda yerleştirilmesidir. Plansız ve programsız sanayi yerleşiminin sorunları artık bilinmektedir. Eko¬nomik ve mali yüklerin yanında, düzensizliğin yol açacağı çevre kirliliği ve diğer sorunlar, planlı sanayileşmenin zaruretini ortaya koymaktadır.
Dördüncü unsur olarak, sanayilerin ulaştırma, su, elektrik, kanalizasyon ve sosyal tesisler gibi ortak altyapı hizmetlerinden birlikte yararlanma özelliği göze çarpmaktadır.
Beşinci olarak "sanayilerin, standart fabrika binaları içinde yerleşmiş olmaları" sayılmaktadır. Bazı ülkelerde standart fabrika binaları, or¬ganize sanayi bölgesinin inşaatı sırasında yapılarak sanayiciye tahsis edilmekte; diğer bazılarında ise fabrika inşaatı için sanayiciye sadece kredi verilmektedir. ABD, Kanada ve İngiltere birinci uygulamayı; Hollanda, Belçika, İtalya ve Fransa ise ikinci uygulamayı benimsemişlerdir. Ancak fabrika binaları veya arsaları, İngiltere’de sanayicilere kira yoluyla; Kanada ve ABD’de ise satış yoluyla devredilmektedir.
Organize Sanayi Bölgesinin Niteliği
Organize sanayi bölgeleri, sanayinin gelişmesini sağlayan, sınai kuruluşları çağın şartlarına göre modernleştiren; verimliliği yükselten, maliyetleri azaltan dolayısıyla kârı artıran ve ürünün kalitesini yükselten önemli bir sanayileşme aracı ve¬ya yöntemi olarak uygulanagelmiştir.
Organize sanayi bölgelerinin önemi, temel olarak şu üç amacın gerçekleştirilmesinde ortaya çıkmaktadır.
a. Orta ve küçük ölçekli sanayi işletmelerin gelişimini sağlamak ve bunlara daha iyi üretim imkanları sunmak,
b. Ekonomik açıdan farklılaşan bölgeler arasında dengeli kalkınmayı gerçekleştirmek,
c. Sanayi kuruluşlarını büyük şehir merkezlerinden çıkararak, sanayi¬nin uygun, planlı ve programlı yerleşimini sağlamak... Böylece karşı karşıya gelme ihtimali bulunan şehirleşme ile sanayileşme arasındaki çelişkili gibi görünen ilişkiyi düzenlemek... Çağınızın kaçınılmaz bu iki olgusu arasındaki muhtemel sorunu ortadan kaldırmak...
Yararları Nelerdir?
• Bölge kendi içinde düzgün bir parselasyon planına uyularak parsellere bölünmüştür.
• Faaliyet gösterecek sanayinin gereksindiği alt yapı ve diğer hizmetler konum yeri olan parselin sınırına kadar önceden getirilmiş ve hizmete hazırlanmıştır.
• Sanayinin devamlı ilişki içinde bulunacağı, hizmet ve organizasyon kurumları organize bölgenin içinde yerleştirilmiştir.
• Devamlı olarak kullanılmayan ancak zaman zaman bütün sanayi kuruluşları tarafından bakım, onarım, ulaştırma ve benzeri işlerde kullanılan yardımcı makine ve teçhizat ortaklaşa kullanılmak üzere sağlanmıştır.
• Bölgenin ulaşım sistemi, ana ulaşım sistemine yeterli bir akım gücünde ve iyi kalitede oluşturularak bağlanmıştır.
• Üretim ünitelerine arazi tahsisi yapılırken alınan önlemlerle tahsisten faydalanan yatırımcıların gereksindiklerinden fazla arazi alarak, spekilasyon yapmaları önlenmiştir.
Birimleri
• Elektrik Grubu
• Su Grubu
• Doğalgaz Grubu
• İnşaat Grubu
• İtfaiye Grubu
• Çevre Ve Atıksu Arıtma Tesisleri Grubu
• Muhasebe Grubu
Elektrik Grubu: Organize Sanayi Bölgesi'nde tüketilen enerji 2004 yılı içerisinde 569.350.857 kwh 'tir. 4.tevsi sahası bölgesinde 5 dağıtım merkezinden 30km orta gerilim yer altı kablosu ile eski bölgede ise 81km’lik havai hat ile Bosen enerji santralından çıkan 11 fider ile firmalara enerji verilmektedir.
Su Grubu: Su Temini de iki ayrı konudan müteşekkildir. Birincisi, Bursa Şehrine de su sağlayan Doğancı Barajı'ndan gelerek Dobruca Arıtma Tesisinde arıtılmakta ve ayrı bir hat olarak C4 Zonundan direkt olarak O.S.B.ye gelen, İçme Kalitesindeki 1.Kalite olarak adlandırılan sudur.
Diğeri ise; 2.Kalite olarak adlandırılan ve Bursa şehir atık suyunu taşıyan Nilüfer Deresi kenarında bulunan ve dereden alınan suyun su arıtım ve üretim tesisinden geçirilerek elde edilen, proseste kullanılmak üzere verilen sudur. 2. kalite su içilemez ve beşeri işlerde kullanılmaz. Ancak fiyat avantajı sebebiyle; üretim, yıkama, sulama v.s. gibi işlerde kullanılabilir.
Doğalgaz Grubu: BOSB doğalgaz dağıtım şebekesi, birbirinden bağımsız iki ayrı şebekeden oluşmaktadır. Birincisi, bölgedeki firmalara buhar ve proses amaçlı gaz kullanımı sağlayan 16 bar basınçlı şebekedir. İkinci şebeke ise, doğalgazı elektrik üretiminde kullanan firmalara gaz sağlayan 40 bar basınçlı şebekedir. 16 bar şebekesinden şu anda 157 firma doğalgaz kullanmakta olup, bu şebekeden aylık gaz tüketimi ortalama 13 milyon m³'tür. 40 bar şebekesinden ise 4 adet firma gaz kullanmakta olup aylık ortalama tüketim 61 milyon m³'tür. BOSB'nin toplam yıllık doğalgaz tüketimi 900 milyon m³'e ulaşmaktadır.
İnşaat Grubu: İnşaat ve ruhsat grubu, Bölge sınırları dahilindeki tüm yağmursuyu - pissu kanalizasyon hatları inşaat işleri yapımı, yol, yeşil alan bakım ve onarımlarının yapılmasını sağlar. Ayrıca 4562 sayılı OSB kanunu ve uygulama yönetmeliği çerçevesinde Bölge sınırları dahilindeki üye firmalara ait inşaatların, mevcut imar mevzuatı hükümlerine göre yapılaşmasını sağlamak üzere imar durumu, inşaat ruhsatı ve yapı kullanma izinlerini düzenler. İmar uygulamalarını Bakanlık nezdinde takip eder.
İtfaiye Grubu: Bölgemizde olabilecek yangın vakalarına karşı 24 saat hizmet verebilen 8 araç kapasiteli ve 25 personelden oluşan bir itfaiye gurubu görev yapmaktadır.
Çevre Ve Atıksu Arıtma Grubu: 1992 yılında kurulan grup, BOSB Müdürlüğü bünyesinde çevre ile ilgili tüm kanun ve yönetmelikler çerçevesinde gerekli çalışmaları yapmakta ve fabrikaların da bunlara uygun hareket etmesini sağlamaktadır.
1998 yılının Nisan ayından itibaren devreye giren ortalama 40.000 m3/gün kapasiteli Atıksu Arıtma Tesisinde, Bölgedeki tüm firmaların atıksuları, fiziksel, kimyasal ve biyolojik arıtma ünitelerinden geçerek arıtılmakta ve Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliğindeki Tablo.19'a uygun olarak deşarj edilmektedir.
Muhasebe Grubu: Mali ve İdari İşler Grubu, bölge muhasebesinin tutulması, tahsilat ve ödemelerin yapılması, personel ile ilgili işlemlerin yapılması, gelen-giden evrakların arşivlenmesi işleriyle ilgilenir.
Gelişmiş Ülekelerde Osb
Organize Sanayi Bölgelerinin ilk uygulandığı ülkeler Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ileri sanayi ülkeleridir. İlk uygulamalar bu iki ülkede doksan yıl Önce başlamış, ancak 1950 yılma kadar çok ya¬vaş sayılabilecek bir gelişim eğilimi (trend) izlemiştir.Britanya da ilk örnek 1896 da Manchester yakınında uygulanmıştır. Ancak Birinci Dünya savaşından sonra konu önem kazanmış ve devletin ilgisini çek¬meye başlamıştır. Bu ilgi sonucu 1934 yılında «Özel Alanları Kalkındır¬ma ve Geliştirme Kanunu» (Special Areas Development and Improvement Act) adlı kanunla sanayinin gelişmemiş kuzey İngiltere'ye yönel¬mesi için bazı önlemler alınmıştır. Bu önlemlerden bazıları piyasa yapı¬sına uyum göstermeseler bile, ikinci Dünya Harbi, sırasında stratejik ne¬denler ileri sürülerek uygulama olanağı bulmuşlardır.
Daha sonraları 1945’te «Sanayinin Dağılımı Kanunu» (Distribution of Industry Act) ve 1947 de «Kent ve Bölge Planlaması Kanunu» (Town and Country Planning Act) ile devlet, sanayinin, gelişmemiş alanlara yö¬nelmesini sağlamaya ve sanayinin ülke sathındaki dağılımı yapısını kontrole çalışmıştır.
Her iki kanunla da amaçlanan, gelişmemiş bölgelere sanayiyi çekebilmek için, bu bölgelerde «Sanayi Bölgeleri düzenlemek ve alt yapı yanında kiralık ve/veya satılık fabrika binaları yapmaktır. Ayrıca bu bölgelerde yatırım yapacak girişimcilere düşük faizli, uzun vadeli geniş krediler ve hibe yardımları ile vergi indirimleri de sağlanmıştır. Giderek, bu özendirme önlemleri daha da genişletilmiş ve 1964’te çıkarılan bir kanunla gelişmemiş bölgelerde yapılacak yatırımların İlk harcamaların¬dan inşaat maliyetinin % 10'u, makine ve diğer donatım maliyetlerinin % 25'inin devletçe karşılıksız olarak finanse edilmesi öngörülmüştür. Daha sonraki yıllarda, 1965 ve 1967 yıllarında, kanunların verdiği yetki¬lere dayanılarak bu yardımlar arazi fiyatının % 35'i ve inşaat maliyetinin % 25'inin sağlanması suretiyle daha da arttırılmıştır.
Bir taraftan yardım yüzdeleri bu biçimde arttırılırken, diğer taraf¬tan da devlet tarafından bu amaçla ödenebilecek miktarın toplamı her geçen yıl arttırılmıştır. Hatta, 1971 yılında alman bir karara göre Orta-Batı İskoçya'da ve Güney Galler'de kurulan sanayi bölgelerinde ko¬num yeri seçen firmaların ödediği işçilik ücretlerinin ve maaşların yarı¬sı, kuruluştan itibaren ilk üç yıl içinde devlet tarafından karşılanmakta¬dır.
Ayrıca, içinde bulunduğumuz yıllarda 1972 yılından itibaren, devlet
bütçesine, gelişmemiş bölgelerde kurulan Sanayi Bölgelerine yerleşecek
kuruluşlara tanınacak özel amortisman indirimleri ile bölgesel gelişme
kredilerini karşılamak üzere elastikiyet tanınmıştır. Britanya'da sa¬nayinin Sanayi Bölgeleri içinde toplanması iki ayrı uygulama ile gerçekleşmektedir.
Bunlardan birinci tip uygulamada; arazi sağlandıktan sonra, sanayi¬nin yerleşmesi amacıyla, fiziki plan hazırlanmakta ve bu plana uygun olarak alt yapı gerçekleşmektedir.
İkinci tip uygulamada ise yeni bir kentin planlaması ile birlikte Sa¬nayi Bölgelerinin de planlanıp uygulanması yapılmaktadır.
Birinci tip uygulamada Sanayi Bölgesinin planlanması ve uygulan¬ması işlemini «Sanayi Bölgesi Kuruluşu» (Industrial Estates Corpo¬ration) adlı kurumlar, yeni bir kentin planlanması ve beraberinde Sana¬yi Bölgesinin de planlanarak uygulanması işlemini ise «Gelişme Kuru¬luşları» (Development Corporation) adlı kurumlar yürütmektedir. Her iki kurum da Merkezi Hükümete karşı sorumlu devlet kuruluşlarıdır. Her idari bölgede ayrı ayrı kurulan bu kurumlar teker teker ve doğru¬dan doğruya merkezde (The Board of Trade and Industrial Estates Ma¬nagement Corporation for England) «Ticaret Odası ve İngiltere İçin Or¬ganize Sanayi Bölgeleri Yönetim Kuruluşu» adlı kuruluşa bağlı olmakla birlikte kendi aralarında hiçbir biçimde kademelenme söz konusu değil¬dir.
Devlet bu kurumlara Sanayi Bölgelerinin kurulması için ayrılan çe¬şitli yardım ve ödentileri aktardığı gibi, ayrıca, yine bütçeden ayrılan bir miktarı da % 9 faizle ve altmış yıl vade ile aktarmaktadır. Ayrıca, yöre¬sel idareler, yine, devlet kredilerini bu kurumlara aktarmak suretiyle yardımcı olmaktadırlar.
Gerek «Sanayi Bölgesi Kuruluşları» ve gerekse «Gelişme Kuruluşla¬rının arazi sağlamak amacıyla kamulaştırma yapmaya yetkileri olmak¬la birlikte, kamulaştırma işleminin yürütülmesi için gerekli olan zaman içinde, uğranılan ekonomik kaybın çok olduğu anlaşıldığından, daha çok arazinin pazarlık yolu ile satın alınması yöntemi uygulanmaktadır.
«Sanayi Bölgesi Kuruluşları», her Sanayi Bölgesinin başına geniş yetkilerle donatılmış bir müdür tayin etmekte ve böylece her Sanayi Böl¬gesini geniş ölçüde muhtar duruma getirmektedir.
Her bölgenin «Sanayi Bölgesi Kuruluşu», kendi bölgesinde ileri yıl¬larda gereksinilecek iş miktarına cevap bulmak amacıyla çalışmakla yükümlüdür. Bölgedeki iş gücü kalitesini aranılan niteliğe yükselt¬mek amacıyla, yine her bölgede, «İşçi Eğitim Merkezleri» kurulmuş olup, bu merkezlerde eğitime gönderilen her işçi için devlet, işçinin ça¬lışmakta olduğu firmaya bir ödeme yapmaktadır.
Erken dönemde Organize Sanayi Bölgeleri uygulamasına başlayan Amerika Birleşik Devletlerinde ise konunun en kendine özgü yanı, bu bölgelerin düzenleyicilerinin de her tür yatırım kolunda olduğu gibi özel girişimciler olmasıdır. Bu uygulama da göstermektedir ki, bu ülkede Organize Sanayi Bölgelerinin kuruluşundan, gelişmemiş bölgelerin geliş¬tirilmesi, milli gelirin bölgeler arasında eşit pay edilmesi, bölge içindeki ekonomik kaynakların harekete geçirilmesi gibi faydalar beklenmekte¬dir. Her ne kadar kentlerde kentliler, kent planlarını istenilen biçimde yönlendirmek amacıyla Sanayi Bölgelerinin kurulmasını genel yöneti¬min aldığı kararlarla desteklemekte iseler de, bu ülkede sanayi bölgeleri genellikle emlâk alım satımı ile uğraşan ticari kuruluşlar ile, Özel giri¬şimciler tarafından kurulmuş bulunan ulaşım şirketleri tarafından ger¬çeklenmektedir.
Bu biçimde düzenlenen organize sanayi bölgelerinin gerçekleşmesi için hiç bir teşvik tedbiri söz konusu olmadığından, bu bölgelerin ko¬num yerlerinin seçiminin genel sanayi konum yeri kriterlerine tam anla¬mıyla uygun olarak yapılması gerekmektedir. Böylece, yer seçimi yapan firmaların kârlarına bağlı olarak organizatör kuruluşun kârının da maksimumlaşması mümkün olmaktadır.
1. Dünya Harbi Öncesinde organize sanayi bölgelerinin kuruluşunu gerçekleyen ve II. Dünya Harbinden sonra bu tür yerleşmelerin düzen¬lenmesine daha da önem veren bu iki ülkeden sonra, kıta Avrupa'sında daha geç dönemde sanayileştiğinden ve Dünya Harplerinin yarattığı tahribatı, Avrupa'nın savaşan ülkelerine oranla daha geç tamir edildi¬ğinden dolayı Organize Sanayi Bölgelerinin kuruluşu konusuna da, yine diğer ülkelere göre daha geç ilgi gösteren İtalya'yı örnek olarak ele ala¬lım.
Ellilerin sonlarına kadar tüm İtalya'da Organize Sanayi Bölgeleri¬nin sayısı yirmiikidir. Ancak 1957 ve 1959 yıllarında kuzeye göre geri kalmış olan Güney İtalya'yı geliştirmek amacıyla çıkarılan kanunlarda Organize Sanayi Bölgelerinin düzenlenmesinin gelişmemiş bölgelerin ge¬liştirilmesinde araç olarak kullanılacağı belirtilmekte ve bu organize bölgelerin gerçekleşmesi için devletin yapacağı yardımlar ile alacağı tek¬nik tedbirleri bir düzene bağlanmaktadır.
Bu kanunların ortaya koyduğu düzenlemeye göre; «Cassa» adlı devlet kuruluşu tarafından konum yeri olarak Organize Sanayi Bölgelerini seçen sanayi kuruluşlarına, toplam yatırımları tutarının % 6'sı oranında bağış yapılarak bu kuruluşlar desteklenmektedir.
Yatırımlar toplamı belirli bir düzeyi aşan entegre ve gurup yatırım¬larında bağış miktarı iki katma çıkarılmaktadır. Ayrıca bu tür yatırım¬cılara yatırımlar toplamının 1/4'ü oranında düşük faizli kredi sağlan¬maktadır.
İtalya'da Organize Sanayi Bölgeleri, herhangi bir yatırımcı kişi veya kuruluş tarafından kurulabilmekte, ancak, sanayinin yerleşmesinin sağlanması yoluyla ekonomik gelişme göstermesi amaçlanan bölgelerdeki Belediyeler, İl Özel İdareleri ile Ticaret ve/veya Sanayi Odaları tarafın¬dan müştereken kurulacak Organize Sanayi Bölgelerinin gerçekleşmesi için gerekli parasal yatırımları sağlamak üzere «Cassa» büyük ölçekte yardımda bulunmaktadır.
Organize Sanayi Bölgeleri ile birlikte planlanan alanlar ve/veya bu alanlara yakın alanlarda işçilerine konut yaptırmak isteyen sanayi kuru¬luşlarına yine «Cassa» tarafından bu meskenlerin saptanan maliyetleri¬nin % 35 - 4O'ı onunda yardım yapılmaktadır.
Gelişmeke Olan Ülkelerde OSB
Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında müstemlekeciliğin, dünya¬nın gelişmiş ülkelerine müstemleke durumundaki ülkelerin baş kaldır¬ması sonucunda, geçerliliğini yitirmeye başladığı görülür. Fransız ihtilâli ile başlayan milliyetçilik hareketleri yıllarla giderek yaygınlaşmış ve dünyanın gelişmiş süper güçlerinin dengeyi kendi yararlarına basabil¬mek çabalarından ve bu güçlerin başkaldıran ülkeleri birbirlerine karşı desteklemelerinden de yararlanarak kısa vade için de olsa başarılı olma¬ya başlamıştır. Ancak, dünyanın bu yeni yapısına uygun bir yararlanma ekonomisi çok geçmeden, ileri ülkeler tarafından oluşturulmuş, genellik¬le genç devletlerin oluşturduğu geri kalmış ülkeler topluluğu ekonomik yönden bağımlı kılınılarak, politik yönden de kontrol altında tutulmaya başlanmıştır. Bu ülkelerde çok miktarlarda bulunan ham madde ve ener¬ji kaynaklarını kendi ülkelerine transfer edememe halinde ekonomik sarsıntıya uğrayacaklarının bilincinde olan gelişmiş ülkeler, ham madde istihracı ve enerji kaynağı transferini durdurduklarında problem yarata¬bileceğini anlayan gelişmemiş ülkelerin bilinçlenmesi olayı ile karşı kar¬şıya kalmışlardır.
Sonuçta, üretilecek malın ham madde ve enerji kaynağının ve ayni zamanda geniş pazarın yanında olması gerektiği gerçeği, özellikle tüke¬tim malları üreten kuruluşların üretimlerini gelişmekte olan ülkelerde de yapmalarına neden olmuştur. Böylece, gelişmekte olan ülkelere üre¬tilmiş mal ihraç etmek yerine teknoloji, özel bilgi (know-how- ve kapital ihraç etmek yöntemi geliştirilmiştir. Bu da, gelişmekte olan ülkelerde sanayi kuruluşlarının sayısını giderek artırmıştır. Bu yeni üretim orga¬nizasyonu ile üretilen malların, genellikle tüketim malları oluşu ve tüke¬tim mallarının orta sınıf sanayi gurubuna girişi, aslında organize sanayi bölgelerinde yer alabilecek bu tür sanayinin, kentlerin hemen yakınların veya bitişiğinde, hiçbir düzene bağlı kalmadan yerleşmeleri île so¬nuçlanmıştır.
Diğer taraftan gelişmekte olan ülkelerdeki çeşitli güçlerin de baskısı ile üretim malları Üreten sanayinin de tüketim malları üreten sanayinin yanında bu ülkelerde yavaş yavaş yer almaya başladıkları izlenmektedir.
Sanayi kompleksleri içinde yer almaları doğal olan bazı sanayi tür¬leri dışındaki (petrol, petro-kimya, vb. ile demir çelik ve bağlı olanlar) üretim malları üretiminde, orta sınıf sanayi olarak nitelendirebileceği¬miz ölçeklerde, takım tezgâhları ünitelerinin yer alması, bu yeni üretim biçiminin de organize sanayi bölgeleri içinde yer alabileceğini göster¬mektedir.
Ancak, bu yeni yatırımlar yatırımcı kuruluşların özellikleri nedeniy¬le, konum yerlerini, parasal maliyetlerinin minimum ve kârlarının mak¬simum olmasını en iyi biçimde cevaplayabilmeleri nedeniyle, bu ülkele¬rin gelişmiş bölgelerinde seçmişlerdir.
Gelişmekte olan ülkelerden, planlı kalkınmayı kalkınma yöntemi olarak benimseyen bazı ülkeler, gelişmemiş bölgelerindeki kaynakları ha¬rekete geçirmek, bölgeler arasında dengeli kalkınmayı sağlayabilmek, iş¬sizliği önlemek ve böylece ülkedeki sanayi gelişmesinin ortaya koyduğu, sosyal maliyetleri, bu bölgeler açısından minimumlaştırmak amacıyla, sanayinin, ülkelerinin gelişmemiş bölgelerine kaymasını gerekli görmüş¬ler, sanayinin gelişmemiş bölgelere kaymasını sağlamak için destekleme ve özendirme önlemleri almışlardır. Ne var ki, yeterince zengin olmayan bu ülkelerdeki destekleme ve (cesaretlendirme önlemleri) teşvik tedbir¬leri, gelişmiş ülkelerin aldıkları önlemler kadar güçlü ve başarılı ola¬mamıştır.
Bu konuda ilk örneği sanayi gelişimi, bîr çok gelişmekte olan ülke¬ye oranla güçlülük gösteren, ancak ülke nüfusunun fazla oluşu, ve tek¬noloji ve organizasyon eksikliği nedeniyle güçlü bir ekonomik yapıya henüz kavuşamamış olan Hindistan'da izlemekteyiz.
Hindistan'da 1955 ve 1956 yıllarında on ayrı Organize Sanayi Bölgesi birden planlanmış ve hemen inşaatına başlanmıştır.
Beş yıl sonra planlanan organize sanayi bölgelerinin sayısı seksene ulaşmıştır. Hindistan'da organize sanayi bölgeleri merkezi yönetimin tah¬sis ettiği finansman kaynakları ile yöresel yönetimler tarafından gerçekleşmektedir.
Hindistan'daki uygulamalarda ikinci tip planlama genellikle geçerli sayılmakta, yani, alt yapının oluşturulmasından sonra üç ayrı tip üzerin¬den fabrika binaları inşa edilmektedir. Ayrıca her bölgede kentin, kreş, postahane, banka, yangın söndürme, revir, genel kullanışa1 açık depolar, bir devlet kimyahanesi, merkezi buhar ve havagazı tesisleri ve işletmelerîn kısa sürelerle kullanmaları gereken, buna karşın yüksek fiyatlarla el¬de edilebilen araçlar ve tezgâhların bulunduğu, ortak kullanıma açık, merkezi bir atölye bulunmaktadır.
Diğer gelişmekte olan ülkelerde, münferit uygulamalar olmakla bir¬likte, belirli prensiplere bağlanılmamış olduğu ve kayda değer bir geliş¬menin sağlanamadığı görülmektedir.
Türkiye'de Organize Sanayi Bölgeleri
Kalkınma Planları Ve Organize Sanayi Bölgeleri
Türkiye'de organize sanayi bölgelerinin kurulmasının hukuki dayanakları arasında, Beş Yıllık Kalkınma Planları da bulunmaktadır.
Birinci Beş Yıllık kalkınma Planı, "Endüstriyi Teşvik” alt başlığı altında, sanayide verimi artırmak ve dengeli bir bölgesel kalkınmayı sağlamak amacıyla sanayi bölgelerinin seçilerek düzenli sanayi yerleşmelerinin kurulacağını öngörmektedir. Planda yer alan bu ifadeler daha sonra kurulacak bütün organize sanayi bölgelerinin başlangıçtaki yasal dayanağı olmuştur. Nitekim bu plan döneminde Bursa (1964) ve Manisa (1966)'da birer organize sanayi bölgesi kurulmuştur.
II. Beş Yıllık Kalkınma Planı, sanayinin geliştirilmesine ve organize sa¬nayi bölgelerine, I. Beş Yıllık kalkınma Planı'na oranla daha çok ağırlık vermiş, sanayi teşvik tedbirlerinin kapsamını buna paralel olarak genişletmiştir. II. Planda konu ile ilgili olarak şu ifadeler yer almıştır:
"-Birbiri ile ham veya mamul madde alışverişi olan yeni sanayiler, Türkiye'nin belli merkezlerinde yoğunlaştırılacak ve bu tür sanayi yerleşmeleri altyapı kolaylıkları ile desteklenecektir".
"Endüstri işletmelerinin gelişmelerini sağlamak üzere, gelişme potan¬siyeli bulunan kentlerin yakın çevrelerinde altyapısı hazırlanmış endüstri bölgeleri kurulacaktır".
"Özel sanayiyi az gelişmiş bölgelere çekmek amacıyla, malî ve ekono¬mik teşvik tedbirlerinin yanı sıra, ucuz su ve enerji kullanma imkânını da sağlayan sanayi bölgeleri kurulacaktır."
"Endüstri yerleşmesi konusunu plan dönemi içinde kapsamlı bir yak¬laşımla çözümlemek için organize sanayi bölgelerinin kuruluşu ve ge¬lişmesi teşvik edilecektir."
Eskişehir, Konya ve Gaziantep Organize Sanayi Bölgeleri, II. Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde başlamış yatırımlardır.
III Beş Yıllık Kalkınma Planı stratejisinde organize sanayi bölgesine yer verilmiş ve "yerleşme düzeninin Türkiye'nin genel kalkınma he¬deflerine uygun şekilde biçimlendirilebilmesi için büyük çaptaki ka¬mu sanayi tesisleri ve organize sanayi bölgeleri çerçevesinde belediye disiplininin kurulmasına önem verilmesi..." şeklinde ifadeler kullanı¬larak, organize sanayi bölgelerinin fizikî planlama ve şehirleşme açısından düzenleyici fonksiyonuna işaret edilmiştir. Organize sanayi bölgesi, bölgesel kalkınma ve gelişme aracı olma fonksiyonunun yanında, sanayiyi teşvik ve mekan düzenleme" fonksiyonları da ağırlık kazanmıştır.
İÜ. Beş Yıllık Kalkınma Planında "Hafif nitelikteki endüstrilerin yer¬leşmesi için kurulacak organize sanayi bölgeleri, gelişme potansiyeli¬ne sahip kentsel merkezlerde sanayi faaliyetlerinin düzenlenmesi amacıyla bir teşvik aracı olarak kullanılacaktır..." şeklinde yer alan ifa¬delerden anlaşılacağına göre organize sanayi bölgelerinin amaç¬larında, bölgesel kalkınma aracı olmaktan, sanayiyi teşvik ve şehir¬leşme aracı olmaya doğru bir değişme olmuştur. Erzurum, Tekirdağ, Çerkezköy, Bilecik, Kars, Bursa-İnegöl ve Mardin Organize Sanayi teri, m. Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde ele alınmıştır.
IV. Beş Yıllık Plan'da organize sanayi bölgeleri konusunda, "Bu bölge¬ler, bölgesel gelişme amaçlarına hizmet edecek sanayi kompleksi türündeki ağır sanayi tesisleri ve yan sanayilerinden oluşan kapsamlı sanayi yerleşmeleri ile bütünleştirilecektir" denilmekle yetinilmiştir. Bu dönemde bölgesel gelişme konularının yeniden güncellik kazan¬masıyla az gelişmiş bölgelerin sanayi yatırımları ile desteklenmeleri ön plana çıkmış, ancak plan stratejisine göre organize sanayi bölgeleri bunun araçlarından birisi olarak düşünülmemiştir.
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planında ise organize sanayi bölgelerine çok önem verilmiş ve bunların yer seçimi, kuruluşu, yetki ve görev ko¬nusundaki düzenlemeler, konut alanlarının sağlanması ve rezerv alanlara kadar genelden ayrıntıya doğru tüm konularda politikalar geliştirilmiştir. Konu ile ilgili olarak bu planda şunlar öngörülmüştür:
"Organize Sanayi Bölgeleri sanayi potansiyeli ve önemli ulaştırma im¬kanları bulunan yerleşme merkezlerinde kurulacaktır. Organize Sanayi Bölgelerinin çevreye çekmesi muhtemel yan sanayi ve konut alanları da Organize Sanayi Bölgelerinin planlama ve kamulaştırma aşamalarında göz önünde bulundurularak bütüncül bir yaklaşımla ele alınacaktır.
Organize Sanayi Bölgesi bulunan yerlerde tamamlayıcı faaliyetlerin yer aldığı Küçük Sanayi Sitelerinin de kurulması teşvik edilecektir."
Ayrıca, sanayileşme potansiyeli olan ve geliştirilmesi istenilen yer¬leşme merkezlerinde bütün sektörler göz önünde bulundurularak sa¬nayi yerleşmesine uygun alanların tespit ve ilan edileceği kaydedil¬mektedir.
Altına Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda ise Organize Sanayi Bölgeleri ko¬nusuna şu şekilde temas edilmiştir:
-" Organize Sanayi Bölgelerinin çevrelerinde oluşabilecek konut, yan sanayi gibi unsurlar planlama ve kamulaştırma aşamalarında dikkate alınacaktır.
Organize Sanayi Bölgesi bulunan yerlerde ihtiyaç halinde tamam¬layıcı faaliyetlerin yer alacağı küçük sanayi sitelerinin kurulması des¬teklenecektir.
Organize Sanayi Bölgeleri içinde çalışanların hizmetiçi ihtiyaçlarını karşılayacak eğitim merkezlerinin kurulması sağlanacaktır.
Ülkemizde organize sanayi bölgelerinin kavram olarak tanınması ve uygulamaların başlaması, aynı zamanda planlı dönemin başlamasına rastlar. 1961 yılında Sanayi Bakanlığınca A.I.D. kanalıyla oluşturulan
uzmanlar kurulu organize sanayi bölgelerinin kurulması gerekliliğinden
de söz eden bir rapor hazırlamıştır. Bu raporda; muhtemel dokuz ayrı
konumda bu bölgelerin kurulması için yapılan incelemeler de sunulmuş¬
tur.
Birinci Beş Yıllık Planda Organize Sanayi Bölgesi kavramına rastlanmakla birlikte 1963 yılı programı ve daha sonraki yılların program¬larında Organize Sanayi Bölgeleri bir kalkınma aracı olarak açıkça yer almaktadır.
İkinci Beş Yıllık Planda Organize Sanayi Bölgeleri, bölgesel gelişme, kentleşme ve yerleşim sorunlarım çözümlemek için bir araç olarak ka¬bul edilmiş ve plan hedefleri stratejisi de ilke olarak Organize Sanayi Bölgelerini kapsamına almıştır.
Üçüncü Beş Yıllık planda da. Organize Sanayi Bölgeleri yerleşme alanlarında sanayileşmenin düzenlenmesini ve bu düzenleme aracılığı ile kentlerin gelişmelerinin disiplin altına alınmasını sağlayan bir araç olarak ele alınmıştır.
Dördüncü beş yıllık plan hazırlanırken geçmiş planların önermele¬rine rağmen ilki sanayi ve ticaret odasının işe sahip çıkmasının sonunda gerçeklenen Bursa Organize Sanayi Bölgesi olmak üzere, sadece, beş bölgenin gerçeklendiği görülmüş ve ilk defa konu ile ilgili bir Özel İhti¬sas Komisyonu kurulmuştur.

Türkiye’de Organize Sanayi Bölgelerinin Kuruluşu Ve Gelişimi
1960 yılında başlayan planlı kalkınma döneminde, sanayinin “lokomotif” sektör olduğu saptanmış ve ekonomik dengenin kurulması, ekonomik ve toplumsal kalkınmanın birlikte gerçekleştirilmesi, belli bir hızda büyüme ve sanayileşmeye önem verilmesi gibi uzun vadeli hedefler belirlenmiştir.
Belirlenen hedefler doğrultusunda; ülkede sanayinin geliştirilmesi amacıyla uygulamaya konulan pek çok teşvik tedbirlerinden biri olan OSB uygulamalarına, ilk olarak 1962 yılında Bursa OSB’nin kurulmasıyla başlanmıştır. Bursa OSB, Dünya Bankası’ndan alınan kredi ile gerçekleştirilmiştir.
Daha sonra Sanayi ve Ticaret Bakanlığı bünyesinde bir fon oluşturulmuş, devlet bütçesinden fona kaynak aktarılmış ve bu fondan OSB’ler kredilendirilerek, yapımlarına başlanmıştır. OSB’lerin kurulması, o tarihlerde 5 yıllık kalkınma planlarındaki hedefler doğrultusunda, Bakanlar Kurulu Kararları ile gerçekleştirilmiştir. Bakanlar Kurulu kararı ile OSB kurulması kararlaştırıldıktan sonra OSB’lerin alt yapı yatırımlarının % 99’u kurulan bu fondan karşılanmıştır. % 1’i ise, OSB’yi kuran ticaret ve sanayi odaları/sanayi odaları veya ticaret odaları ile yerel yönetimler tarafından karşılanmıştır.
II., III. ve IV. Ve V. Beş Yıllık Kalkınma Planlarında, Türkiye’de pek çok OSB kurulması öngörülmüş, ancak fon için ayrılan ödenek miktarları bu OSB’lerin alt yapısını karşılayamaz hale gelmiştir. Maalesef bu arada, politik kararlar nedeniyle, yanlış seçimler de yapılmıştır. V. Beş Yıllık Kalkınma Planı öngörüleri doğrultusunda kurulan Gebze OSB, yaptığı bir araştırma ile en büyük sorunun bürokrasi ve finansman olduğunu belirlemiş, % 99 kredi alabilecekken, alabileceği kredi miktarının yetersizliğini göz önüne alarak, kredi kullanmadan tamamen yatırımcının finansmanı ile gerçekleşen yeni bir model geliştirmiştir. Bu model şu anda Türkiye’de pek çok OSB tarafından da kullanılmaktadır. Özellikle, gelişmiş yörelerdeki OSB’lerin neredeyse tamamı, devletten 1TL bile kredi almadan gerçekleştirilmektedir.
Türkiye’de 2000 yılında çıkan OSB Kanunu ile üç tip OSB kurulabilmektedir. Bunlar;
1-Bakanlık kredi desteği ile kurulan OSB’ler,
2-Bakanlık kredi desteğinden yaralanmayan OSB’ler,
3-Özel OSB’lerdir.
Ayrıca, OSB’ler yatırım konularına göre de, kendi içinde karma ve ihtisas olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
Yine V. Beş Yıllık Kalkınma Planında, ihtisas OSB’lerin kurulması öngörülmüştür. Bu bağlamda önce, İstanbul’da deniz kenarında kurulmuş olan yerleşim alanlarının arasında alt yapısı yetersiz olarak kurulmuş olan ve çevre kirliliği yaratan deri fabrika ve atölyeleri, her türlü çevre önleminin alındığı alt yapının sağlandığı ihtisas deri OSB’ye taşıttırılmıştır. Bunu daha sonra, diğer illerde kurulan ihtisas OSB’ler takip etmiştir.
Bugün için, deri, plastik, gıda, mermer, kimya, taşıt araçları yan sanayi, boya-vernik, taş toprak, kömür ve besi-hayvan gibi pek çok ihtisas OSB kurulmuştur.
2000 yılında çıkan OSB Kanunu ile OSB Yönetimlerine pek çok yetki verilmiştir. Bu yetkileri kısaca özetleyecek olur isek; fabrika inşaatlarının projelendirilmesi, yapılması ile ilgili verilecek ruhsatlar, OSB yönetimleri tarafından verilmektedir. Elektrik, su, doğal gaz, haberleşme gibi tüm alt yapıların üretimi ve dağıtılması gibi yetkiler, kanunla OSB yönetimlerine tanınmıştır. Şimdi de, bir fabrikanın her türlü izin ve ruhsatını OSB’den alabilmesi için gerekli kanuni düzenleme çalışmaları yapılmaktadır.
OSB’lerin içinde üniversite işbirlikleri ile teknopark kurma çalışmaları da başlamıştır. İlk kez, Gebze OSB içinde İsrail-Türk ortaklığı ile iki Türk üniversitesinin de iştiraki ile teknopark kurulmuştur. Üniversite sanayi işbirliği ile teknopark kurulmasının ikinci örneği de, Eskişehir OSB’de gerçekleşmiş, diğer bazı OSB’lerde benzer çalışmalar başlatmıştır.
1962 yılından günümüze kadar, 216 OSB kurulmuş olup, bu OSB’lerin toplam alanı yaklaşık 60.000 ha’dır. Ancak, bu 216 OSB’den şu an için 17.132 hektar büyüklüğünde, 70 adedi faaliyete geçmiş durumdadır.
Türkiye’de yapılan çevre şuralarında, organize sanayi bölgesi dışında sanayi tesisi kurulmaması için yerel yönetimlere ve hükümete tavsiye kararları alınmıştır. Uzun yıllar boyunca, Organize Sanayi Bölgeleri verilen teşvikler ile desteklenmiş, ancak son yıllarda teşvikler yok denecek kadar azalmıştır. Ancak, bu arada yatırımcı da, OSB içinde yer alarak, alt yapı sorunlarından etkilenmeme ve alt yapı maliyetlerini daha ucuza getirme bilinci yeni yeni oluşmaya başlamıştır.
Ülkemizde son yıllarda yatırım yapan yabancı sermayeli kuruluların hizmet sektörü dışındakilerin büyük bir bölümü organize sanayi bölgelerinde gerçekleştirmektedirler.
Her ne kadar yabancı yatırımcıya destek olmak amacıyla, endüstri bölgeleri kanunu çıkarılmış olsa dahi bu kanun işlerlik kazanamamış, bu kanundaki yatırım kolaylıklarının tüm OSB’lerde uygulanması yolunda çalışmalar devam etmektedir.
Uzun yıllar herhangi bir kanunu olmadan bazı düzenlemeler ile kurulan ve işletimi sağlanan OSB’lerin kuruluş ve işleyiş sürecinde düzenin sağlanması ve yasal bir statüye kavuşturulmaları için düzenlenen OSB Kanunu, ancak 2000 yılında çıkarılmıştır.
Türkiye’de OSB’ler; Sanayinin uygun görülen alanlarda yapılanmasını sağlamak, kentleşmeyi yönlendirmek, çevre sorunlarını önlemek, bilgi ve bilişim teknolojilerinden yararlanmak, imalat sanayi türlerinin belirli bir plan dahilinde yerleştirilmeleri ve geliştirilmeleri amacıyla, sınırları tasdikli arazi parçalarının gerekli altyapı hizmetleriyle ve ihtiyaca göre tayin edilecek sosyal tesisler ve teknoparklar ile donatılıp planlı bir şekilde ve belirli sistemler dahilinde sanayi için tahsis edilmesiyle oluşturulan ve OSB Kanunu hükümlerine göre işletilen mal ve hizmet üretim bölgeleri” olarak tanımlanır.
Ayrıca,
Sanayinin disipline edilmesi,
Şehrin planlı gelişmesine katkıda bulunulması,
Birbirini tamamlayıcı ve birbirinin yan ürününü teşvik eden sanayicilerin bir arada ve bir program dahilinde üretim yapmalarıyla, üretimde verimliliğin ve kar artışının sağlanması,
Sanayinin az gelişmiş bölgelerde yaygınlaştırılması,
Tarım alanlarının sanayide kullanılmasının disipline edilmesi,
Sağlıklı, ucuz, güvenilir bir altyapı ve ortak sosyal tesisler kurulması,
Müşterek arıtma tesisleri ile çevre kirliliğinin önlenmesi,
Bölgelerin devlet gözetiminde, kendi organlarınca yönetiminin sağlanması,
OSB’lerin Kuruluşunda temel hedef olarak belirlenmiştir.
OSB’lerin yer seçimleri, çevrenin, doğal ve kültürel kaynakların korunması, diğer kurumların projeleriyle birlikte, imar ve çevre düzeni planlarıyla uyumlu çalışmaların yürütülmesi kriterleri esas alınarak yapılmaktadır.
* Yörede projesi olan bütün kurumların çalışmaları irdelenerek, yürütülen projeleri engellemeyen ve onlarla uyumlu, yörenin coğrafi ve ekonomik koşullarını göz önüne alan ve doğal kaynakların kirlenmesine yol açmayacak yerlerde alternatif alanlar tespit edilmektedir.
* Yer seçimi etüt çalışması sonucu belirlenen OSB alternatif alanları, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı koordinatörlüğünde, mahallinde oluşturulan ve ortalama 22 ilgili kuruluş temsilcisinin katıldığı yer seçimi komisyonunca incelenmekte ve söz konusu alternatif alanlardan birinin oy birliğiyle seçilmektedir. Ancak yer seçimi esnasında bazı bakanlık yetkililerinin zamanında görüş bildirmemiş olması nedeniyle işlemler uzamakta, bu nedenle de, yer seçimlerinin bir ay içinde sonuçlanabilmesi için yeni kanun tasarısında bu aksaklıklara ve uzatmalar çözüm getirilmesi ön görülmüştür.
* Ülkemizin deprem kuşağında yer alması nedeniyle ileride meydana gelebilecek olası felaketleri önlemek amacıyla öncelikle OSB talebinde bulunan kuruluşa "gözlemsel jeolojik etüt" hazırlattırılmaktadır. Mahallinde yapılan bu çalışmalar Sanayi ve Ticaret Bakanlığı elemanları denetiminde ve Bakanlıkça hazırlanan teknik şartnameler doğrultusunda yapılmaktadır.
*Yapılan gözlemsel jeolojik etüt sonucunda zemini yapılaşma açısından sakıncalı olmayan alanlar OSB yeri olarak kesinleşmektedir.
OSB Kuruluş İşlemleri
4562 sayılı OSB Kanunu gereğince, yer seçimi aşaması tamamlanan bir OSB'nin kuruluş işlemlerine başlanarak;
• İl Özel İdaresinin,
• OSB'nin içinde bulunacağı İl, İlçe veya Belde Belediyesinin, Büyükşehirlerde ayrıca Büyükşehir Belediyesinin,
• İl ve İlçelerdeki mevcudiyet durumuna göre Sanayi Odası veya Ticaret ve Sanayi Odasının,
• Sanayici dernek veya kooperatiflerinin,
biri veya daha fazlasının katılımı ile hazırlanan OSB kuruluş protokolü Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca onaylanmakta ve her OSB'ye bir sicil numarası verilerek, OSB’lere tüzel kişilik kazandırılmaktadır. Ayrıca, ihtisas OSB'lerde konuyla ilgili mesleki kuruluş ve teşekküllerin temsilcileri de talep edilmesi halinde müteşebbis heyete dahil edilmektedirler.
Tüzel kişilik kazanan OSB’ler, bölgeyle ilgili tüm kamulaştırma, imar planı, proje hazırlama ve bölgenin tüm inşaat işlerini yürütme görevini üstlenmektedir.
Yeri kesinleşen OSB alanında bulunan ve şahıslara ait arazilerin arsa sahipleri ile anlaşma yolu ile satın alınması, aksi takdirde kamulaştırma yoluna gidilmesi, OSB’lerin yetki ve sorumluluğundadır.
OSB’lerin kurulacağa alanlara ilişkin imar planları, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından onaylanmaktadır. Alt yapı projeleri ise, ya Bakanlık tarafından onaylanmakta yada OSB’nin yeterli düzeyde kadrosu var ise, bu yetki OSB’ye Bakanlık tarafından devredilebilmektedir.
Özel OSB’lerin kamulaştırma ve inşaat ruhsatları verme yetkisi bulunmamaktadır.
Yatırım İndirimi
Yatırım İndirimi (193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu Ek madde 1); Dar mükellefiyete tabi olanlar dahil, ticari veya zirai kazançları üzerinden vergiye tabi mükelleflerin (adi ortalıklar, kollektif ve adi komandit şirketler ile Kurumlar Vergisi mükellefleri dahil), yatırım indiriminden faydalanması kabul edilmiş bulunan yatırımların kapsamında yaptıkları ve müteakip vergilendirme döneminde yapmayı öngördükleri yatırım harcamaları bu ilgili kazançlarından indirilir.
Yatırım indirimi, Gelişmiş yörelerde yapılacak yatırımlar için %40, Normal Yörelerde yapılacak yatırımlar için %60, Özel Önem Taşıyan Sektörlerde yapılan yatırımlar ile, Kalkınmada Öncelikli Yörelerde ve Organize Sanayi Bölgelerinde yapılacak yatırımlarda %100 oranında, ülkemize uluslar arası rekabet gücü kazandıracak, ileri teknoloji gerektiren, katma değeri yüksek, vergi gelirleri ve istihdam artırıcı özelliklerden en az ikisini içeren 250 milyon ABD Doları karşılığı Türk Lirasını aşan sınai yatırımlarda ise %200 oranında uygulanır.
Yatırım indirimi uygulaması yönünden, yatırımcının müsteşarlığa teşvik belgesi için müracaat tarihinden itibaren yapılan harcamalar dikkate alınır.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:41   #12 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 12
DÜNYA EKONOMİSİNE YÖN VEREN ÖRGÜTLER


- Uluslar Arası Para Fonu
- Dünya Bankası
- Dünya Ticaret Örgütü
- Avrupa Birliği
- Uluslar Arası Çalışma Örgütü
- Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği
- Abu Dabi Kalkınma Fonu
- Afrika Ekonomik Topluluğu
- Amerikan Devleti Teşkilatı
- Amerikan Ülkeleri Kalkınma Bankası
- Asya Kalkınma Bankası
- Avrupa Para Enstitüsü
- Avrupa Para Fonu
- Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi
- Avrupa Yatırım Bankası
- Avrupa Yatırım Ve Kalkınma Bankası
- Bağımsız Devletler Topluluğu
- Birleşmiş Milletler Örgütü
- Birleşmiş Milletler Ticeret Ve Kalkınma Konferansı
- Ekonomik İşbirliği Örgütü
- Ekonomik İşbirliği Ve Kalkınma Teşkilatı
- İslam Kalkınma Bankası
- Latin Amerika Ekonomik Sistemi
- Uluslar Arası Kalkınma Fonu

DÜNYA TİCARET ÖRĞÜTÜ
Merkezi : İsviçre
WTO, 1 Ocak 1995’te kurulmuştur.
Eski ismi ile GATT’ın, yeni ismi ile DTÖ’nün amacı, üye ülkelerin ticaret ve ekonomi alanındaki ilişkilerini geliştirmek, hayat standartlarını yükseltmek, tam istihdamı gerçekleştirmek, reel gelir ile gerçek talep hacmindeki istikrarlı artışı sağlamak, mal ve hizmet üretim ve ticaretini geliştirmek, aynı zamanda da dünya kaynaklarının sürdürülebilir kalkınma hedefine en uygun bir şekilde kullanımına imkan vermek ve gerek çevreyi korumak, gerekse farklı ekonomik düzeydeki ülkelerin ihtiyaç ve endişelerine cevap verecek şekilde mevcut kaynaklarını geliştirmektir.(GATT: TİCARET VE GÜMRÜK TARİFELERİ GENEL ANTLAŞMASI)
WTO’da Anlaşmazlıkların Çözülmesi
Anlaşmazlıkların çözümü sistemi, WTO’nun uluslararası ticaret sistemine güvenlik ve öngörü sağlayan bir unsurdur ve bu sistem sayesinde WTO üyeleri, uluslararası ticaret kurallarının aleyhlerine ihlali durumunda kendileri bir girişimde bulunmamakta, fakat çok taraflı anlaşmazlıkların çözümü sisteminin bu durumu çözmesini istemektedirler.
GATT ’tan DTÖ ’e
GATT çok taraflı bir anlaşma olup, 1947 yılında İsviçre’nin Cenevre şehrinde toplanan milletlerarası bir konferans sonucu 23 ülkenin imzasıyla oluşmuş ve anlaşmanın sonunda aynı isimle anılan bir teşkilat haline gelmiştir. 1 Ocak 1948’de de fiilen yürürlüğe girmiştir.1947 yılından beri geçiçi statü ile çalışan GATT’ın yerine, Uruguay Müzakerelerinin sonucunda, Bretton Woods kurumlarının Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası ile birlikte üçüncü ayağını oluşturacak olan Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulması gerçekleştirilmiştir. 1.1.1995 tarihinden itibaren GATT’ın yerine geçen DTÖ, GATT’tan daha kapsamlıdır.
BÜTÇE
WTO bütçesi 83 milyon ABD $’dır ve ülkelerin katkıları ticarette aldıkları paya göre belirlenmektedir. WTO bütçesinin bir kısmı Uluslararası Ticaret Merkezi (ITC)’ne gitmektedir.
ÜYELER
WTO’nun 111 üyesi bulunmaktadır.
Antigua ve Barbuda, Arjantin, Avustralya, Avusturya, Bahreyn, Bangladeş, Barbados, Belçika, Belize, Bolivya, Botswana, Brezilya, Brunei, Burkına Faso, Burundi, Kanada, Orta Afrika Cumhuriyeti, Şili, Kolombiya, Kosta Rıka, Fildişi Sahilleri , Küba, Kıbrıs Rum Kesimi, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Cibuti, Dominik, Dominik Cumhuriyeti, Mısır, El Salvador, Avrupa Topluluğu, Finlandiya, Fransa, Gabon, Almanya, Gana, Yunanistan, Grenada, Guatemala, Gine, Yeni Gine, Guyana, Honduras, Hong Kong, Macaristan, İzlanda, Hindistan, Endonezya, Irlanda, İsrail, Italya, Jamayka, Japonya, Kenya, Kore Cumhuriyeti, Kuveyt, Lesoto, Liechtenstein, Lüksemburg.
AVRUPA BİRLİĞİ
Merkezi: Belçika
Kuruluş Ve Fonksiyonları
8 Nisan 1965’de Brüksel’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun kurucu üyeleri arasında imzalanan anlaşma ile Avrupa Birliği Komisyonu ve Bakanlar Konseyi kurulmuştur. Üç topluluğun kuruluş anlaşmalarına göre tek bir yürütme organı bulunacaktır. Bu üç toplulukta yasal olarak birbirinden ayrı ayrı anlaşmalarla kurulmuş olup, ortak kurumları mevcuttur.
Üyeler
Almanya , Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa , GKRY, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Macaristan, Slovenya, Polonya, Portekiz, Slovakya, Yunanistan.
Avrupa Topluluğu (European Community -EC)
Amacı, 12 yıllık geçiş dönemi boyunca ülkelerin kömür ve çelik dışındaki ekonomik kaynaklarını entegre ederek malların, işgücünün, hizmetlerin ve sermayenin serbestçe dolaştığı bir Ekonomik Birlik kurmak olmuştur.
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (European Coal and Steel Community-ECSC)
Amacı, üye ülkelerin kömür, çelik, demir cevheri ve hurda demir kaynakları için ortak bir piyasa oluşturmaktır.
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (European Atomic Energy Community-EURATOM)
toplulukta nükleer endüstrinin hızla kurulması ve büyümesi için gerekli koşulları” sağlamaktır, ayrıca düzenleyici nitelikte sorumluluklara sahiptir. 5 Aralık 1978 tarihinde devlet başkanlarından ve Avrupa Topluluğu’na üye ülkelerin hükümetlerinden oluşan Avrupa Konseyi Avrupa Para Sistemi (EMS)’nin kurulmasına karar vermişlerdir.
Yapısı
Avrupa Birliği Konseyi
8 Nisan 1965 yılında Birleşik Anlaşma ile Avrupa Birliği Konseyi üç topluluğun ortak Konseyi olmuş, gücünü de üç orjinal anlaşmadan almaktadır. Konsey üye ülkelerin hükümetlerini temsil etmekte olup, katılımlar Bakanlar düzeyindedir.
Avrupa Komisyonu
Komisyon üyeleri beş yıllık bir süre için atanmaktadır. Parasal Komite, Komisyon ve Konsey’e her türlü parasal konularla ilgili tavsiyede bulunmaktadır. Yine bu komite, Ortak Pazar ve Avrupa Para Sistemi’nin iyi işleyebilmesi için, üye ülkelerin parasal alanlardaki politikalarının koordinasyonunu sağlamaktadır.
ULUSLAR ARASI ÇALIŞMA ÖRĞÜTÜ
Merkezi: İsviçre
171 üye ülke bulunmaktadır
Yapısı
Uluslararası Çalışma Konferansı ILO’nun en yüksek karar organı olup, çalışma ve hayat şartları konusundaki uluslararası standartların belirlenmesinden sorumludur. Uluslararası Çalışma Ofisi’nin görevleri arasında, politika ve programların belirlenmesi, bazı komitelere ve diğer organlara rehberlik edilmesi ve Genel Sekretere vekalet edilmesi bulunmaktadır. Uluslararası Çalışma Ofisi, Örgüt’ün Sekreteryası olarak görev yapmaktadır. Konferanslara da başkanlık yapan Genel Sekreter tarafından yönetilmektedir. Diğer ILO bölümleri bölgesel konferansları ve endüstriyel komiteleri içermektedir.
Kuruluş Fonksiyonları
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Versay Anlaşması’nın XIII. Maddesi’ne istinaden 28 Ocak 1919 tarihinde kurulmuştur. Kurumları 11 Nisan 1919’da fonksiyonel hale getirilmiş ve 1945, 1946, 1953, 1962, 1972 ve 1986 yıllarında toplanan Uluslararası Çalışma Konferansıyla da genişletilmiştir. ILO’nun amacı orjinal kuruluş bildirgesi ve Filedelfiya Deklerasyonu’nda da belirtildiği üzere; (a) tam istihdam ve hayat standartlarının yükseltilmesi, (b) işçilerin en iyi bildikleri işlerde istihdam edilmeleri, (c) eğitim ve transferlerde işçilere kolaylık sağlanması, (d) çalışma şartlarının herkesin yararına olacak şekilde düzeltilmesi, (e) toplu pazarlık hakkının işbirliği ve işletme konularında etkili olarak kullanılması, (f) sosyal güvenliğin genişletilmesi, (g) işçilerin hayatlarının ve sağlıklarının korunması, (h) yeterli derecede beslenmenin, barınma ihtiyacının ve kültürel ihtiyaçların karşılanması, (i) eğitim ve mesleki eğitim alanlarında fırsatların sağlanması yollarıyla milli ve uluslararası programlar yapmaktır.
ILO’nun başlıca fonksiyonlarından biri de uluslararası işgücü standartlarının belirlenmesidir. Bu standartlar konferanslar ve tavsiye toplantılarında belirlenmiştir. 1919’dan bu yana 174 konferans ve 181 tavsiye toplantısı yapılmıştır.


ASYA PASİFİK EKONOMİK BİRLİĞİ
Merkezi: Singapur
Üyeler

Avusturalya
Brunei
Darussallam
Kanada
Şili
Endonezya
Japonya
Kore
Malezya
Meksika
Papua Yeni Gine Filipinler
Singapur Tayvan
Çin
Hong Kong

Yeni Zelanda
Tayland
ABD

Yapısı Ve Fonksiyonları
Asya Pasifık Ekonomik İşbirliği (APEC) 1989'da Asya-Pasifık ekonomilerinde oluşan karşılıklı bağımlılığa cevap vermek üzere kurulmuştur. Bilgi grubu olarak kurulan APEC, günümüzde bölgenin bütün ekonomilerini kapsamaktadır. 1993' de APEC' e üye ülkelerin ortak GSMH'sı 13 trilyon $’dır. Bu rakam dünyanın yıllık toplam üretimin yarısıdır. APEC üyeleri dünya mal ticaretinin %41'ini gerçekleştirmektedirler. 1995'te Japonya başkanlığındaki APEC toplantısında önümüzdeki dönem için üç elemandan oluşan bir hareket planı yapılması kararlaştırılmıştır. Bakanlar bu planı Kasım 1995’de Japonya Osaka'daki liderlere tavsiye etmeyi kararlaştırmışlardır. Planın üç elemanı, serbest ticaret, kolaylık ve ekonomik işbirliğidir.
APEC fİkir birliğine göre çalışır. 1991'de üyeler çalışma proğramlarını, açık konuşmalarla bütün üyelerin eşit oylarına göre yapmaya başladılar. 1993 toplantısında Ticaret ve Yatırım Komitesi ve Bütçe ve Yönetim Komitesi kurulması kararlaştırıldı. Bunların dışında APEC'in 10 çalışma grubu vardır. Bunlar: Ticaret ve yatırım verileri; Ticaretin geliştirilmesi; Endüstriyel bilim ve teknoloji; İnsan kaynakları gelişimi; Bölgesel enerji işbirliği; Deniz kaynaklarının korunması; İletişim; Ulaşım; Turizm; Balıkçılık.

ABU DABİ KALKINMA FONU
Merkezi: Abu Dhabi
Kuruluş Ve Fonksiyonları
Abu Dabi Gelişme Fonu bağımsız bir kamu enstitüsü olarak 1971 yılında kurulmuştur. Fon’un amacı iktisadi gelişme sürecindeki Arap, Afrika ve Asya ülkelerine iktisadi yardımlarda bulunmaktır. İktisadi yardımlar hibe ve kredi şeklinde yapılmaktadır. Fon iktisadi gelişme amacına yönelik olarak üye ülkelere teknik yardımda da bulunmaktadır.


Yapı
Abu Dabi Fonu Direktörler Kurulu tarafından idare edilmektedir. Kurul, politika oluşturur ve rehberlik eder.

AFRİKA EKONOMİK TOPLULUĞU
3 Temmuz 1991 tarihinde Afrika Birliği Organizasyonu Hükümet ya da Devlet Başkanları, Nijerya’nın başkenti Abuja’da yapılan Kurul’un 27. Olağan Toplantısında Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran anlaşmayı imzalamışlardır. Mal ve hizmet ticaretini geliştirebilmek amacıyla Afrika Ekonomik Topluluğu parasal ve mali alanlarda işbirliğini teşvik edeceklerdir. Topluluğun amacı Afrika Kliring ve Ödeme Ofisi’nin kurulması, Afrika Para Birliği’nin oluşturulması, Afrika Merkez Bankası’nın kurulmasıdır.

AMERİKAN DEVLETİ TEŞKİLATI
Merkezi: Washington
Kurululuş
Teşkilatın kurulması fikri, 1890 yılında Birinci Uluslararası Amerika Devletleri Konferansı’nda ortaya çıkmıştır.
Üyeler; 35 üyesi vardır.

Antigua
Barbuda
Arjantin
Bahamala
Barbados
Belize
Bolivya
Brezilya
Kanada
Şili
Kolombiya
Küba
Dominik
Dominik
Ekvador
El Salvador
Grenada
Guatemala
Guyana
Haiti
Kosta Rika
Honduras
Jamaika
Meksika
Nikaragua
Panama
Paraguay
Peru
St. Kitts
Nevis
St. Lucia
Grenada
Surinam
Trinidad
Tobago
ABD
Uruguay
Venezuella
St. Vincent


Yapısı
En yetkili organ Genel Kurul’dur. Kurul, Teşkilatın genel faaliyetlerini ve politikasını belirlemek için her yıl toplanır.
Dışişleri Bakanları Danışma Toplantısı, Amerika Ülkelerinin ortak çıkarlarıyla ilgili acil sorunları görüşür ve bir Danışma Organı gibi hareket eder. Amerika Devletleri bölgesi dahilinde silahlı bir saldırı olduğu taktirde geçici bir danışma organı olarak faaliyet gösterir. Daimi Konsey, üye ülkeler arasındaki dostane ilişkilerin korunmasına ve Genel Sekreterliğin çalışmalarının yürütülmesinde standartların yerine getirilmesine dikkat eder. Ekonomik ve sosyal kalkınmayı gerçekleştirmek için Amerika ülkeleri arasında işbirliğini geliştirmektir.

AMERİKAN ÜYELERİ KALKINM BANKASI
Merkezi: Washington
Kurululuş
21 ülkenin Dışişleri Bakanlarının ortak teklifiyle Amerika Ülkeleri Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nin Nisan 1959’daki toplantısında gündeme getirilmiştir 1994 ve 1995 yıllarında banka sermayesinin arttırılarak 101 milyar ABD doları düzeyine çıkarılmıştır.
Üyeler

Arjantin
Avusturya
Bahamalar
Barbados
Belçika
Belize
Bolivya
Brezilya
Kanada
Şili
Kolombiya
İngiltere
Kosta Rika
Hırvatistan
Danimarka
Dominik
Ekvator
El Salvador
Finlandiya
Fransa
Almanya
Guetamala
Tobago
ABD
Guyana
Haiti
Honduras
İsrail
İtalya
Jamaika
Japonya
Meksika
Hollanda
Nikaragua
Trinidad
Venezuella
Norveç
Panama
Paraguay
Peru
Portekiz
Slovenya
İspanya
Surinam
İsveç
İsviçre
Uruguay


ASYA KALKINMA BANKASI
Kurululuş
1965'te Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu tarafından Asya Kalkınma Bankası üzerine alınan karar doğrultusunda kurulmuştur 31 Aralık 1994 tarihi itibariyle bankanın toplam kayıtlı sermayesi 50,8 milyar dolar
Üyeler
16 bölge dışı üye
Avusturya
Belçika
Kanada
Danimarka
Yapısı
Guvernörler Kurulu: Her ülke, guvernörler kurulunda, bir guvernör ve bir yedek guvernör tarafından temsil edilmektedir.
Müdürler Kurulu 12 müdürden oluşmaktadır. Müdürlerin 8 tanesi bölgesel, 4 tanesi de bölge dışı üyeleri temsil etmek üzere guvernörler tarafından seçilmektedir.

AVRUPA PARA ENSTİTÜSÜ
Merkezi: Washington
Kurululuş Ve Fonksiyonları
Ocak 1994’de faaliyetlerine başlamıştır. 1 Ocak 1979 yılında parasal entegrasyon süreci başlamış ve Avrupa Para Sistemi (EMS) ve Avrupa Para Birimi (ECU) oluşturulmuştur.
EMI’nin ayrıca sekiz alt komitesi ve çalışma grubu bulunmaktadır:
1) Parasal Politika Alt Komitesi,
2) Döviz Kuru Politikası Alt Komitesi,
3) Banka Denetim Alt Komitesi,
4) AB Ödeme Sistemleri Çalışma Grubu,
5) Avrupa Banknot Basım ve Çıkarılması Çalışma Grubu,
6) İstatistik Çalışma Grubu,
7) Muhasebe Çalışma Grubu,
8) Enformasyon Sistemleri Çalışma Grubu.
Yapısı
Komite’nin esas görevi EMI Konseyi’nde gündemde olan hassas politik konularda tartışma forumu sağlamak ve alt komite ve çalışma gruplarının çalışmalarını denetlemek ve koordine etmektir.

AVRUPA SERBEST TİCARET BÖLGESİ
Merkeziwitzerland
Kurululuş
20 Kasım 1959 yılında AET’ye üye olmayan yedi ülkenin (Avusturya, Danimarka, Norveç, Portekiz, İsveç, İsviçre, İngiltere) Bakanları 3 Mayıs 1960’da yürürlüğe girmiş olan ve böyle bir bölgenin kurulmasını sağlayan Konvansiyonu Stockholm’de imzalamışlardır. Konvansiyon tedrici olarak tarifelerin, üye ülkelerden ithal edilen imalat sanayi mallarına uygulanan miktar kısıtlamalarının kaldırılmasını öngörmüştür. Bu amaçların hepsi hedeflenen programdan daha önce 31 Aralık 1966’da gerçekleştirilmiştir. EFTA ülkeleri her zaman Avrupa ekonomik entegrasyonunda önemli bir rol oynamışlardır. EFTA ülkeleri 1977’de AB ile aralarında serbest ticareti öngören bir anlaşma imzalamışlardır. Bu anlaşmalar büyük çapta Mayıs 1992 yılında imzalanıp, 1 Ocak 1994’de yürürlüğe giren Avrupa Ekonomik Alanı (EEA) yerine geçmiştir.
Üyeler
Dört üye ülke bulunmaktadır. Bunlar; İzlanda, Liechtenstein, Norveç, İsviçre (Mayıs 1995 itibariyle).

AVRUPA YATIRIM VE KALKINMA BANKASI
Merkezi: İngiltere
Kuruluş Ve Fonksiyonları
Avrupa Kalkınma ve Yatırım Bankası’nı (EBRD) kuran Anlaşma, 29 Mayıs 1990 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Guvernörler Kurulu, Anlaşma’nın 63. Maddesi uyarınca ilk toplantısını 15-17 Nisan 1991 tarihlerinde yapmıştır. Guvernörler Toplantısı’nda Banka’nın 15 Nisan 1991 tarihinde resmi işlemlerine başlaması kararlaştırılmıştır.
Anlaşma’ da da belirtildiği üzere, Banka’nın amacı, serbest pazar ekonomisine geçişin hızlandırılması ve Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri’nde özel sektörün çoğulculuk, demokrasi ve pazar ekonomisi bağlamında desteklenmesidir. Banka’nın üyeliği tüm Avrupa ülkelerine, Avrupa ülkesi olmayan fakat IMF üyesi olan ülkelere, Avrupa Birliği’ne (EC) ve Avrupa Yatırım Bankası’na (EIB) açıktır. Bu amaçların gerçekleştirilmei için Banka çok geniş bir alanda faaliyet göstermektedir. Banka’nın izin verilmiş kayıtlı sermayesi 10 milyar ECU’dur.
Üyeler(59)

Arnavutluk Ermenistan Avustralya Avusturya Azerbaycan Beyaz
Rusya
Belçika Bulgaristan Kanada Hırvatistan
Kıbrıs Rum
Çek
Danimarka
Özbekistan
Mısır
Estonya
Avrupa Birliği AvrupaYatırımB Finlandiya Fransa
Gürcistan Almanya Yunanistan
Macaristan İzlanda
İrlanda
İsrail,
İtalya
Japonya
Kazakistan
ABD
Kazakistan
Kore
Kırgızistan Letonya Lichtenstein Litvanya Lüksemburg Yeni Makedonya Yugoslav
Malta
Meksika
Moldova
Fas
Hollanda
İngiltere
Zelanda
Norveç
Polonya
Portekiz Romanya
Rusya
Slovenya
Slovak
İspanya
İsveç
İsviçre
Tacikistan
Türkiye
Türkmenistan
Ukrayna


BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÖRGÜTÜ
Merkeziew York
Dünyada barış ve güvenliği korumak, hak eşitliği ve kendi kaderini belirleme ilkeleri temelinde ülkeler arasında dostluk ilişkilerini geliştirmek, ekonomik, toplumsal, kültürel ve beşeri sorunları çözmede uluslararası işbirliği sağlamak amacıyla 24 Ekim 1945'te kuruldu.
BM adı ilk kez II. Dünya Savaşı sırasında Mihver'e (Almanya, Japonya, İtalya) karşı birleşen 26 ülkenin 1 Ocak 1942'de Washington D.C.'de imzaladığı BM bildirisinde kullanıldı.
Örgütün altı temel organı, elliye yakın danışma ve teknik organı bulunmaktadır. Temel organlar: 1)Genel Kurul, 2)Güvenlik Konseyi, 3)Ekonomik ve Sosyal Konsey, 4)Vesayet Konseyi, 5)Uluslararası Adalet Divanı, 6)Sekreterlik.


Güvenlik Konseyi
Konsey'in üyesi olan onbeş ülkenin beş tanesi (A.B.D., Çin, Rusya, Fransa, İngiltere) sürekli üyelerdir
Ekonomik ve Sosyal Konsey (Economic and Social Council)
Dünya barışını korumaya yönelik olarak ekonomik ve sosyal faaliyetlerde bulunan organdır. Bu amaca ilişkin görevi ekonomik, toplumsal, kültürel alanlarda, eğitim ve sağlık alanlarında ve insan haklarının korunması alanında incelemeler yapmak ve BM Genel Kurulu üyelerine tavsiyede bulunmaktır. Önceleri onsekiz olan Konsey üye sayısı bugün elli dörte yükselmiştir. Üyelerin coğrafik dağılımları ise şöyledir: Afrika'dan dört, Asya'dan onbir, Latin Amerika'dan on, Doğu Avrupa'dan altı, Batı Avrupa ve diğerlerinden onüç'tür.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TİCARET VE KALKINMA KONFERANSI
Merkezi: İsviçre
Kuruluş Ve Foksiyonları
UNCTAD özellikle kalkınmakta olan ülkelerde iktisadi büyümeyi ve kalkınmayı hızlandırmak maksadıyla 1964 yılında Cenevre'de yapılan birinci oturumun sonunda Daimi Hükümetlerarası bir organ olarak kurulmuştur. UNCTAD yüklendiği sorumluluklarını; politika analizleri, hükümetlerarası görüşmeler, ülkelerin izlenmesi, uygulamalar ve teknik işbirliği gibi yöntemlerle yürütmektedir.
Üyeler
188 üye ülke bulunmaktadır;
Afganistan, Arjantin, Ermenistan, Avustralya, Beyaz Rusya, Belçika, Brezilya, Danimarka, Hollanda , Norveç, ABD, Türkiye
Yapısı
Ticaret ve Kalkınma Kurulu (TDB), UNCTAD'ın yürütme organıdır. UNCTAD Sekreterliği, Birleşmiş Milletler Sekreterliği'nin bir parçasını oluşturmaktadır. Cenevre'deki merkezde 480 personeli bulunmaktadır ve bir Genel Sekreter tarafından idare edilmektedir.

İSLAM KALKINMA BANKASI
Merkeziuudi Arabistan
Kuruluş Ve Fonksiyonları
İkinci İslam Ülkeleri Maliye Bakanları Konferansı, 10 Ağustos 1974 tarihinde Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde İslam Kalkınma Bankası’nı (IsDB) kuran Anlaşma’yı imzaya açmıştır. Banka işlem yapmaya 20 Ekim 1975 tarihinde başlamıştır.
Banka’nın temel amacı İslami prensipler ışığında üye ülkelerin ve çeşitli ülkelerde yaşayan müslümanların ekonomik gelişimlerinin ve sosyal ilerlemelerinin sağlanmasıdır.
Üyeler
İslam devletlerinin 48 tanesi bu örgütün üyesi olmuştur.


ULUSLAR ARASI KALKINMA FONU
Merkezi: Avusturalya
Kuruluş Ve Fonksiyonları
Uluslararası Kalkınma için OPEC Fonu, 28 Ocak 1976’da, OPEC’e üye 12 ülke tarafından kurulmuştur. Fon, OPEC üyesi ülkeler tarafından kullanılan mevcut iki taraflı ve çok taraflı ajanslara ilaveten, diğer gelişmekte olan ülkeleri de yardım kapsamı içine almıştır.
OPEC’e Üye Ülkelerce, ortak çalışmanın uygun görüldüğü durumlarda, Fon, özellikle diğer uluslararası finansal kuruluşlarla ilişkilerinde kendi adlarına hareket etmek üzere Üye ülkeler tarafından temsilci olarak görevlendirilebilir.
Üyeler
Fon’un 12 üyesi vardır

Cezayir, Gabon, Endonezya, İranİslam C, Irak, Kuveyt, Libya, Arap,Sosyalist Halk Cemahiriyesi, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuela.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:41   #13 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 13
SİGORTA ŞEKİLLERİ VE KAPSAMLARI


Harici Sigorta: Kurum kendi malı olan ve Kurum sorumluluğu altında bulunan bilumum binaların sigortası (inşa halinde olup, kati tesellümüne kadar sorumluluğu müteahhitlere ait olanlar hariç.) Kuruma ait tüm taşıtların kasko ve trafik sigortaları, Yurtdışından satın alınan taşınırların nakliye, montaj ve gerektiğinde ön depolama sigortaları, Kurumca harici sigorta yaptırılması uygun görülecek makine ve tesisatların sigortası, Kurum mülkünde bulunan binalar her türlü riske karşı, Kurumun kiracısı olduğu binalarda yangın (yıldırım ve infilak dâhil) dâhili su, grev, lokavt, kargaşalık, halk hareketleri, kötü niyetli hareketler ve teröre karşı, Kurumun mülkiyetinde olup, kiraya verilen binalarda ise, Kurumun belirleyeceği risklere karşı kiracı tarafından, Kurumun mülkiyetindeki binalar ile kiracısı bulunduğu binaların bitişiğinde, alt ve üst katlarında komşusu bulunan binaların yangına karşı komşuluk mali mesuliyet sigortası Sigorta Şirketlerine yaptırılır. Yaptırılacak sigortanın usul ve esasları abonman mukavelesinde veya sigorta poliçelerinde belirtilir.
Dâhili Sigorta: Kurumun mülkiyetinde ve tasarrufunda bulunan bütün taşınırların her türlü riske karşı sigortalanması dâhili sigorta kapsamındadır. Bilumum demirbaşlar, mefruşat, tesisatlar, makine ve cihazlar Kurumun tasarrufuna girdiği andan itibaren hiçbir bildirime veya şekil şartlarına bağlı olmaksızın dâhili sigorta ile güvence altına alınır. Dâhili sigorta ile güvence altına alınan malzemelerde hasar meydana gelmesi halinde, hasarla ilgili detaylı rapor ve belgeler ilgili birimce İdari İşler Daire Başkanlığına gönderilir.
Hasar Raporu:
a) Hasara uğrayan malzemenin cinsi, miktarı,
b) Hasara uğrayan malzemenin değeri,
c) Hasarı meydana getiren sebepler,
d) Hasarlı malın değer kayıpları ve tamir masrafları,
e) Hasarlı maldan yararlanılıp yararlanılmayacağı hususlarının bulunması gerekir.
Hasarla ilgili bilgi ve belgelerin İdari İşler Dairesi Başkanlığına gelmesini takiben, gerekli kontrol yapılarak durum herhangi bir karar alınmasına gerek olmaksızın, hasar bedelinin dâhili fondan karşılanmasını teminen Muhasebe ve Mali İşler Daire Başkanlığına intikal ettirilir.
Hasarda kurum personelinin kusur ve ihmalinin bulunması halinde, sorumlular hakkında gerekli mevzuat hükümleri uygulanır. Kusuru ve ihmali bulunan personelden alınacak tazminatlar dâhili fona gelir kaydolunur.
Ayrıca, yurtiçi taşımada özellikleri nedeniyle riski fazla olabilecek taşınırlar, Genel Müdürün onayı ile sigorta şirketlerine sigorta ettirilir. Ancak, bu yönetmelikle belirlenen dâhili sigorta fonu yeterli düzeye ulaştığında, harici sigorta kapsamında bulunan bina, taşıtlar zaman içinde dâhili sigorta kapsamına alınırlar.
İthalat: Başka ülkelerde üretilmiş malların, ülkedeki alıcılar tarafından satın alınması (Dışalım)denir. İhracatın karşıtıdır ve onunla birlikte bir ülkenin dış ticaret dengesini oluşturur. İthalat, özel ya da tüzel kişilerce, kamu iktisadi kuruluşları ya da devlet tarafından doğrudan yapılabilir.


İthalat Çeşitleri:
1)Akreditifli İthalat: Alıcı, malın sevkinden önce bir banka aracılığıyla satıcının bulunduğu yerdeki bankası nezdinde malın sevk belgesinin teslimi karşılığında ödenmek üzere kredi açtırmasıdır.
2)Mal Karşılığı İthalat: Malın gümrüklenmesi işleminden sonra bedelini ödeyerek belgenin çekilmesi ile gerçekleşen ithalattır.
3)Bedelsiz İthalat: Vergisi olmaksızın ülkeye sokulan mallar (özel eşyalar, hediyeler vb).
4)Belge Karşılığı İthalat: Malın gelmiş olma şartı aranmaksızın, malın ithalat yapılan ülkeden yola çıkarılmış olduğunu gösteren belgenin bedelini ödeyerek bankadan belge alınması ile gerçekleştirilen ithalattır.
5)Kredili İthalat: Bedeli daha sonra ödenmek üzere yapılan vadeli ithalat.
6)Geçici Kabullü İthalat: İhraç etme amacıyla yapılan ithalat.
7)Ankonsinyasyon İthalat: Satışın yapılması ve belirli bir vade sonunda mal bedelinin transfer edilmesi şartıyla yapılan ithalat.
İhracat: Bir malın yabancı ülkelere döviz karşılığı yapılan satışı. Ürünün ihracata yönelik biçimde kaliteli ve uluslararası standartlara ve piyasa şartlarına uygun biçimde üretilmesinden, yurtdışında pazarlanması, reklâm ve tanıtımının yapılması, dış satımının gerçekleştirilmesi, en uygun ambalaj ve nakliye biçiminin seçilmesi, ihracatçının ülkesindeki dış ticaret mevzuatını bilerek zamanında gerekli işlemleri tamamlaması ve ürünün istenilen yere zamanında teslimine kadar uzanan çeşitli aşamalardan geçerek gerçekleşir.
İhracatçı: Gerçek usulde vergi mükellefi olup, bulunduğu ildeki Ticaret ve Sanayi Odalarına kayıtlı ve diğer kanunlara göre ihracat yapmasına bir engel bulunmayan gerçek veya tüzel kişi, tacirdir. İhracat yapan firma ihracat yapacağı ülke için hazırlamış olduğu formu Odalardan temin ederek doldurur. Yurt dışına gidecek malzemenin faturasını da ekleyerek bir dilekçe ile ilgili Odaya başvurur ve gerekli incelemeden sonra belgeler tasdik edilir.
İhracatçı Birliklerinin kapsamına giren malları ihraç edecek alan firmaların, Birliklere üye olmaları gerekmektedir. Birlik üyelik belgesine sahip olmadan bu malların ihracı yapılamaz.
İhracat Çeşitleri:
1.Özellik Arz Etmeyen İhracat: İhracı yasak ya da bir kurumun iznine bağlı olmayan ya da kayda bağlı mallar listesi dışında bulunan veya kayda bağlı olmaksızın yapılan ihracat "Özellik Arz Etmeyen" ihracat sayılır. İhracatçı, ihracatı onay ve kayıt için İhracatçı Birliklerine bildirir. Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM), ilgili meslek kuruluşları ve bankadan (döviz alım belgesi), Gümrük Beyannamesi ve gerekli diğer belgelerle Gümrük İdaresine müracaat ederek ihracat gerçekleştirilir. İhracat bedeli döviz yurda getirilir. İhracat için kullanılan ihracat kredisi yurda getirilerek ihracat kapatılır.
2.Kredili İhracat: İki ve çok taraflı kredi anlaşmaları dışında kalmak kaydıyla, ihracat bedelinin Türk Parası Kıymetini Koruma mevzuatında öngörülen süreler içerisinde yurda getirilmesini öngören bir satış şeklidir. Kredili ihracat, uluslararası bankacılık usulleri çerçevesinde yapılmaktadır. Yetkili bankalar ve ihracatçılar belirlenen süredeki ödemeler ile kredi sözleşmesinde yer alan taksitlerin, süresi içerisinde ülkeye getirilerek bir bankaya satılması ile ilgili önlemleri almak zorundadırlar. Kredili ihracat da, ihracat bedelleri satış sözleşmesinde belirlenen vadeleri izleyen 30 gün içerisinde tahsil edilir. İhracatçı malın cinsi, ödeme planı ve ödeme süresini içeren satış sözleşmesinin aslı ve tercümesi ile İhracatçı Birliklerine müracaat eder, Gümrük İdaresi gümrük beyannamesi üzerine "Kredili İhracat" şerhi düşerek ihracatın gerçekleşmesini sağlar. Fiili ihraç tarihinde başlayan kredili ihraç süresi; Dayanıksız Tüketim Mallarında 2 yıl, diğer mallarda 5 yıl olarak belirlenmiştir.
3.Transit İhracat: Bir ülkeden satın alınan bir malın, transit olarak veya doğrudan doğruya bir başka ülkeye ihracı söz konusu ise; alış ve satış bedelleri arasında fark olmak üzere, mal bedelleri için transfer yapılarak veya yapılmaksızın satın alınan yabancı menşeli veya Türk menşeli olup yurt dışına satılmış (serbest bölgelere yapılan satışlar dâhil) malların transit olarak veya doğrudan doğruya, İthalat ve İhracat rejimi hükümlerine tabi olmaksızın başka bir ülkeye ya da serbest bölgelere satılmasıdır.
4.Konsinye İhracat: Kesin satışı daha sonra yapılmak üzere dış alıcılara, komisyonculara, şube ve temsilciliklere mal gönderilmesi şeklinde yapılan ihracat biçimidir. İhracatçı Gümrük Beyannamesi ile ilgili İhracatçı Birliği'ne başvurur. İhracatçı Birliği'nin 90 gün içerisinde kullanılması kaydıyla verilen izinle Gümrük İdaresine başvurulur. Malın kesin satışı sonrası ihracatçı, 30 gün içerisinde kesin satış faturası ve diğer belgelerle durumu ilgili İhracatçı Birliği'ne ve ihracat bedelinin geleceği aracı bankaya bildirir.
Malın fiili ihraç tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde satılması gerekmektedir. Haklı ve zorunlu nedenlerle izni veren merci tarafından 1 yıla kadar uzatılabilir.
5.Geçici İhracat (Hariçte İşleme Rejimi):Az veya çok işçilik görmek, izabe edilmek, ambalajlanmak veya diğer nedenlerle, mamul, yarı mamul ve hammaddelerin yurtdışına geçici olarak gönderilmesi kapsamında geçici olarak yapılan işleme geçici ihracat denir. Hariçte işleme rejimi, serbest dolaşımdaki eşyanın, işlenmek üzere Türkiye gümrük bölgesinden geçici olarak üçüncü ülkelere gönderilmesi ve bu faaliyetler sonucu elde edilen ürünlere tam veya kısmi muafiyet uygulanmak suretiyle yeniden serbest dolaşıma girmesidir. Hariçte İşleme rejimi kapsamında yapılacak ihracat mal çeşidine göre üç farklı yolla gerçekleştirilir.
A)Dış Ticaret Müsteşarlığı (Dtm): Hammadde, yardımcı madde, yarı mamul ve ambalaj malzemelerinin daha ileri bir düzeyde işlem görmek üzere üçüncü ülkelere gönderilmek istenmesi halinde Hariçte İşleme İzin Belgesi verilir.
B)Maden İhracatçı Birlikleri: Maden cevheri ve konsantrelerinin, izabe edilmek ve işlenmek üzere üçüncü ülkelere gönderilmek istenmesi halinde Hariçte İşleme İzin Belgesi verilir.
C)Gümrük Müsteşarlığı: Tamirat amaçlı garanti hükümleri uyarınca veya bir imalat hatası nedeniyle dışarıya gönderilen eşya yerine ithal edilecek ürünler için Hariçte İşleme İzin Belgesi verilir. Hariçte İşleme İzin belgelerinin süresi 12 ay olup, 1 yıla kadar ek süre verilebilir.
6.Bedelsiz İhracat: Karşılığında yurda herhangi bir bedel getirilmeksizin yurtdışına mal gönderilmesi bedelsiz ihracattır.
a)Gerçek ve tüzel kişiler tarafından götürülen ve gönderilen hediyeler,
b)Miktarı ticari teamüllere uygun numuneler ve reklâm eşyası,
c)Daha önce usulüne uygun olarak ihraç edilmiş malların bedelsiz gönderilmesi ticari örf ve adetlere uygun parçaları, fireleri garantili olarak ihraç edilen malların garanti süresi içerisinde yenilenmesi gereken parçaların ihracatında İhracatçı Birliği'ne üyelik şartı aranır. a ve b bendinde öngörülen bedelsiz ihracat için yetkili kurumlar;
Değeri 10.000 $'dan az ise; Bedelsiz İhracat Formu doldurularak Gümrük İdareleri ve Posta Gümrükleri aracılığı ile,
Değeri 10.000 $'dan fazla ise; üç nüsha Bedelsiz İhracat Formu doldurularak ilgili İhracatçı Birliği izni ile,
Değeri 25.000 $'dan fazla ise; İhracatçı Birliği'nin görüşü ile Dış Ticaret Müsteşarlığı izni ile Bedelsiz İhracat izinlerinin geçerlilik süresi 1 yıldır. 1.000 $'ı geçmeyen malların bedelsiz ihracı İhracatı Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu (DFİF)'e tabi değildir.
7.Bağlı Muamele Veya Takas Yoluyla Yapılacak İhracat: "Karşılıklı Ticaret" olarak adlandırılan ve kısmen de olsa ödemenin para yerine malla yapıldığı ticaret kapsamında yer alır. İhraç edilen malın tümüne veya bir bölümüne karşılık mal alındığı bir ticaret şeklidir. İhraç veya ithal edilen mal, hizmet veya teknoloji transferi bedelinin kısmen veya tamamen mal, hizmet, teknoloji transferi, veya kısmen döviz ile karşılandığı bir ödeme şeklidir. İhracatçı bağlı muamele taleplerini; (Malın cinsi, standardı, kalitesi, teslim şekli, teslim yeri, birim ithal ve ihraç fiyatları, değeri ve süreyi içeren Bağlı Muamele ve Takas Anlaşması ile 6 nüsha başvuru formu ile) üye olunan ya da bağlı bulunan bölgedeki İhracatçı Birliği'nin izni ile gerçekleştirilir. Bağlı muamelelerde süre 6 ay olup, 2 yıla kadar uzatılabilmektedir. İhracat ve İthalat bedellerine ilişkin kapatma aracı bankalarca sonuçlandırılır. İki ülke arasındaki işlemler
TAKAS; ikiden çok ülke arasında yapılan işlemler BAĞLI MUAMELE olarak adlandırılır.
8.Ticari Kiralama Yoluyla Yapılan İhracat: Malların bir bedel karşılığında, belirli bir süre kullanmak üzere geçici olarak yurtdışına çıkarılmasına imkân tanıyan bir ihracat yöntemidir. İhracatçı, ihracat taleplerini (yurtdışındaki firma, kiralanacak malın cinsi, teknik özellikleri, miktarı, birim fiyatı, değeri, tutarı, kira süresi, kira bedeli, ödenme şekli, teslim yeri bilgilerini kapsayan kira sözleşmesini içeren başvuru formu ile) Dış Ticaret Müsteşarlığı İhracat Genel Müdürlüğü'ne iletir. Genel Müdürlük ihraç talebini; ilgili Gümrük İdaresi, aracı Bankaya bildirir. Ticari kiralamaya konu malın yurtdışına kesin satışına ilişkin talep, iznin verildiği Dış Ticaret Müsteşarlığınca sonuçlandırılır. Ticari Kiralamaya konu olan malın yurtdışına kesin satışı halinde, satış bedeli faturanın kesilmesinden itibaren 30 gün içerisinde yurda getirilir.
9.Sınır İhracatı: Komşu ülkelerin sınır yörelerinde karşılıklı olarak zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere gerçek kişiler eliyle yaptıkları ticari işlemlerdir. Sınır bölgelerinde bulunan Valiliklerce gerçek kişilere (vergi numarası sahibi) verilen sınır ticareti belgesi sahiplerinin yetkili İl Valiliklerinden, gümrük beyannamesi bazında alacakları izinle ilgili Gümrük İdarelerine müracaat ederler.
10.Yurtdışı Fuar Ve Sergilere Katılma: Yurtdışı fuar ve sergilere katılım düzenleyecek fuar organizatörü firmalar, "Uluslararası Ticari Fuar ve Sergi Organizasyonu Yeterlilik Belgesi Başvuru Formunu" bağlı bulundukları odaya onaylatarak, "Yeterlilik Belgesi" veya "Geçici Yeterlilik Belgesi" almak üzere Dış Ticaret Müsteşarlığı'na başvururlar. DTM-İhracat Genel Müdürlüğü, fuar ve sergi katılımı müracaatları katılım taleplerini Gümrük İdaresine bildirir. Fuara gönderilecek mal ve eşyanın "bedelli" veya "bedelsiz" yurt dışına çıkışı için Gümrük İdarelerinden izin alınır. Fuar ve sergilerin bitişinden 90 gün içinde malların aynen veya satılmaları halinde bedellerinin aynı süre içerisinde yurda getirilmesi gerekmektedir.


İHRACATTA TESLİM ŞEKİLLERİ:
1)Ticari İşletmede Teslim / Ex Works (Exw):
Alıcı emrine hazır tutmakla teslim yükümlülüğünü yerine getirdiği anlamındadır. Satıcı, aksi kararlaştırılmadıkça malın alıcı tarafından sağlanan bir araca yüklenmesinden ya da malların ihraç gümrüğünden geçirilmesinden sorumlu değildir. Alıcı bu noktadan itibaren varış yerine değin, malın taşınması ile ilgili tüm gider ve risklerin yükümlülüğünü taşır. Bu terim tüm satış şekilleri içinde satıcı için en az yükümlülüğü ihtiva eden bir satış şeklidir. Bu teslim şeklinde sözleşmede belirtilen satış bedeline yalnızca ambalajlanmış mal bedeli dâhildir. Yani teslim tarihinden itibaren her türlü nakliye, yükleme, boşaltma ve sigorta masrafları alıcı tarafından ödenmektedir.
2) Taşıyıcıya Teslim/ Free Carrıer (Fca): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ihraç gümrüğünden geçirilip, alıcı tarafından belirlenen taşıyıcıya, belirlenen yer ya da noktada teslimi ile son bulur. Eğer alıcı tarafından kesin bir teslim yeri belirtilmemişse, satıcı taşıyanın malları teslim alacağı yer civarında bir yer belirleyebilir. Ticari uygulamalar taşıyıcı ile sözleşme yapılabilmesi için satısının yardımını gerektirirse (Örneğin demir ve hava yolu taşımacılığında) satıcı riziko ve masraflar alıcıya ait olmak üzere hareket edebilir.
3) Gemi Doğrultusunda Masrafsız/ (Fas): “Gemi Doğrultusunda Masrafsız” terimi, belirtilen yükleme limanında, mallar gemi doğrultusuna yerleştirildikleri zaman, satıcının malları teslim etmesi demektir. Bu durum, bu andan itibaren artık, alıcının, mallara ilişkin bütün masrafları, hasar risklerini üstlendiğini ifade eder. Fakat, taraflar malların ihracat için alıcı tarafından gümrüklenmesini isterlerse, bu durum satım sözleşmesine eklenecek açık ifadelerle belirtilmelidir. Bu terim sadece deniz veya içsu taşımacılığında kullanılabilir.
4) Gemi Bordasında Teslim/ Free On Board (Fob): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü belirlenen yükleme limanında mallar gemi küpeştesini açtığı andan itibaren yerine getirilmiş olur. Mallarla ilgili tüm gider yitik veya hasar rizikoları bu noktadan itibaren alıcı tarafından üstlenilir.
5) Mal Bedeli Veya Navlun/ Cost And Freıght(Cfr):Bu terim ile satıcı belirlenen varış limanına malı gönderebilmek için gerekli tüm giderleri ve navlunu ödemek zorundadır. Ancak malla ilgili yitik bir hasar rizikoları ile giderlerde görülebilecek artış, yükleme limanında malların gemi küpeştesini geçmesi anından itibaren satıcıdan alıcıya devredilmiş olur.
6) Mal Bedeli, Sigorta Ve Navlun / Cost, Insurance And Freıght (Cıf): Bu terim ile satıcı CFR' deki yükümlülüklerine aynen sahiptir. Ancak ek olarak, malların taşınması sırasında yitik veya hasar rizikosuna karşı deniz sigortası temin etmek durumundadır. Satıcı sigorta sözleşmesini yapar ve sigorta primini öder. Alıcı bu terim ile satıcının sigortada sadece minimum kuvertür temin etme yükümlülüğü bulunduğunu bilmelidir. Bu terim satıcının ihraç için malları gümrükten geçirmesi gerektiğini belirtir. Bu terim sadece deniz ve iç su taşımacılığında kullanılır. Eğer gemi küpeştesi pratikte bir şey ifade etmiyorsa CIP terimini kullanmak daha uygun olur.
7) Taşıma Ücreti Ödenmiş Olarak Teslim / Carrıage Paıd To (Cpt): Bu terim satıcının, malın kararlaştırılan varış yerine kadar taşınması için gerekli navlunu ödediği anlamına gelir. Malın yitik ve hasarına ait rizikolarla birlikte taşıyıcıya teslimden itibaren doğabilecek ek masraflar, malların taşıyıcının nezaretine verilmesinden itibaren satıcıdan alıcıya geçer. Taşıyıcı bir taşıma sözleşmesinde demir, kara, deniz, hava, içsu taşımacılığı ya da bunların birleşmesi sonucu ortaya çıkan taşımacılık işlemini üstlenen kimsedir.

8)Taşıma Ücreti Ve Sigorta Ödenmiş Olarak Teslim / Carrıage And Insurance Paıd To (Cıp): Bu terim ile satıcı CPT' deki yükümlülüklerine aynen sahiptir. Ancak ek olarak malların taşınması sırasında yitik veya hasar rizikosuna karşı kargo sigortası temin etmek durumundadır. Satıcı sigorta sözleşmesini yapar ve sigorta primini öder.
9)Gemide Teslim / Delıvered Ex Shıp (Des): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malı belirlenen varış limanında, gemi bordasında, ithal gümrüğünden geçirmeden alıcının emrine hazır tutmakla sona erer. Satıcı, malların belirlenen varış limanına getirilmesi için gereken tüm gider ve rizikoları üstlenir. Bu terim sadece deniz veya içsu taşımacılığı için kullanılabilir.
10) Sınırda Teslim / Delıvered At Frontıer (Daf): Bu terim satıcının teslim yükümlülüğünün, malların ihraç için gümrükten geçirilip, sınırda belirlenen yer ya da noktada ancak bitişik ülkenin gümrük sınırından önce emre hazır tutulmasıyla sona ermesini ifade eder. Sınır terimi, ihraç ülkesinin sınırı da dâhil olmak üzere herhangi bir sınır için kullanılabilir. Dolayısıyla, terimin içinde söz konusu sınırın her zaman nokta ya da yer belirtilerek kesin şekilde tanımlanmış olması hayati olarak önem taşımaktadır.
11) Rıhtımda Teslim /Delıvered Ex Quay
(Duty Paid) (Deq): “Rıhtımda teslim” terimi, satıcının, belirlenen varış limanındaki rıhtımda (iskelede), ithalat için gerekli gümrükleme işlemleri yerine getirilmemiş olarak alıcının tasarrufuna bırakmakla malları teslim ettiğini ifade eder. Satıcı, malların belirlenen varış limanına taşınması ve rıhtıma (iskeleye) boşaltılmasına ilişkin bütün hasar ve masrafları üstlenmelidir.
12) Gümrük Resmi Ödenmemiş Olarak Teslim / Delıvered Duty Unpaıd (Ddu): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ithal ülkesinde, belirlenen yerde emre hazır tutulması ile sona erer. Satıcı, malların o noktaya kadar taşınması ve gümrük formalitelerinin yerine getirilmesi ile ilgili riziko ve giderleri üstlenmek durumundadır (İthalat için ödenmesi gereken vergi resim ve harçlar hariç). Eğer taraflar satıcının gümrük formalitelerini yerine getirip bundan doğabilecek gider ve rizikoları üstlenmesini istiyorlarsa bunu, bu etkiyi yaratacak sözcükler ekleyerek kesinleştirmelidirler.
13) Gümrük Resmi Ödenmiş Olarak Teslim / Delıvered Duty Paıd (Ddp): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ithal ülkesinde belirlenen yerde emre hazır tutulması ile sona erer. Satıcı, malların o noktaya kadar taşınması, ithal gümrüğünden geçirilmesi için gerekli vergi, resim ve diğer harçlar dâhil olmak üzere giderleri üstlenmek durumundadır.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:41   #14 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 14
KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ


Hammadde ve enerji kaynakları yönünden çok zengin olan eski Sovyetler Birliği'nde savunma ve uzay sanayi gibi alanlara yatırım yapılmış, buna karşılık başta tüketim malları olmak üzere insana yönelik yatırımlar ihmal edilmiştir. Türkiye ise eski Sovyetler Birliği'nin çok fazla ihtiyaç duyduğu ve Batı ülkelerinde pazarlamada güçlük çekebileceği gıda ve tüketim mallarına sahip bulunmaktadır. Sanayileşmede önemli bir aşama kaydeden ve yeni bir atılıma hazırlanan Türkiye yanı başındaki bu hammadde ve enerji kaynaklarına, eski Sovyetler Birliği ise gıda ve tüketim mallarına ihtiyaç duymaktadır. Bütün bu yeni koşullar Karadeniz Havzası'ndaki diğer ülkeler için de geçerlidir. Üstelik Sovyetler Birliği'nde bir çok Türk Cumhuriyetleri'nin bulunması, ilişkilerin geliştirilmesinde temel etken olabilmektedir.


KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TARİHÇE VE İŞBİRLİĞİ'NİN YAPISI
Eski çağlardan beri Karadeniz, çeşitli uygarlıkların beşiği olmuş, Asya ile Avrupa arasında değişik uyruklu, farklı mesleklere sahip ve değişik kültürlerden ve dinlerden gelen insanların birbirleriyle kaynaştığı konumunu muhafaza etmiştir. Ancak bu hiçbir zaman kolay bir süreç olmamış, barış ve huzur dönemlerini uzun çatışma ve savaşlar izlemiştir.
Bu durumda bile, Karadeniz gelişmiş ticaret ilişkileri ve bağlantılarıyla tanınmıştır. Bölgedeki ülkeler arasında, barış köprüleri kurma çabaları eksik olmamıştır. Avrupa ve Asya'yı birleştiren meşhur İpek Yolu'ndan söz etmek bu konuda yeterlidir. İpek Yolu sayesinde iki kıtanın halkları arasında ilişki kurulması ve farklı kültürlerin yanyana yaşaması ve karşılıklı olarak zenginleşmesi şeklinde çok değerli deneyim kazanılmıştır
Karadeniz Ekonomik İşbirliği fikri, 1980'li yılların sonunda Doğu Avrupa Ülkeleri ve Sovyetler Birliği'ndeki değişim sürecinin hızlandığı bir dönemde doğmuştur.
Hammadde ve enerji kaynakları yönünden çok zengin olan eski Sovyetler Birliği'nde savunma ve uzay sanayi gibi alanlara yatırım yapılmış, buna karşılık başta tüketim malları olmak üzere insana yönelik yatırımlar ihmal edilmiştir. Türkiye ise eski Sovyetler Birliği'nin çok fazla ihtiyaç duyduğu ve Batı ülkelerinde pazarlamada güçlük çekebileceği gıda ve tüketim mallarına sahip bulunmaktadır. Sanayileşmede önemli bir aşama kaydeden ve yeni bir atılıma hazırlanan Türkiye yanı başındaki bu hammadde ve enerji kaynaklarına, eski Sovyetler Birliği ise gıda ve tüketim mallarına ihtiyaç duymaktadır. Bütün bu yeni koşullar Karadeniz Havzası'ndaki diğer ülkeler için de geçerlidir. Üstelik Sovyetler Birliği'nde bir çok Türk Cumhuriyetleri'nin bulunması, ilişkilerin geliştirilmesinde temel etken olabilmektedir.
Değinilen tüm bu gelişmeler, Türkiye ile Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında ekonomik işbirliği ve bölgesel bütünleşme girişimi için uygun bir ortam oluşturmuştur. KEİ fikri böyle bir ortamda ortaya atılmıştır
Başlangıçta KEİ'nin amacının Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında aşamalı olarak bir "serbest ticaret bölgesi“ kurulması olduğu belirtilmiş, ancak daha sonra yapılan toplantılarda bu girişimin "ekonomik işbirliği" çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirilmiştir. KEİ'nin ilk kurucu üyeleri Karadeniz'e kıyısı olan Türkiye, eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'dır. Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine, Bağımsız Devletler Topluluğu olarak Rusya Federasyonu, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova, Gürcistan ve Ermenistan kurucu üye sıfatıyla katılmışlardır. Daha sonra Karadeniz'de kıyısı olmayan Yunanistan ve Arnavutluk kurucu üye olarak katılmıştır.
KEİ ile ilgili ilk toplantı Türkiye'nin girişimi ile 19 Aralık 1990'da Ankara'da yapılmıştır. Türkiye,eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'ın resmi delegelerinin yanı sıra, eski Sovyetler Birliği Heyeti içinde; Azerbaycan, Gürcistan, Moldova ve Ermenistan Cumhuriyetleri'nin Dışişleri Bakan Yardımcıları yer almıştır. Toplantıda taraflar, Türkiye tarafından hazırlanan ve önerilen işbirliğinin temel prensiplerini kapsayan taslak üzerinde çalışmışlar, sonuç bildirgesinde "Karadeniz Ekonomik İşbirliği" nin kurulmasında anlaşmaya vardıklarını resmen açıklamışlardır. 12-13 Mart 1991 tarihlerinde Bükreş'te, 23-24 Nisan 1991tarihlerinde Sofya'da uzman düzeyinde toplantılar yapılmıştır. Bu toplantılarda KEİ‘ nin amaçları ve prensipleri üzerinde ortak bir anlaşmaya varılmıştır. 11-12 Temmuz 1991 tarihlerinde yapılan toplantıda, KEİ Anlaşması metni üzerindeki çalışmalar sonuçlandırılarak, imzaya hazır hale getirilmiştir. Moskova toplantısında taraflar, KEİ Anlaşması'nın yakın bir gelecekte Türkiye'de yapılacak bir toplantıda imzalanması konusunda anlaşmaya varmışlardır.
KEİ Anlaşması, 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul'da düzenlenen Zirve Toplantısı'nda dokuz üye ülkenin yan ısıra, Yunanistan ile Arnavutluk'un da kurucu üye olarak katıldığı onbir ülkenin devlet veya hükümet başkanları tarafından imzalanarak, resmen işlerlik kazanmıştır.
KEİ, bundan böyle hükümetler boyutunun yanı sıra, parlamenterler, özel sektörler, belediyeler ve hatta hükümetler dışı kuruluşlar boyutuyla; çalışma organları, usulleri ve yöntemleriyle; bankası, İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi Koordinasyon Merkezi'yle somut projeleri sonuçlandırabilecek temel öğelere sahip olmuş bulunmaktadır. KEİ‘ nin uluslararası kimliği de giderek ağırlık kazanmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ni uluslararası bir örgüte dönüştüren KEİB Anlaşması, 5 Haziran 1998 tarihinde Yalta‘ da imzalanmıştır. KEİ, imzalanan anayasa ile bölgesel bir ekonomik teşkilata dönüşerek adı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı olmuştur. Yasayla kurumsallaşma dönemini kapatan KEİ, bundan sonra da program ve proje uygulamasına geçecektir.
Kei'nin Yapısı
KEİ'nin kuruluş aşamasındaki hazırlık çalışmalarında temel amaç olarak Katılan Devletler'in coğrafi yakınlıklarından ve ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanılarak ticari, ekonomik, bilimsel ve teknolojik işbirliğini geliştirmeleri ve Karadeniz Bölgesi'nin bir barış, işbirliği ve refah bölgesi haline gelmesi öngörülmektedir. Bu temel amaç doğrultusunda kısa dönemde bölge ülkeleriyle işbirliği için uygun ortam oluşturulması ve taraflar arasında mal ve hizmet ticaretinin arttırılması öngörülmüştür. Uzun dönemde ise amaç; bölge ülkeleri arasında ekonomik ilişkileri daha fazla geliştirebilmek için kişilerin, malların, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımını sağlamaktır. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için uzun dönemde, aşamalı olarak Katılan Devletler arasında bir serbest ticaret bölgesinin kurulması amaçlanmıştır.
Kei'nin İlkeleri, Amaçları Ve Kapsamı
Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne Katılan Devletler, gerekli hükümetlerarası, parlamentolar arası, iş çevreleri arası ve finansal birimleri içine alan etkileyici bir organizasyon yapısı ortaya koymuştur.
Hükümetlerarası birimler, Katılan Devletler'in Dışişleri Bakanları Toplantısı (DİBT)'nı, alfabetik sıraya göre seçilen ve altı ayda bir değişen Dönem Başkanı'nı, Üst Düzey Görevliler Toplantısı'nı, Çalışma Grupları'nı ve uzmanlardan oluşan geçici Özel Çalışma Grupları'nı içine almaktadır ve bu gruplar, Dışişleri Bakanları Toplantıları'nda oluşturulan ve KEİ faaliyetlerini ilgilendiren, somut konularda çalışmalar yürüten yan organlardır. Dışişleri Bakanları Toplantıları'nda alınan karar gereği kurulan Çalışma Grupları (ÇG) şunlardır :
- Bilim ve Teknoloji Konusunda İşbirliğine İlişkin,
- Bankacılık ve Finans,
- İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi,
- Ulaştırma, - İletişim,
- Ticaret ve Endüstriyel İşbirliği,
- Çevre Koruma,
- Turizm Alanında İşbirliği,
- Tarım ve Tarımsal Sanayi,
- Yasalara İlişkin Bilgi,
- Enerji,
Geçici Çalışma Grupları ise;
- Yatırımların Teşviki ve Korunması Konusunda Uzmanlar,
- Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Uzmanlar,
- Ulaştırma Şebekesi Uzmanlar,
- İş Alemine Mensup Kişilerin Seyahatleri ile ilgili,
- Örgütsel Konularda
DİBT tarafından alınan bir karar gereğince, merkezi İstanbul'da bulunan KEİ Uluslararası Daimi Sekreteryası kurulmuştur. Başlıca görevleri arasında, DİBT için gündem taslaklarının hazırlanması, Katılımcı Devletler tarafından verilen belgelerin dağıtımı, KEİ Toplantılarına idaridestek sağlanması ve KEİ belgelerine ait arşiv hizmetlerinin yerine getirilmesi gibi konular bulunmaktadır.
Parlamentolar arası birim 1993 yılında Arnavutluk, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Türkiye ve Ukrayna temsilcilerinin KEİ Parlamenter Asamblesi (KEİPA) kurulmasına karar vermesi üzerine faaliyete geçmiştir. 26 Şubat 1993 tarihlerinde İstanbul'da imzalanan bir deklarasyon ile KEİPA oluşturulmuştur. Amaçları şunlardır;
- KEİ‘ ye Katılan Devletler 'in tarihinden gelen ortak değerlerinden de yararlanarak bu işbirliğinin hedef ve amaçlarını bu ülkelerin parlamenterleri aracılığıyla toplumlarına benimsetmek,
- KEİ bünyesinde ekonomik, ticari, sosyal, kültürel ve siyasal işbirliği faaliyetlerine yasal dayanaklar sağlamak ve KEİ'nin amaçlarının gerçekleşmesine katkıda bulunmak,
- KEİ'ye Katılan Devletler'in, devlet ya da hükümet başkanları ile dışişleri bakanları toplantılarında alınan kararların uygulanması için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek,
-Karadeniz bölgesinde çoğulcu demokratik yapının ve siyasi istikrarın güçlendirilmesine yardımcı olmak,
-Uluslararası ve bölgesel diğer kuruluşlar ve KEİ Ülkeleri arasındaki işbirliğini geliştirmektir.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirve Deklarasyonu amaçları doğrultusunda oluşturulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEİK), KEİ'ye Katılan Devletler'in iş çevrelerini temsil etmektedir. 31 Ağustos 1992 tarihinde İstanbul'da yapılan toplantıda, KEİ Ülkeleri özel sektörleri arasında bir mekanizmanın merkezinin İstanbul'da olması kararlaştırılmıştır. KEİK, iş konseyi sistemi üzerinde, onbir taraf ülke arasında ticari ve sınai işbirliğini geliştirme amacına yönelik olarak çalışmaktadır. KEİ'nin finansal birimi, Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası'dır. KEİ Ticaret ve Kalkınma Bankası'nı kuran anlaşma, 30 Haziran 1994 tarihinde Tiflis'de yapılan KEİ Dışişleri Bakanları 4. Toplantısında ülkemiz tarafından imzalanmış, 25 Temmuz 1996 tarihli 4150 sayılı kanun ile de ülkemiz tarafından onaylanması uygun bulunarak kuruluş çalışmalarını tamamlamış ve Selanik şehrinde genel merkezini açmıştır. Banka, ortak bölgesel projeleri geliştiren finansmanı sağlayan ve gerçekleştiren ve Katılan Devletler 'e gerekli parasal kaynakları sağlayan ana mekanizma fonksiyonunu yerine getirmektedir. Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası, KEİ örgütsel yapısı içinde önemli bir finansal destek oluşturmaktadır. Banka'nın üyeleri, KEİ ülkeleri temsilcileri ile uluslararası banka ve finansman kuruluşlarından oluşur.


KEİ'NİN ÇALIŞMA ŞEKLİ VE ETKİNLİKLERİ
KEİ, Katılımcı Devletler arasındaki ekonomik işbirliği konusunda etkin bir diyalog kurmak, ekonomik koşulları iyileştirmek ve ortak girişimleri de içine alacak şekilde yatırım projelerini özendirmek ve Karadeniz bölgesinde sürekli bir ekonomik ve büyümenin kolaylaştırılmasını sağlamak amacıyla önerilerde bulunmak ve kararlar almak için uygun bir ortam oluşturmaktadır.
DİBT, gerekli görüldüğünde yardımcı organlar kurulmasına karar verir, bunların görev alanlarını belirler, uygun gördüğü değişiklikleri yapar ve gerektiğinde görevlerine son verir. Ayrıca, devletlerin veya uluslararası kuruluşların KEİ‘ deki gözlemci statüsüne ilişkin kararlar da alır.
KEİ çalışmalarının büyük bir kısmı yan organlar tarafından gerçekleştirilir. Yan organlar, kendi ihtisas alanlarına giren konularda DİBT tarafından belirlenen görevlerini yerine getirirler.
KEİ‘ nin yapısına ve fonksiyonuna ilişkin önemli sorunlar oybirliği ile karara bağlanır. KEİ 'ye yeni üyelerin alınması, üçüncü ülkelere ve uluslararası kuruluşlara gözlemci statüsü tanınması, KEİ bünyesinde yeni organlar kurulması, bunların görev alanlarının belirlenmesi, değiştirilmesi ya da sona erdirilmesi, İç Tüzük kurallarında değişiklik yapılması, bütün Katılan Devletleri etkileyen mali taahhütler ve benzeri konular oy birliği ile karara bağlanan konulardır. DİBT 'nda oybirliği ile alınan kararlar bütün Katılan Devletleri bağlayıcı nitelik taşır.
KEİ 'ye Katılan Devletler çok sayıda farklı dilleri konuşmaktadır, bu nedenle KEİ belgelerinde, resmi dil olarak İngilizce kullanılması uygun görülmüştür. Ayrıca KEİ toplantılarında İngilizce ile Rusça'nın resmi dil olması kabul edilmiştir.
KEİ‘ nin mali yönüne gelince; 1994 yılı başında Katılan Devletler, KEİ Uluslararası Daimi Sekreteryası'nın bütçesine yapılacak katkı konusunda, DİBT 'nda onaylanmak üzere geçici bir anlaşmaya varmışlardır. Bu anlaşma 30 Haziran 1994'de Tiflis'te DİBT 'nda onaylanarak kesinleşmiştir.
Ayrıca DİBT ile yan organların yaptığı toplantılara ait harcamaların evsahibi ülke tarafından karşılanması ve her delegasyonda yer alan belli sayıda kişinin konaklama ve yemek masraflarının da evsahibi ülke tarafından üstlenilmesi uygun görülmüştür.
KEİ 'de gözlemci statüsü, devletlere iki yıl süreyle tanınır ancak, bu sürenin uzatılması mümkündür. Uluslararası kuruluşlar ise gözlemci statüsünden süresiz olarak yararlanılabilir. Üçüncü ülkelere ya da uluslararası kuruluşlara tanınan gözlemci statüsü, DİBT tarafından tespit edilecek KEİ 'nin sadece belirli faaliyetleri için de geçerli olabilir.
Uluslararası Karadeniz Kulübü, Karadeniz bölgesindeki şehirlerin oluşturduğu ve bunların belediye başkanları tarafından temsil edildiği, tüzel kişiliği olan, kar amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bu girişim Temmuz 1992'de Varna'da yapılan toplantıda ortaya atılmıştır. Üye şehirler; Bulgaristan'dan Varna ve Burgaz, Yunanistan'dan Selanik ve Pire, Romanya'dan Köstence ve Galatz, Rusya Federasyonu'ndan Tagarog, Türkiye'den İstanbul, Samsun ve Trabzon, Ukrayna'dan Odessa, Kherson ve Nikolaev'den ibarettir.
ORGANLARI
1. Zirve
Üye ülkelerin Devlet ya da Hükümet Başkanlarından oluşmaktadır.
2. Dışişleri Bakanları Toplantısı (DBT)
KEİ'nin en yüksek karar alma organıdır, altı ayda bir toplanmaktadır. KEİ'nin işleyişinden; alt organlarının kurulması çalışmalarının yönlendirilmesi ve kararların değerlendirilmesinden, gözlemci statüsü tanınması ile ilgili kararların alınmasından, iç tüzüğün kabul ve değiştirilmesinden sorumludur. Aksine karar alınmadıkça oturumları kapalıdır.
3.KEİPA'nın organları
a) KEİPA Genel Kurulu
KEİPA'nın en yüksek karar alma organıdır. Üye ülkelerin nüfusları esas alınarak hesaplanan sandalye sayısına göre belirlenen 70 temsilciden oluşur. Türk Grubu 9 üyeden oluşmaktadır.
b) Daimi Komite
KEİPA'ya üye ülkelerin delegasyon başkanlarından oluşur. Asamble kararlarının uygulanmasını izler, komisyonların faaliyetlerinin eşgüdümünü sağlar. Asamble toplantılarının gündemini , takvimini ve yerini belirler.
c) Alt Organlar
Asamblenin üç ihtisas komisyonu vardır:
-Ekonomi, Ticaret, Teknoloji ve Çevre Komisyonu,
-Hukuki ve Siyasi İşler Komisyonu,
-Kültür, Eğitim ve Sosyal İşler Komisyonu,

4. Karadeniz Ekonomik İşbirliği İş Konseyi (KEİK)
31 Ağustos 1993 tarihinde bu mekanizmanın oluşturulması kararlaştırılmıştır. KEİ'ne katılan devletlerin iş çevrelerini temsil etmektedir. Onbir ülkenin ticari ve sınai işbirliğini geliştirme amacına yönelik olarak çalışmaktadır.
5. KEİ Uluslararası Sekreteryası
10 Aralık 1992 tarihinde kurulmuştur. İstanbul İstinye'de Müşir Fuat Paşa Yalısı'nda faaliyetini sürdürmektedir. Bunların dışında Çalışma Grupları ile Geçici (Ad-hoc) Gruplar konularına göre faaliyet göstermektedirler.

KEİ'NİN TÜRKİYE AÇISINDAN ÖNEMİ
Türkiye açısından KEİ, dünyada meydana gelen liberal değişimler ve globalleşme eğilimlerine paralel olarak, ülkemizin dünya ile entegrasyonuna katkıda bulunabilecek bir olgudur. Türkiye'nin, KEİ projesini ortaya atarken iki temel düşünce ile hareket ettiği söylenebilir:
- Karadeniz'in dostluk ve iyi komşuluk esasına dayalı olarak bir barış, istikrar ve refah denizine dönüştürülmesi.
- Bölge ülkeleri arasındaki ekonomik ilişkilerin, coğrafi yakınlık ve tarihi bağlardan kaynaklanan avantajlarının en iyi şekilde değerlendirilmesi suretiyle geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi,
KEİ ülkeleri ile olan dış ticaretimiz incelendiğinde, 1991 yılına kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), 1991 yılında SSCB'nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu dışında, diğer KEİ ülkeleri ile gerçekleşen dış ticaretimizin oldukça düşük olduğu görülmekle birlikte, Ülkemiz açısından büyük bir pazar potansiyeline sahip bu ülkeler ile son yıllarda ticari ilişkilerimizin arttığı, ticaret hacminin de genişlediği göze çarpmaktadır.

VI. DEĞERLENDİRME
KEİ, eski Yugoslavya'da kurulan devletlerin dışında kalan, Balkanlardan Kafkaslara kadar uzanan, 20 milyon kilometrekarelik alanı kapsayan, petrol, doğalgaz, kömür, çeşitli mineraller ve ormancılık gibi doğal kaynaklar yönünden zengin olan 350 milyonu aşkın insanın yaşadığı bir coğrafyadır. Konumu itibariyle de Batı Avrupa ile Orta Asya ve Orta Doğu ülkelerine bir geçiş noktası teşkil etmektedir. Bu işbirliği, soğuk savaş sonrasında, bölgede daha istikrarlı ve siyasi diyaloğa hazır bir ortamın oluşmasına katkıda bulunacaktır.
Nitekim KEİ'nin asıl vurgulanan amacı ekonomik olmakla birlikte, siyasi ilişkilere de olumlu katkılar sağlamıştır. Bu bağlamda KEİ, bölgedeki anlaşmazlıkların yumuşatılması ve siyasetçilerin birbirleriyle diyaloglarının artırılması için de elverişli bir zemin oluşturmaktadır.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:41   #15 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 15
YERALTI KAYNAKLARI


Ülkemiz çeşitli yeraltı kaynaklarının oluşturduğu çok zengin servetlere sahip bulunmaktadır. Bu kaynakların başında; petrol, bor, toryum, altın, krom gibi madenlerimiz gelmektedir
Bor Madenleri Kaynağı: Son zamanlarda gelişen teknoloji, bor mineralini bütün sanayi dallarının, vazgeçilmesi mümkün olmayan ve alternatifi de bulunmayan temel girdileri konumuna getirmiştir. Petrolün alternatifi bor cevheridir. Fakat borun su anda bir alternatifi yoktur ve olacağı da mümkün görülmüyor.
Yeraltı kaynaklarımızın başında bor cevheri gelmektedir. Dünya bor rezervinin % 80'den fazlasına sahip bulunmaktayız. Rezerv ve kalite yönünden dünyada tekel durumundayız. Bazı ileri teknoloji ürünlerinin (bilgisayar, cep telefonu v.s.) imalinde, uzay sanayinde Türk borları, olmazsa olmaz bir öneme sahiptir. Türk bor kaynakları, dünyanın asgarî 400 yıllık ihtiyacını karşılayacak kapasitededir. Bu bilginin sahibi olan konunun araştırmacı ve uzmanlarına göre, Anadolu'daki bu madenin miktarı 10 milyar ton civarındadır. (Bugünkü fiyatlara göre 15–20 trilyon dolar.)
Bor; sanayinin her dalında, su anda 450 çeşitten fazla mamul maddenin üretiminde kullanılmaktadır. Dayanıklılığı ve sertliği sağlamada, ara ürün olarak kullanılmaktadır. Isıya son derece dayanıklıdır. ABD roketlerinde Türk borları kullanılmaktadır. Radar dalgalarını emdiği, absorbe ettiği için hayalet uçaklarının imalinde kullanılmaktadır. Sadece ABD de 600'den fazla proje, bor'un yakıt olarak kullanılması ile ilgili patent almıştır. Borla çalışan otomobiller üretime girmiştir.

Bor minerali, ayni zamanda alternatif yakıt teknolojisinin birincil araştırma ve kullanım kaynağıdır. Hava, ulaşım ve savaş uçakları ilk defa ses üstü hızlara borlu yakıtlar sayesinde ulaşmıştır. Savaş başlığı taşıyan füzelerin kullandığı yakıt, uzaya gönderilen uyduları yörüngelerine taşıyan ve oturtan roket motorları, borlu yakıtlar kullanırlar.
“Yapılan araştırmalar bor mineralinden sıfır emisyonlu, çevre dostu bor motorlarının üretim ve kullanımının önünü açmıştır. Bor, İngiltere, Fransa ve özellikle ABD'de askerî araştırmaların yoğunlaştığı bir mineraldir. Son yıllarda borun problemsiz bir yakıt olarak, özellikle süpersonik ve hipersonik hızlara ulasan uçaklarda kullanıldığında şüphe yoktur. (Bor Gerçeği) isimli eserin ön sözünden-Eti Holding Bas Müft. M.M. Çinki" Balıkesir-susurluk, Eskişehir-Seyitgazi, Kütahya-Emet, bursa-Mustafa kemal paşa yörelerinde çıkarılır.

Altın Varlığımız: "Türkiye, günümüzde isletilebilir önemli miktarda altın rezervine sahip olduğu halde, bunlardan yararlanamayan dünyadaki tek ülkedir. Oysa bilinen sahaların isletmeye alınmasıyla Türkiye, Avrupa'nın en fazla altın üreten ülkesi olma potansiyeline sahiptir. Söz konusu potansiyel, devreye sokulduğunda ortalama 160 ton/yıl altın ithalatımızın tamamı, yurt içindeki üretimle karşılanabilir hale gelecektir.
Türkiye, altın potansiyelinin tahmini amacıyla yapılan araştırma sonucuna göre 6500 ton ve üstü rakamlara ulaşabileceği hesaplanmıştır. 6500 tonluk rezervin (300 dolar/ONS) fiyatıyla değeri, yaklaşık 70 milyar dolardır. Ülke ekonomisinde yaratacağı katma değer ise bunun 5–6 katına kadar çıkabilir."

Krom (Kromit) Varlığımız: Bu maden, ülkemizin önemli yeraltı kaynaklarından biridir. Krom üretimi bakımından dünyanın önde gelen ülkeleri arasındayız. Dünya rezervinin %10'u Türkiye'de bulunmaktadır. Bulgular, bu payın %10'un üzerine çıkabileceği yönündedir. ½unu kesinlikle unutmamamız gerekir. Maden varlığımız yabancılar tarafından araştırılıp tespit edilmiş ancak daima, kasten, bilerek rezervler düşük gösterilmiştir. Tıpkı verimli petrol kuyularının, "petrol yok" yalanı ile kapatıldığı gibi. Onun için bugün, ülkede bilinen ve tespit edilen maden varlığımız daha geniş rezervler ihtiva etmektedir. Borda Türkiye, dünyada tekel durumunda olduğu halde yabancı şirketler kasten, "Türkiye'de bor tükenmiştir, çok az rezerv vardır." v.s gibi yıllarca rapor yayınlamışlardır.
"Krom cevheri, dünya sanayinin vazgeçilmez bir üretim girdisidir. Atmosfer korozyonuna, kimyasal etkilere, aşınmaya karsı yüksek direnç göstermesi, çok sert olması sebebiyle çelik ve öteki minerallerin korunmasında kaplama olarak yaygın bir şekilde kullanılır. Silâh sanayinin, ikamesi olmayan çok önemli bir girdi." Türkiye, dünyanın en büyük Kromit ihraç eden ülkesidir. Türk kromitleri, dünya krom pazarlarında her zaman üst seviye fiyatlarla talep edilen, kaliteli, metalürjik kalite cevherler olarak aranmaktadır.
Ülkemizin, bu cevherden maksimum fayda sağlayabilmesi için, kaynakların (ferrokrom ve paslanmaz çelik) üretimine yönlendirilmesi, bu sanayinin acilen kurulması şarttır. Türkiye'nin, paslanmaz çelik tüketimi 100.000 ton/yıl civarındadır. (Yıllık 200 milyon- 1 milyar dolarlık ithalat söz konusudur.)
En çok Elazığ’ının güneydoğusundaki Gulemanda bulunur. Fethiye-Marmaris, Kütahya- Burza, kayseri Kahramanmaraş, Pozantı Antakya İslâhiye Eskişehir ve Sivas çevresinde bulunur. Günümüz verilerine göre, Dünya krom üretimine Türkiye 4. sıradadır. Yurtdışına satılan önemli bir madenimizdir
Toryum Varlığımız: Bu maden, roket ve uçakların imalinde, seramik ve elektrik aletleri yapımında, aydınlatmada kullanılmaktadır. Çok önemli kullanıldığı alan ise nükleer enerji sanayidir. Nötron absorbsiyonu ile (uranyum-223'e) dönüştürülerek nükleer enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır.
Dünya toryum rezervinin büyük (1/2) bir bölümüne sahip olmamıza rağmen, uzun yıllardan beri bir türlü nükleer santraller inşa edemedik. Çünkü birileri, "nükleer santralleri içine sindirememektedir." Dışarıdan pahalı enerji ithali, sanayiye en pahalı enerji satmayı, halkın fakirleşmesini içlerine çok güzel sindirmektedirler. Enerji açığının kapatılması için acilen bu santrallerin de devreye girmesi, millî bir borçtur.
Barit: Türkiye zengin barit yataklarına sahiptir. Baritin % 75 kadarı derin kuyu sondajlarında kullanılır. % 25 kadarı ise tüm baryum tuzlarının üretiminde kullanılır. Türk baritleri % 95–98 kadar baryum sülfat içerdiğinden kimyasal bileşiklerinin üretimi için çok uygundur. Tuzları kaliteli kâğıt dolgusu, boya pigmenti, röntgen çekiminde kontrast maddesi olarak çok yaygın kullanım bulur. Ucuz olarak ihraç ettiğimiz ham barit yerine baryum tuzları satarak gelirimizi en az 10–50 kat artırabiliriz.
Sıcak su kaynakları: Ülkemizin deprem riskini de birlikte getiren jeolojik yapısı, ülkemizi sıcak su potansiyeli olarak zengin yapmaktadır. Doğrudan elektrik enerji üretimine uygun kaynak az olmasına rağmen, ısıtma ve kaplıca amaçlı kullanılacak kaynaklar ülkemizin her bölgesinde yaygındır. Bu potansiyel de bir maden potansiyeli olarak görülebilir. Turizm ve ekonomik ısıtma yanında karbon dioksit, helyum gibi gazların üretimi, soda ve maden suyu temini her ülkenin sahip olmadığı bir zenginliktir. Hatta tatlı su kaynaklarımızın bolluğu da bir tür yeraltı zenginliğidir.

Boksit: Alüminyum cevheri olup Türkiye de en çok kullanılan yeraltı kaynaklarından biridir. Motorlu araçlar yapımında, elektronik ve kimya sanayisinde ayrıca mutfak eşyası Yapımında kullanılır. Hafif olduğu için uçak yapımında da kullanılır. Türkiye de boksit üretimi yenidir. Türkiye boksit üretimi giderek artmaktadır. Türkiye boksitten elde edilen alüminyumun hem ihracatını hem de ithalatını yapmaktadır.
Enerji Kaynakları
Taşkömürü: Taş kömürünün bir kısmı %20 konutlarda, iş yerlerinde ve eski yapım trenlerde doğruda yakıt olarak kullanılır. Diğer bir kısmı da %80 demir-çelik sanayisinde kullanılan kok kömürü elde etmek amacıyla kullanılır. Türkiye’nin en zengin taş kömür havzası Batı Karadeniz bölümündedir. Türkiye taş kömürü rezervleri ve üretimi bakımında zengin değildir. Çünkü kömür yatakları çok yerde işletmeye elverişli değildir. Yılda 4–5 milyon tonluk üretimi ülke ihtiyacını karşılamaktan uzaktır.
Hava kirliliğini önlemek amacıyla, büyük kentlerdeki meskenleri ısıtılmasında kullanılmak üzere her yıl, başta Güney Amerika olmak üzere ve önemli miktarda kükürt dioksit oranı düşük taş kömürü ithal edilmektedir.
Linyit: Türkiye’de yaklaşık 8 milyar ton linyit rezervi bulunmaktadır. Avrupa ülkeleri arasında (Eski SSCB hariç) beşinci sıradadır. 1998 yılında 62.940.647 ton kamu kesimi tarafından 3.527.955 ton özeli kesim olmak üzere 66.498.603 ton üretim yapılmıştır. Bunun önemli bir bölümü elektrik üretiminde kullanılmıştır.
Ülkemizde, düşük değerli, yani nem ve kül içeriği yüksek ısıl değeri düşük linyitlerden, yüksek değerli linyitlere kadar çok çeşitli linyit kömürü bulunmaktadır. Ortalama nem içeriği % 41,8 dolaylarındadır
Türkiye’de rezervi en zengin olan enerji kaynağıdır. Hemen her bölgemizde az çok linyit yatakları bulunmaktadır. Çoğunlukla yakacak olarak ve termik santrallerde değerlendirilir. En büyük linyit havzası Afşin-Elbistan’dadır. Yıllık net üretim 40 milyon tonu bulmaktadır. Üretim ve tüketim aynı hızla artmaktadır. İçbatı Anadolu da Değirmisaz, Tunçbilek, tavşanlı (Kütahya) asıl ege bölümünde Seyitömer, soma, torbalı(Manisa), yatağan, dolu Anadolu da; kükürtlü, Oltu, baklaya, Elbistan, Afşin, orta karatenizde Amasya, havza ve çeltekten çıkarılmaktadır
Doğal Gaz: Yeraltında, genellikle petrolle beraber bulunan gaz karışımıdır. Çoğunlukla yakıt olarak kullanılır. Borularla gaz şeklinde, gemilerle de sıvılaştırılmış olarak uzak mesafelere taşınabilmesi tüketimini kolaylaştırmakla ve yaygınlaştırmaktadır.
Ankara'nın hava kirliliğinin azaltılmasında meskenlerin doğal gazla ısıtılmasında büyük etkisi vardır.
En önemli doğal gaz yatakları Trakya’da (Hamitabat’ta) bulunmaktadır. Türkiye her yıl giderek artan miktarda doğal gaz ithal etmektedir. Rusya federasyonu’ndan alına gaz boru hatlarıyla Ankara ve İstanbul başta olmak üzere kentlerimizdeki meskenlerde ve sanayi tesislerinde tüketilmektedir. İran’la da doğal gaz bağlantısı yapmış durumdadır. Ayrıca Türkmenistan doğal gazının da Türkiye’ye getirilmesi için projeler yapılmaktadır.
Jeotermal Enerji: Yer kabuğunun zayıf noktalarından çıkan bu sıcak sulardan ve su buharından elde edilen enerjiye jeotermal enerji denir. Volkanik arazilere sahip olan Türkiye, jeotermal enerji bakımından büyük bir potansiyele sahiptir. Sarayköy (Denizli), Germencik (Aydın), Seferihisar, Balçova (İzmir), Afyon, Kütahya, Sivas çevresinde üretilmektedir. Türkiye de ilk olarak jeotermal enerji santrali Sarayköy’de sonra Germencikte açılmıştır.

Jeotermal enerji kullanıldığı zaman çevre kirliliği oluşturmayan bir enerjidir. Elektrik üretiminde, meskenlerin ve seraların ısıtılmasında kullanılır. Bu enerjinin kullanımı Türkiye de giderek yaygınlaşmıştır. Sıcak su kaynaklarının bir kısmından çeşitli hastalıkların tedavisi amacıyla yararlanılmaktadır. Bu yönüyle Türkiye, 600’den fazla kaynakla Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada gelmektedir ısıtma amaçlı kullanımda 35 C su sıcaklığı kabul edilmiştir.
Hidroelektrik (Su gücü): Tükenmez, temiz ve ucuz bir enerji kaynağıdır. Hidroelektrik potansiyeli fazla olan bir ülkedir. Ancak Türkiye bu büyük potansiylin1/3’ünden yaralanabilmektedir Türkiye su gücü bakımından yaklaşık 400 milyar kwh'lık bir potansiyele sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi akarsularının yatak eğimleri fazla olduğundan, hidroelektrik potansiyeli en yüksek olan bölgemizdir. Türkiye elektrik üretiminin % 45'lik bölümü hidroelektrik santrallerden karşılanmaktadır. GAP tamamlandıktan sonra elektrik santrallerin üretiminde su gücünün payı artış gösterecektir. Ülkemizdeki elektrik santralleri 30’u aşmıştır. Başta, Karakaya, Keban olmak üzere hidrolik santrallerden elde edilen enerji 2000 yılımda 40 milyar kilowat/saati aşmıştır.
Güneş Enerjisi: Artan nüfus gelişen sanayi sonucu enerjiye olan ihtiyaç artmakta olduğu ülkemizde, ucuzluğu ve çevre dostu olması özellikleriyle gün geçtikçe önem kazana bir enerjidir. Güneş, dünyanın tek enerji kaynağı ve tükenmeyen bir enerji yaymaktadır. Türkiye de konumu itibarıyla şanslı ülkelerden biri. Ülke yüzölçümünün %63’ünde yılda 10 ay süreyle %17 sinde ise bütün yıl boyu güneş enerjisinden faydalanma imkânı vardır. Ancak tüketilen toplam enerji dikkate alındığı zaman, güneş enerjisi oranı çok düşük kalmaktadır. Ülkemizin enerji açığının kapatılması ve enerjiye dönen dövizin azaltılması için bu tükenmeyen, ucuz ve temiz enerjinin daha yaygın olarak kullanılması gerekmektedir.
Rüzgâr Enerjisi: ucu, temiz ve tükenmeyen, ancak aynı zamanda sürekli olmayan bir enerji kaynağıdır büyük rüzgâr kuşakları üzerinde bulunan ülkeler çok şanslıdır. Türkiye'deki rüzgâr enerjisi potansiyeli belirlemesi için Elektrik İşleri Etüt İdaresi ve Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü tarafından çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar sonucu ege, Marmara, Doğu Akdeniz kıyıları ile güneydoğu Anadolu da rüzgâr enerjisi potansiyelinin fazla olduğu ortay çıkmış ve ilk rüzgâr enerjisi santrali çeşmede 1998 kurulmuştur.
Türkiye”de üretim ve tüketim değerleri arasında çok büyük açıkların olduğu görülmektedir. Bu açıklar taşkömüründe 9 milyon ton, linyitte 1 milyon ton, doğal gazda 13 milyon tondur. En çok tüketilen ham petrolde ise yıllık açığımız 30 milyon tonu bulmaktadır. Toplam enerji açığımız ise yılda 54 milyon ton petrole eş miktardadır. Peki, başta hidroelektrik enerji kapasitemiz olmak üzere öz kaynaklarımızla bu açığın kapatılıp kapatılamayacağıdır. Yapılan hesaplamalara göre, doğal kaynaklarımızın (güneş enerjisi, hidrolik enerji, jeotermal enerji, rüzgâr enerjisi) tamamının devreye sokulmasıyla bunun mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Hele nüfusu ve sanayisi hızla büyüyen Türkiye’nin yakın gelecekteki ihtiyacını karşılaması hiçbir şekilde mümkün görülmemektedir. Bu açıklamalardan Türkiye ekonomisinin en büyük çıkmazının enerji darboğazı ve enerji çıkmazı olduğu açıkça görülmektedir.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:42   #16 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 16
EKONOMİK SİSTEMLER


Dünyada iktisadi örgütlenme değişik biçimlerde olmaktadır. Yöntem farklılıklarına rağmen, amacın tek olduğunu söylemek mümkündür. Ortak amaç “insan oğlunun sonsuz ihtiyaç ve taleplerini sınırlı olanaklarla karşılamak” tır. Amaçlara ulaşabilmek için başvurulan araçlar ise zaman ve mekan içinde değişmişlerdir. Ekonomik sistemlerin bir ucunda bireyci görüş vardır. Bu görüş savunucularına göre, toplumu meydana getiren herkes tutarlıdır, kişisel yararlar üstüne kurulu sistemde en verimli kesimler bulunup çıkarılacak, bu da toplumun bir bütün olarak kalkınmasını sağlayacaktır.
‘Kapitalizm’ adı verilen sistemin bugünkü örneği Amerika Birleşik Devletleridir’ dir. Yelpazenin öteki ucunda toplum çıkarlarının kişisel çıkarlar üstünde tutulduğu sistem vardır. Orada ekonomik yaşamın örgütlenmesi, planlanması ve yürütülmesi toplumun elindedir. Birey, geçimini toplumsal bir kurumda çalışarak sağlar. Söz konusu sistemin en son aşamasında birey toplumsal, ürüne yetenekleri oranında katılacak ve bunun karşılığında toplumsal ürünlerden ihtiyaçları oranında payını alacaktır. Bu aşamaya gelindiği zaman ‘komünizme’ de varılmış olmaktadır. Henüz bu son aşamaya varamamış olmakla birlikte bu ekonomik sistemin uygulamadaki önderi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’dir. Ekonomik sistemleri biçimlendiren toplum için güçler şöyle sıralanabilir: toplumu meydana getiren kişilerin istek ve davranışlarına biçim veren tarihsel ve kültürel geçmiş, doğal kaynaklar ve iklim, halk çoğunluğunun benimsediği ve savunduğu felsefi görüşler geçmiş dönemlerde belirli hedeflere ulaşmak için halkın başvurduğu araçlar önceden karşılaşılmış ekonomik sorunlara getirilen çözüm yolları başarı ya da başarısızlık oranlarıdır.

SOSYALİZM

Sosyalizm gerek ekonomik bir doktrin olarak gerek bir ideoloji olarak tanımlanması son derece güç bir kavramdır. Zira çağlar boyunca çok farklı kural ve uygulamalar sosyalizm olarak isimlendirildiği gibi günümüzdeki birbirinden çok farklı uygulamalar da aynı biçimde isimlendirilmekte, ya da en azından sosyalizm oldukları iddiasını taşımaktadırlar. “toplumculuk”, “sosyal-demokratlık”, “demokratik solculuk”, “komünistlik”, “sosyalistlik” vb... bir dizi kavramın ifade etmek istedikleri şeyin ne olduğu ancak uygulamanın gözlenmesiyle anlaşılabilmektedir. Üretim araçlarının ( ya da en azından temel endüstrinin önemli bir bölümünün) devlet tekelinde (ya da en azından denetiminde) bulunduğu ve söz konusu bu devletin çalışan kitleler tarafından denetlendiği ülkelerdeki ekonomik sisteme sosyalizm denilebilir. Ancak yukarıdaki tanımlamamızda da eksiklikler ve tartışma götürebilecek birçok noktalar vardır. Örneğin: Devlet üretimi denetlediği gibi tüketimi de denetleyebilecek midir? Hangi temel endüstri alanları devlet elinde yada denetiminde olacaktır? Bu ekonomi içinde fiyatlar neye göre ve nasıl belirlenecektir, nasıl karar verilecektir? Çalışan kitlelerin devleti denetlemesi nasıl olacaktır, hangi sınırlar içinde kalınacaktır? Vs.... İşte tüm yukarıdaki hususlarda herkesin anlaşabileceği ortak tanımlara varmak mümkün olmadığı için sosyalizmi doyurucu bir biçimde tanımlamakta mümkün olmamaktadır. Aslında sosyalizm hemen hemen her ülkede farklı uygulandığı için tek bir sosyalizmden söz etmek yerine farklı ‘sosyalizmlerden’ söz etmek daha doğru olur.

Sosyalizm, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir. Bununla birlikte, sosyalizmin fiili anlamı uygulamada zaman içinde değişmiştir. Siyasi bir terim olması nedeniyle, sınıfsız bir toplumun oluşturulması amacıyla, devrim ya da toplumsal evrimle örgütlü bir emekçi sınıf kurulmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Sosyalizm, kökenlerini sanayileşme dönemindeki aydınlanma düşüncesinde dile getirilen siyasal ve sosyal eşitlik isteğinden almıştır. Giderek artan bir şekilde modern demokrasilerde de sosyal reformlar üzerine yoğunlaşılmaya başlanmıştır. Sosyalizm ve sosyalist terimi, bir dizi ideolojiye, bir ekonomik sisteme, varolmuş yahut varolan bir devlete işaret edebilir. Marksist teoride sosyalizm, kapitalizmin yerini alacak ve daha sonra sosyalist yapı kendiliğinden söneceğinden komünizme dönüşecek bir topluma işaret eder. Marksizm ve komünizm sosyalizmin dallarıdır. Sosyalizm kelimesi hızlı bir biçimde yayıldı ve değişik zamanlarda ve yerlerde değişik şekillerde kullanıldı. Farklı kişiler ve gruplar kendilerini sosyalist ve sosyalist karşıtı olarak tanımladılar. Sosyalist gruplar arasında büyük farklılıklar olmakla birlikte, neredeyse hepsi, toplumun seçkin bir azınlığına hizmet etmektense halk çoğunluğuna hizmet eden bir iktisat bilimiyle birlikte, dayanışma prensiplerine göre çalışan, eşitlikçi toplumu savunarak, sanayi ve tarım işçileriyle birlikte mücadele eden, 19. ve 20. yüzyıla dayanan bir ortak tarihle bağlandıklarını kabul edeceklerdir.

KAPİTALİZM

Sermaye ve kapitalizm kavramları zaman zaman eşanlamda dolayısıyla yanlış kullanılır. Sermaye insanların ihtiyaçlarını tek basına ve dolaysız olarak karşılamaz. Tüketiciler tarafından kullanılan malların üretimine yardımcı olur. Sermaye, insan veya doğa yapısı olabilir. Makineler, aletler, sanayi araçları, fabrika binaları, madenler, ekilebilir topraklar, ham ve yarı mamul mallar ‘sermaye’ kavramının sadece birkaç örneğidir. Kısacası sermaye, üretim sürecinde kullanılan araçların tümüne verilen addır. Kapitalizm ise bu üretim araçları üzerinde bir mülkiyet, bir işletme biçimidir. Kapitalizmi şu şekilde de tanımlayabiliriz: İnsan veya doğa yapısı sermayenin özel ellerde (özel mülkiyet altında) bulunduğu ve kişisel kazanç için kullanıldığı bir ekonomik örgütlenme biçimidir. Kapitalizm üretim araçlarının özel mülkiyetin elinde olduğu ve kâr amaçlı kullanıldığı, malların üretim, dağıtım ve fiyatının arz talep mekanizmasıyla serbest piyasada özgürce belirlendiği bir ekonomik sistemdir. Kapitalizm insanların mal, mülk, sermaye edinebildiği düzendir.
İnsan ve sermayenin bireysel ya da ortaklaşa özel mülkiyet altında bulunduğu bir ekonomik örgütlenme biçimidir. Kapitalizmin temel kuramı rekabet ve kâr maksimizasyonudur.
Kapitalizmin görüşleri şunlardır:

1) Özel Mülkiyet:
‘Özel Mülkiyet’, kapitalist ekonomilerin en önemli temel kurumlarındandır. Özel mülkiyet kavramının anlamı kısaca şudur: Mal sahibine, sahibi olduğu mallar üzerinde tam bir denetleme ve kullanma yetkisi ve hakkı verilmesi, tanınan bu hakkın da toplum tarafından korunması. Daha kesin çizgilerle diyebiliriz ki, özel mülkiyet, değer taşıyan nesneleri alma, saklama, kullanma ve elden çıkarma hakkıdır. Ayrıca mal sahibine, malını bizzat kullanma hakkının yanı sıra, o malı başkalarının kullanabilmesi için gerekli şartları koyma yetkisi de verilmektedir.
Özel mülkiyet ortadan kalktığı zaman-ki böyle bir durumda ekonomik kararların kaynağı özel mülkiyet- dışı bir kurum olacaktır. Kapitalist düzen de varlığını yitirecektir.

2) Veraset:
Genellikle özel mülkiyetin bir kesiti olarak görülen veraset,hiç değilse kurumsal açıdan bakıldığı zaman ayrı bir incelemeyi gerektirmektedir. “Mal tevarüsü” ya da miras yoluyla mal edinmek olarak da adlandırılabilecek bu kurumda iki ayrı hak dizisi görüyoruz: Bunlardan birincisi vasiyet etme hakkı, ikincisi de miras hakkıdır. Veraset kurumu kapitalizmin önemli temel taşlarından biridir. Zira gayet kesin bir şekilde zenginlik (sermaye) birikimini teşvik etmektedir. Fakat veraset hiçbir şekilde doğal bir kurum değildir.veraset insanın mutlak yada doğal hakları ararsında görülmez. Özel mülkiyet gibi veraset hakkı da toplum tarafından değişik biçim yada kalıplara sokulabilir. Hatta toplum tarafından insanlara tanınan haklar arasında da çıkabilir. Bu kurumlar insan yapısıdır.Nasıl kapitalist sistem doğal yada mutlak bir sistem değilse kapitalizmi meydana getiren bu kurumlarda aynı şekilde mutlak yada doğal değildir. Sadece sistemin (kapitalizm) doğasındandır. Bir başka değişle kapitalist düzen sürdükçe özel mülkiyet veraset kurumları da devam edecektir.

3) Özel Teşebbüs (girişim) Özgürlüğü:
Teşebbüs özgürlüğü kapitalist ekonomiler için büyük önem taşır.Müteşebbisin görevi belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arz edilmesi gerekli nitelik ve nicelikteki üretim araçlarının bir araya getirilmesi ve eşgüdüm içindeki çalışmalarının sağlanmasıdır.Müteşebbis üretim araçlarının kiralanması alınması ve üretimde kullanılması da bir fayda görmediği sürece o araçlar belirli alanlarda kullanmak özgürlüğünü tanımak gerekir. Üretim süreci bu şekilde yürütülmediği taktirde kapitalist bir düzen altında başka türlüde üretilemez. “Özel teşebbüs özgürlüğü” kapitalist ekonomilere özgü bir kurumdur.

4) Rekabet:
Rekabetin sayısız biçim ve görünümleri de kapitalist ekonomik düzenlere de damgasını vurmuştur.Rekabet kurumunun ilk ve en önemli görevi kapitalizmin en önemli unsurlarından biri olan değer biçme süreci ile ilgilidir. Kapitalist ekonomilerde rekabet yada serbest pazarlar yada rekabet yoluyla fiyat belirlenmesi mekanizmasının da aksamadan düzgün bir şekilde işlemesi gerekir.Kapitalist ekonomilerde rekabetin en önemli görevlerinden biride mal üretiminde yüksek verimlilik sağlamak ve kurumların yokluğunda hiçbir ekonomik örgütlenme biçiminin uzun ömürlü olması beklenemez.

5) Kar Amacı:
Kar güdüsünün kapitalist ekonomilerdeki yerini ve görevini değişik şekillerde anlatmak mümkündür.Bir açıdan bakarsak diyebiliriz ki kar güdüsü kapitalist ekonomilerin merkezi denetim organıdır.Kar güdüsünün müteşebbisi üretim araçlarını en verimli üretim süreçlerinde kullanmak üzere harekete geçmesi beklenir. Bu kar güdüsü müteşebbisi üretim araçlarını daha az önemli olan yerlerden daha önemli olanlarına aktarması için uyanık tutar.
Kapitalist ekonomide hedef yüksek verimlilik ve bu verimlilik düzeyini korumak ve geliştirmektir.Ayrıca kapitalizm sıklıkla serbest piyasa ekonomisi ve ekonomik liberalizm kavramlarıyla tanımlanır ve birbiri yerine kullanılır. Ünlü akademisyen Francis Fukuyama SSCB'nin dağılması ile tarihin sonunu (kapitalizmin zaferini) ilan etmiştir.

LİBERALİZM

İnsanların diledikleri gibi hareket etmeleri ve ekonomik alanda tam bir serbestliğe sahip olmaları gereğine olan inancı açıklar. Kapitalizmi savunan düşünürlere göre bir toplumda yaşayan herkes dilediği işi yapmakta dilediği yere gitmekte serbest olmalıdır. Bu serbesti onların daha hür daha mutlu olması sağlayacaktır, hem de daha yüksek bir refah düzeyine ulaşmalarını. Hür ve bağımsız olan insan kendi istediği ve seçtiği işi yaparken daha verimli olacaktır. Bu inanç daha sonraları çok ün yapmış olan ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ sözcüğü ile kapitalist düşüncenin önemli ilkelerinden birini açıklayan yaygın bir slogan haline gelmiştir.
Bugün kapitalist düşünceyi en iyi savunanlar dahi liberalizme olan inançlarını kısmen yitirmişlerdir. Bu sonuç, pratik olarak hemen her ülkede ekonomik hayata devlet müdahalesinin giderek artmış olmasından doğmuştur. Yoksa, düşünce sisteminde ya da felsefesinde önemli bir değişiklik olmasından dolayı değil.

KOMÜNİZM

Oxford sözlüğünde komünizm şu şekilde tanımlanmıştır: “1 Marx’tan hareketle geliştirilmiş, sınıf savaşını savunan ve ortak mülkiyetin olduğu, her bireyin kendi yeteneklerine ve ihtiyaçlarına göre çalışarak ücretlendirildiği bir toplumu hedefleyen politik teori ya da SSCB veya başka yerlerde kurulmuş bir komünist toplum biçimi.”
1840’larda komünizm terimi devrimciler tarafından kendilerini, sosyalizm terimini farklı reformist kuramların karışık bir toplamını kapsayacak şekilde uyarlamış olan J.S.Mill gibi reformistlerden ayırmak için kullanılmaya başlandı. 1870lere gelindiğinde bu terimler aynı amaç için farklı araçları benimseyen iki ayrı kuram olmaktan çıkıp, farklı amaçları hedefler hale geldi. Oxford İngilizce Sözlüğü kaynaklarında şu nota yer veriyor: “Forster Günlüğü 11 Mayıs, Komünizm ve sosyalizm arasındaki derin farkın sosyalizmin ücretlendirilmenin harcanan emeğe göre olması gerektiğini söylerken, komünizmin buna inanmaması olduğunu öğrendim.”
19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşan sosyalizme karşıt olan bu anlamdır. Elbette bir isme illa sahip çıkmak o kadar da önemli değil, zira birçok kişi komünizmin Marx ve SSCB ile ilgili bir şey olarak biliyor.
Toplum, ayrıcalıklı olanlarla sömürülenler şeklinde bölünmüş olduğundan beri direniş vardır ve bu direniş, özgürlüklerine giden yolun arayışı içinde olan ezilenlerin dilinde sesini ve ifadesini bulmuştur. Ancak, komünizm, kapitalist toplumun ortaya çıkışının ve bunun getirdiği yeni ezme koşullarının ve özgürlük olasılıklarının bir sonucudur. Kapitalizmin gelişimi, kapitalizm öncesinin tarım temelli toplumunda iktidardan dışlanan yeni bir sınıfın iktidar mücadelesine dayanıyordu ve mücadeleyi ifade etmek ve yönetmek için kullandıkları araç da politik ekonomiydi. Komünizm bunun sonrasında, yeni bir sınıfın, proletarya veya işçi sınıfının, kendi sesini aradığı, rakibinin yani burjuvazinin sesine göğüs germeye kalkıştığı ve burjuvaziyle mücadeleye tutuşmaya başladığı dönemdir.

FAŞİZM

Faşizm aşırı Irkçılığın ya da milliyetçiliğin temel alındığı bir görüşdür. Bir ırkın başka bir ırktan üstün olduğunu veya bir milletin başka bir milletten üstün olduğunu konu alır. Tarihte Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası ve Mihver devletleri faşizmi ilke edinmiş ve uygulamışlardır. Bununla birlikte tarihte başka birçok ülkede milli faşist veya faşizan rejimler ortaya çıkmıştır. Faşizm sadece ırkçılığı değil, aynı zamanda aşırı milliyetçi ya da radikal dinci ideolojileri tanımlamak için de kullanılır. Faşizmin aynı zamanda milliyet ve ulus anlayışı da çok katıdır ve serttir. Diktatör yönetimine benzer. Totaliterdir. Askeridir. Faşizm çoğu insanı cezbetmiştir ve cezbetmeye devam etmektedir. Faşizm sık sık ırkçı, milli veya radikal dinci halk ayaklanmaları olarak da boy gösterir. Halen faşist görüşü olan insanlar hemen her ülkede vardır ve zaman zaman etkinliklerini attırırlar. Taraftarları, kendi saflarına katılmayanları yaygın olarak aşağı ya da hain olarak tanımlarlar...
En ünlü faşistler arasında İntikam.us, Adolf Hitler ve Benito Mussolini vardır.

EMPERYALİZM

Çeşitli kaynaklar emperyalizmi değişik biçimlerde tanımlamaktadır. Bir ulus veya devletin gücünü ve etkisini başka uluslar, bölgeler veya halklar üzerine genişletmesi. Bir ulusun kontrolünü diğer halklar üzerinde genişletmesini sağlayan politika ve uygulamalar. Bir devletin kendi sınırları ötesindeki halklar üzerinde, rızaları olmaksızın, kontrol kurma politikası şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımlamaların esas olarak genişleme ve kontrol kavramlarına odaklandıkları görülmektedir. Emperyalizmin esnek ve oldukça geniş şekilde kavramsallaştırılması tarihsel değişimin özgün evrelerinin göz ardı edilmesine yol açabilir çünkü bu tanımlar Roma imparatorluğu gibi köleci imparatorluklar için geçerli olduğu kadar günümüz uluslararası ilişkilerini de kapsamaktadır.


KARMA EKONOMİ

Karma ekonomi iki evrensel ekonomik sistem olan “Kapitalizm” ve “Sosyalizm” arasında yer alan fakat özü itibariyle kapitalist sistemin özelliklerini taşıyan bir ekonomik düzendir.Karma ekonomi düzeninin çağdaş kapitalizmin uygulamada varlığı yeni bir aşama değil tamamen bağımsız üçüncü bir sistem olduğunu savunan görüşlerde vardır.
Karma ekonomi düzenini benimseyenlere göre kapitalist düzen libarelizme dayanmaktadır.Bu toplumsal görüşte kişinin hakları ve çıkarları ihmal edilmektedir. Kapitalizmin karşısında yer alan “Sosyalizm” de ise toplumun çıkarları her türlü kişisel çıkarın üstünde tutulmaktadır. Oysa “karma ekonomi” düzeninde anılan iki sistemin taşıdığı temel çelişkiler çözülmüş yani kamu yararına kişisel çıkar bağdaştırılmıştır.Ancak kişisel çatışması halinde toplumun çıkarları öncelik kazanmakta ve kişisel bazı temel hakları kısıtlanmaktadır.
Bir yandan yönlendirilmiş piyasa sistemi yoluyla, piyasa ekonomisine devlet müdahalesinin dahil edilmesi, diğer yandan merkezi yönetimle
ekonomilerin reforme edilerek, belli piyasa unsurlarını kullanmaları karma ekonomi kavramına güncellik kazandırmıştır. Bir çok az gelişmiş ülke hatta Fransa gibi bazı gelişmiş ülkeler,piyasa sistemi yanında, makro planlar yaparak ekonomilerini yönlendirirler. Bu şekilde ortaya çıkan ekonomiler, karma ekonomiler olarak adlandırılır. Böylece, karma ekonomi kavramının kullanılmasında plan ve piyasanın birlikte varlığı ölçüt olarak alınmış olur.
Ülkemizde karma ekonomi sistemini benimsemiş ülkelerden biridir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ekonomik politikada bazı değişiklikler olmuş ise de hiçbir dönemde karma ekonomiden ayrılma olmamış sadece bazen devletçiliğe, bazen de liberalizme ağırlık verilmiştir.

YÖNLENDİRİLMİŞ PİYASA EKONOMİSİ
Piyasa sisteminde, ekonominin arz ve talep cephelerinde farklı piyasa tipleri oluşur. Tam rekabet, oligopol, monopol v.b. gibi. Bu farklılaşmaya koşut olarak ekonomik düzende de değişimler ortaya çıkar. Her ülkenin kendi sosyoekonomik gelişmesine bağlı olarak oluşan bu farklılaşma, o ülkenin ekonomik düzenini ve ekonomik düzen politikasını etkiler. Piyasaya dayalı koordinasyonun gerçekleştirildiği ülkelerde yaşanan sosyoekonomik gelişme süreci, temel öncelik ilkesinde yeni bir anlayış yaratmıştır. Sosyallik ve bireysellik ilkeleri yeni bir anlayış içinde ele alınarak, devlet ve ekonominin bütünleşmesi sonucunda oluşan sosyal devletin piyasalara belli sınırlar içinde, belli ilke ve yöntemlere göre müdahalesine yer vermiştir. Devletin ekonomik süreci yönlendirmesi ilke olarak benimsendiği için, günümüz piyasa ekonomileri yönlendirilmiş piyasa ekonomileri olarak adlandırılır

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:42   #17 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 17
EKONOMİK KRİZ KAVRAMI

Ekonomik kriz, ekonomide aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan olayların makro açıdan ülke ekonomisini, mikro açıdan ise firmaları ciddi anlamda sarsacak sonuçlar ortaya çıkarmasıdır.

Ekonomik krizler çok değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Üretimde hızlı bir daralma, fiyatlarda ani düşme, iflaslar, işsizlik oranında ani artış, ücretlerde gerileme, borsada çöküş, banka krizleri vs. ekonomik krizlerin başlıca örnekleridir.

Hemen belirtelim ki, iktisatçıların ekonomik krizlerin nedenlerine, etkilerine ve çözüm yollarına bakış açıları oldukça farklıdır. Klasik iktisat okuluna mensup liberal iktisatçılar genel olarak ekonominin dengede olduğunu, zaman zaman ortaya çıkan krizlerin ise geçici olduğunu ve ekonominin tabii akışı içerisinde bu krizlerin kendi kendine ortadan kalkacağını savunmaktadırlar. Klasik iktisatçılardan Jean Babtiste Say’in Mahreçler Kanunu olarak
bilinen “her arz kendi talebini yaratır” ilkesi, esasen ekonomide bir arz krizinin sözkonusu olmayacağını, ya da bunun geçici olacağını ifade etmektedir. Klasik liberalizmin temel ilkelerine bağlılığını sürdüren çağdaş liberal iktisat okullarına mensup iktisatçılar da genel olarak konjonktür hareketlerinin genel seyri içerisinde ortaya çıkan krizlere karşı devlet müdahalesinin gereksiz, hatta olumsuz sonuçlar doğuracağı düşüncesini paylaşmaktadırlar.


TÜRKİYE’DE KRİZİN GELİŞİMİ VE SEBEPLERİ

Türkiye’de mali sistemdeki sağlıksız yapının varlığı yaşanan krizlerin başlıca nedenleri arasındadır

Türkiye, 1990’lı yılların başından itibaren muhtelif ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Yaşanan bu krizlerin başlıca nedenleri; sürdürülemez bir iç borç dinamiğinin oluşması ve başta kamu bankaları olmak üzere mali sistemdeki sağlıksız yapının ve diğer yapısal sorunların kalıcı bir çözüme kavuşturulamamış olmasıdır.

Bunlara ilaveten, küreselleşme; ekonomide belirgin bir kriz olmadığında da salgın krizler aracılığı ile Türkiye’de istikrarsızlık yaratmış, Asya ve Rusya krizleri gibi dışsal etkenler ekonominin dayanıklılığını azaltarak durgunluğa veya daralmaya neden olmuştur.

Türkiye’de en kapsamlı ekonomik istikrar programının 2000 yılı başında uygulanmasına karar verilmiştir

Türkiye’de birçok istikrar programı uygulanmış olmasına rağmen, enflasyonu düşürmek ve ekonomide büyüme ortamını yeniden sağlamak amacıyla en kapsamlı ekonomik istikrar programının 2000 yılı başında uygulanmasına karar verilmiştir.


Bu kararda, 1999 yılının ikinci yarısında yaşanan deprem felaketi ve depremin ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartları daha da ağırlaştırması, AGİT zirvesinin hemen ardından Avrupa Birliği’nin Helsinki’de yaptığı zirvede, Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için adaylığının resmen açıklanması gibi olaylar sonucunda uluslar arası kamuoyunun Türkiye’de kapsamlı bir istikrar programının uygulanması konusunda yoğun baskısının oluşması önemli rol oynamıştır.

Bu gelişmeler sonucunda IMF’nin de destekleyeceği bir istikrar programının hem Türkiye’nin dünyadaki güvenilirliğini sağlayacağı hem de istikrarın gerçekleştirilmesini çabuklaştıracağı düşünülmüştür.

Sıkı maliye politikasının uygulanması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesi IMF’nin desteklediği program kapsamında yer almıştır
IMF’nin desteklediği program kapsamında sıkı maliye politikası uygulanması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesinin yanı sıra, enflasyon beklentilerini düşürmek için döviz kurları önceden açıklanmış ve para politikası likidite genişlemesini yabancı kaynak girişine bağlayan bir çerçeveye oturtulmuştur.

Programın uygulanmasında kamu açıklarını daraltma ve yapısal reformlar alanında önemli adımlar atılmıştır.


Bu kapsamda yeni bir Bankalar Kanunu hazırlanmış, sosyal güvenlik sistemi yeniden düzenlenmiş, mali durumu bozulan bankalara devlet tarafından el konulması kararlaştırılmış, bankaların gözetim ve denetiminden sorumlu bağımsız bir kurum oluşturulmuş, bankacılık sektörünün yapısını güçlendirmek amacıyla sistemdeki mali bünyesi zayıf bankalardevlet kontrolüne alınmıştır.

2000 yılının ikinci yarısına kadar uygulamaya konulan istikrar programı başarılı bir şekilde yürütülmüştür.
Fakat, enflasyonun programda öngörüldüğü hızla düşmemesi sonucunda Türk Lirasının beklenenin üzerinde reel değer kazanması, iç talepte görülen hızlı canlanma, ham petrol, doğal gaz gibi enerji fiyatlarındaki artış ve Euro/$ paritesindeki gelişmeler sonucunda 2000 yılında cari işlemler açığı öngörülen düzeyin önemli ölçüde üzerine çıkmıştır. Bu gelişme iç ve dış piyasalarda mevcut kur sisteminin sürdürülebilirliği ve cari işlemler açığının
finansmanı konusundaki endişeleri artırmıştır.

Arjantin’deki krizin etkisiyle uluslararası sermayenin gelişen piyasalara daha ihtiyatla yaklaşması, 2000 yılının ikinci yarısında Türkiye’ye dış kaynak girişinin azalmasına yol açmıştır.


Özelleştirmenin simgesi haline gelen Türk Telekom’un satışında sorunların yaşanması, Türk Hava Yolları’nın satışının gecikmesi, kamu bankalarına ilişkin düzenlemelerde yaşanan sorunlar, programın uygulanmasında gösterilen kararlılığın azalması, Arjantin ekonomisindeki gelişmelerin de etkisiyle uluslararası sermayenin gelişen piyasalara
daha ihtiyatla yaklaşması, 2000 yılının ikinci yarısında Türkiye’ye dış kaynak girişinin azalmasına yol açmıştır.

Likidite sıkışıklığı ile beraber faizler daha da artmıştır
Yıl sonuna doğru yaklaşırken bankalar dövizdeki açık pozisyonlarını azaltma yoluna gitmişlerdir.
Bankaların yaratmış olduğu döviz talebi Türk Lirası talebini artırmış ve sonuçta faizler üzerinde yukarı doğru bir baskı oluşmuştur. Para programının bir parçası olan net iç varlıklar hedefini aşmamaya çalışan Merkez Bankası faizlerdeki yükselişe fazla müdahale edememiş, Hazine bonosuna yüksek oranda yatırım yapmış olan bankaların bankalar arası para piyasasında borç bulmaları zorlaşmış, piyasada likidite darlığı baş göstermiştir.

Bunun üzerine, Hazine bonosuna yatırım yapmış olan yabancı yatırımcılar, ileride bu bonoları satamayacaklarını düşünerek piyasadan çıkmaya başlamışlardır.
Yabancı yatırımcıların ülkeyi terk etme çabaları sonucunda Merkez Bankası 6 milyar dolar civarında döviz satışında bulunmuş ve rezervler azalmıştır.


Merkez Bankası bu aşamada da piyasalardaki gelişmelere yeterli derecede müdahale edememiş, programın öngördüğü gibi, faizlerin yükselmesiyle Merkez Bankası’na döviz satışı gerçekleşmemiş, aksine döviz talebi daha da artmıştır. Sonuçta, Kasım ayı sonunda faizler %1000’lere kadar yükselmiştir.

Ek Rezerv kolaylığı altında IMF’den 7,5 milyar dolar tutarında ek kolaylık sağlanmıştır
Bu gelişmeler sonucunda Türkiye, Stand By düzenlemesine ek olarak IMF ile yeni bir düzenleme içine girmiştir.
Aynı dönemde, Dünya Bankası da Ülke Yardım Stratejisi programı altında üç yıl içinde Türkiye’ye 5 milyar dolar vereceğini açıklamış ve bu olumlu gelişmeler piyasalardaki güvensizliği kısmen azaltmıştır.

Ocak ayı süresince Merkez Bankası’nın ilk belirlenen hedefin de üzerinde piyasaya likidite vermesiyle faizler %100’ün altına düşmüştür.

Ancak, 19 Şubat 2001 tarihinde Hazine ihalesi öncesindeki olumsuz gelişmeler mali piyasaları negatif yönde etkilemiş, yabancı yatırımcılar piyasalardan çıkmaya çalışırken bankalar da olası gelişmelere karşı kendilerini korumak için döviz alımına yönelmişlerdir.
Bir gün önce piyasalara 7,5 milyar dolar satan Merkez Bankası, Türk Lirası likidite vermeyerek döviz talebini kısma yolunu seçmiştir. Faizler yine %1000’lerin üzerine çıkmaya
başlamış, Kasım krizinde olduğu gibi Merkez Bankası’nın net iç varlıklar hedefinden taviz vermemesi krizin derinleşmesine yol açmıştır.


Sonuçta, o güne kadar uygulanan en kapsamlı istikrar programlarından biri yarım kalmış, Türk Lirası yabancı paralar karşısında dalgalanmaya bırakılmış, doların fiyatı 685,000 liradan 1 milyon liranın üzerine çıkmıştır.
Ekonomide dolarizasyon artmış, iç talep hızlı bir şekilde azalmış ve bu durum krizi daha da derinleştirmiştir.

Faaliyet gösteren firmalardaki tasarruf tedbirleri ile beraber işsizlik artmaya başlamıştır
Ticaret hacminin düşmesi firmaların tatile girmesini ya da tamamen kapanmasını gündeme getirmiş, faaliyet gösteren firmalardaki tasarruf tedbirleri ile beraber işsizlik de artmaya başlamıştır. İstatistiklere göre 2000 ile 2001 yılları arasında yaklaşık 650 bin kişi işini kaybetmiş, işsiz sayısı 1 milyon 960 bine yükselmiştir.

Daha sonra “Kontrollü kur, serbest faiz” politikası bırakılarak “Kontrollü faiz, serbest kur” politikasına geçilmiştir. Bu ortamda, Merkez Bankası’nın sınırlı bir şekilde döviz satacağını açıklaması piyasalardaki gerginliğin artmasına neden olmuş ve doların fiyatı 1,3 milyon lira civarına yükselmiştir.



Kasım kriziyle beraber faizlerin artmasıyla bankacılık sektörü ciddi boyutlarda zarar etmiştir. Şubat ayında dalgalı kur sistemine geçilmesi sonucunda dolar fiyatının 1,3 milyon liraya yükselmesi bankacılık sektöründeki dövizdeki açık pozisyonlar nedeniyle bankalarda bir başka zararın oluşmasına neden olmuştur. Yapılan tahminlere göre, Kasım ve Şubat krizlerinin bankacılık sektöründe neden olduğu zarar yaklaşık 25 milyar dolar olmuştur.



Ekonomik Kriz Sonrası
Kurumsal Yeniden Yapılandırma Süreci
Mali kriz yaşayan ülkelerde sanayi, hizmetler ve mali sektörde yer alan kurumlar ciddi zararlar görmüştür. Kaldıraç oranı yüksek firmaların sorunları, aktif fiyatlarında meydana gelen ani düşüşler neticesinde iyice artmış, döviz kurları ve faiz oranlarındaki artışlar, pasiflerde ciddi artışlara ve toplam talebin düşmesine neden olmuştur. Bunun sonucunda bir çok firmanın kredibilitesi azalırken,bir çoğu da ödeme güçlüğüne düşmüştür. Öte yandan, bankalar da durumu hızla kötüleşen firmalar nedeniyle zor duruma düşmüştür.
Nitekim, bankaların krediler için ayırmak zorunda oldukları yüksek karşılıklar, gelirlerinin düşmesine neden olmuş, mali durumu kötüleşen bankalar, böyle bir ortamda daha fazla risk almak istemeyerek varlığını sürdürebilecek durumda olan firmalara bile kredi açmaktan kaçınmıştır.
Mali sektör dışındaki firmalar (bundan böyle firmalar diye anılacaktır) ve mali sektörlerdeki kurumların üzerinde krizin etkilerinin azaltılması ve ekonomide kaybolan güvenin tekrar kazanılması için hem firmaların hem de mali sektördeki kurumların zaman kaybetmeden yeniden yapılandırılmaları büyük önem taşımaktadır.
Bu çalışmada esas olarak kurumsal yeniden yapılandırma süreci ele alınmakta olup, mali sektörün yeniden yapılandırılması bu süreçteki rolü itibariyle incelenmektedir.




Kurumsal yeniden yapılandırma ile;

Varlığını sürdürebilecek durumda olan firmaların yeniden yapılandırılması, buna karşılık varlığını sürdüremeyecek durumda olanların tasfiye edilmesi,
Mali sektörün güçlendirilmesi,
Uzun dönemli ekonomik büyüme için gerekli koşulların sağlanması hedeflenmektedir.

Kurumsal yeniden yapılandırmanın başarılı olabilmesi için devletin makroekonomik politikaları ve yasal altyapıyı çok iyi oluşturması yanında,
bankaların da bu süreçte yer alması ve kredi akışının yeniden başlayabilmesi için yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu süreçte devlete;

Bankalar ve borçlu firmalar ile bankaların kendi aralarında aracılık görevi yapmak,
Taraflara gerekli teşvikleri sunmak,
Bankaları yeniden sermayelendirerek, kurumsal sektöre kredi verilmesi sorununu ortadan kaldırmak,
Aktif yönetim şirketi kurmak,
Yeniden yapılandırma sürecini yönetmek üzere bir koordinatör kurum atamak, gibi görevler düşmektedir. Ancak devletin yeniden yapılandırma sürecinin tamamlanmasını takiben sorumluluklarının azaltılması önem taşımaktadır.


Ekonomik kriz sonrası kurumsal yeniden yapılandırma sürecinde
1. Altyapının Oluşturulması
2. Mali Yeniden Yapılandırma
3. Kurumsal Yeniden Yapılandırma
4. Devletin Sorumluluğunun Azaltılması




Sonuç ve Değerlendirmeler
Mali kriz yaşayan Latin Amerika, İskandinav ve Bazı Doğu Asya ülkelerindeki uygulamalarda da görüleceği üzere, kurumsal yeniden yapılandırmanın başarılı olması birçok faktöre bağlıdır. Yeniden yapılandırma süreci kamu kaynaklarının yeterli olmasını, kurumlarda köklü değişiklik yapılmasını, yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesini, ekonomide istikrarın sağlanmasını, krizin yarattığı sorunların boyutunun belirlenerek kapsamlı bir yeniden yapılandırma stratejisinin uygulamaya geçirilmesini gerektirmektedir. Kurumsal yeniden yapılandırma sürecini, mali yeniden yapılandırma sürecinden ayrı düşünmek imkansızdır.
Kurumların yeniden yapılandırılması ancak, sağlıklı ve etkin işleyen bir mali sistemin varlığıyla mümkündür. Bu bağlamda, ilk olarak mali durumu zayıf ve ödeme güçlüğü içinde olan banka ve kurumların akım ve stok sorunlarının çözümlenmesi gerekmektedir. Bankaların bilançolarındaki sorunlu aktiflerin aktif yönetim şirketi gibi kurumlara aktarılması bankaların stok probleminin çözülmesinde etkin bir yöntem olabilmektedir.
Ancak belirtmek gerekir ki aktif yönetim şirketlerinin kendisi de bazı riskler içermektedir. Devlet de, varlığını sürdürebilir bankaların mali durumunu güçlendirmek için sermaye aktarabilmektedir. Ancak, bu durum özel sektörün özsermaye koyması için motivasyon eksikliği yaratmamalıdır.


Kurumsal yeniden yapılandırma programlarının başarıya ulaşması için, mali sistemin güçlendirilmesinin yanında devletin, krizin ekonomik ve sosyal maliyetinin hafifletilmesinde, piyasada meydana gelen aksaklıkların düzeltilmesinde ve farklı çıkar grupları arasındaki çatışmaların giderilmesinde lider konumda olması gerekmektedir. Ayrıca,
Yeniden yapılandırmayı destekleyen makroekonomik ve yasal çerçevenin oluşturulması,
Kurumsal yönetimin iyileştirilmesi,
Muhasebe ve bilgilendirme standartlarının uluslararası standartlarla uyumlaştırılması,
Krizin ve yeniden yapılandırmanın sosyal maliyetini ortadan kaldıran önlemlerin kısa sürede alınması,
Yeniden yapılandırmanın, kurumsal ve mali sektörü kapsayan şeffaf bir strateji üzerine oluşturulması,
Etkin iflas prosedürlerinin kurulması ve
Yeniden yapılandırma hedeflerine ulaşıldıktan sonra devletin sorumluluğunun azaltılması,
gerekmektedir.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:42   #18 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 18
PETROL

Tanımı: Petrol kendine has hafif bir kokusu olan 0.80 ile 0.95 arasında değişen yoğunluklu, çok koyu renkli ve hidrokarbonlardan oluşan rafine edilmemiş tabii mineral yağ olarak tanımlanır.(ÖNERTÜRK-1983)
Ölçülmesi: Amerikan petrol enstitüsü tarafından saptanan API gravite derecesi kullanılmaktadır.

Endüstriyel Aşamaları

Çok eski çağlardan beri bilinen ve çeşitli hastalıkların tedavisinde dahi kullanılan petrol 17 yy. ve 18 yy. yapılan coğrafi keşiflerle elde edilmiştir.Ancak endüstrisi 19 yy. da Amerika’da 1859 yılında 2000 varil ile başlayan üretimle gerçekleşmiştir.

Bunu izleyen endüstriyel aşamaları şöyledir.
1.Gazyağı Devri (1860-1885) iğer damıtma ürünleri devreye girmemiştir.1860 yılında dünya üretimi 60.000 ton olurken 1870’de 800.000 tona çıkmıştır.
2.Yağlama Devri (1885-1900) : Petrol yağlarının,evlerde ve sanayide yağlama yağı olarak kullanılan bitkisel yağların yerini almasıyla belirlenir.1900’de dünya üretimi 20 milyon tondur.
3.Benzin Devri (1900-1914) : Otomobilin bulunması ve yaygınlaşması sonucu petrole olan ihtiyaç artmıştır.Üretim 1913 ‘de 52 milyon tondur.
4.(1914-1930) Devri : Bu yıllar sürekli damıtma işlemlerinin arttığı ve fuel-oil kullanımının yaygınlaştığı bir devirdir.1920’de dünya üretimi 99 milyon tondur.
5.(1930-1940) Devri : Kaliteli ürün için ısıl reforming ve eritici ile işleme usulleri geliştirilmiştir.1936’da dünya üretimi 250 milyon ton 1939 ‘da 285 milyon tondur.
6.(1940 ve sonrası) : Katalizörler yardımıyla petrokimya doğmuştur. 1954 yılında dünya üretimi 594 milyon tondur.

Petrol ekonomisinin nitelikleri

Petrol ekonomisini incelerken iki gruba ayırmak gereklidir.
1.Piyasa ekonomilerine ilişkin gelişmeler
2.Merkezi planlı ekonomilere ilişkin gelişmeler
Piyasa ekonomilerine ilişkin gelişmeler : Bu grubu incelerken süreci iki gruba ayırmamız gerekmektedir.
•Uluslararası Pazarın Evrimi (Şirketler Dönemi)
•OPEC ‘in kuruluşu
A)Uluslararası Pazarın Evrimi : Bu devre petrolün 27 ağustos 1859 ‘Pensilvanya’da bulunmasıyla başlar. Bu tarihte petrol fiyatı varil başına 2 $ iken 1862’de 10 cente kadar düşmüştür.
Bunun başlıca sebebi üretimin tüketimde fazla olmasıdır.Takip eden yıllarda petrolün büyük kar marjı nedeniyle bir çok şirket kurulmuştur.Bunların en büyükleri -7- kızkardeşler adıyla tanınan şirketlerdir.
- Standart Oil of New Jersey
- Royal Dutch Shell
- BP
-Gulf
-Texaco
-Standart Oil of California
-Mobil Oil



Bu şirketler Amerika’daki petrol üretiminin % 30’nu petrolün devlet tekelinde olmadığı ülkelerde ise dünya üretiminin % 80 ‘ni ellerinde bulundurmaktadırlar.
Bu şirketlerin petrolün üretimi, taşıması ve petrokimya ürünleri üzerindeki tekelleri hala devam etmektedir.Bu dönemdeki rekabet ya üretimi arttırarak yada birim fiyatı düşürerek gerçekleşmektedir.Dolayısıyla buda kar marjını düşürmektedir.Bunun için 17 eylül 1928 ‘de “Achnacary” antlaşmasını imzalamışlar fakat bu antlaşmanın süresi 12 yıl sürebilmiştir. Çıkarlar çatışmış ve rekabet yeniden başlamıştır.Petrol ekonomisinin asıl can alıcı noktası üretildiği coğrafya ile tüketildiği coğrafyanın farklı olması ve taşımadaki ranttır.Buda bu -7- şirket arasında paylaşılmıştır.

B)OPEC ‘in kuruluşu : Şirketlerin fiyatlandırmalarına bir tepki olarak eylül 1960’da İran,Irak,Kuveyt,Suudi Arabistan ve Venezuella önderliğinde kurulmuştur.Buğün;
-Cezayir
-Endonezya
-İran
-Irak
-Kuveyt
-Libya
-Nijerya
-Katar
-Suudi Arabistan
-B.A.E
-Venezuella

ülkelerden meydana gelmiştir.

2) Merkezi planlı ekonomilere ilişkin gelişmeler : Bu tarz ülkeler petrolün devlet eliyle aranıp çıkartıldığı ülkelerdir.Eski SSCB,Venezuella,Meksika ve1954 ‘de kadar ki Türkiye Cumhuriyeti bu gruba dahildir.

Türkiye’de Petrol ve Ekonomisi

1860’larda Amerika’da,Romanya’da ve Rusya ‘da petrol üretilirken Osmanlı İmp. Konuya pek değinilmemiştir.
1887 ‘de Ahmet Naci Bey adında birine petrol imtiyazı verilmiş,
1897’de bir fermanla Trakya dolayları Halil Rıfat Paşaya verilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi (1923-1954) : 1926 yılında 792 sayılı petrol kanunu çıkarılmış ve petrol arama yetkisi hükümete verilmiştir.
20 mayıs 1933 tarihinde 2189 sayılı kanunla Altın ve Petrol Arama İşletmeleri İdareleri kuruluyor.
22 haziran 1939 ‘da yürürlüğe giren 2804 sayılı kanunla MTA kurulmuş Altın ve Petrol Arama İşletmeleri İdareleri kapatılmıştır.
14 şubat 1941 tarihinde Petrol Ofisi kuruluyor.

1954 Sonrası : Bu tarihte özel sektörü çekmek için yeni petrol kanunu çıkarılması zaruriyeti meydana gelmiş ve iki yıl önce İsrail petrol kanununu da hazırlamış olan Max Ball’a kanun için baş vurulmuştur.Max Ball 6326 sayılı petrol kanununu hazırlamış 1954 ‘te yürürlüğe girmiştir.
Aynı yıl 1954’te 6327 sayılı TPAO kanunu yürürlüğe girmiştir.
6326 satılı kanun özel sektörü teşvik amacıyla 1955’de 6558 ,1957 ‘de 6987 sayılı kanunlarla değiştirilmiştir.

TÜRK PETROL KANUNU İLE GETİRİLEN DÜZENLEMELER

1)Doğrudan veya dolaylı olarak yabancı devletler adına hareket eden özel veya tüzel kişilerin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti petrollerinde hak sahibi olmasını, mülk ve tesis edinmesini yasaklayan hükümler kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun 12-1.maddesi)

Bu maddenin kaldırılması, zengin ve güçlü yabancı devletlerin ülkemiz petrolleri üzerinde tekelleşmesi tehlikesini yaratmaktadır. Bu durum, tam bağımsızlık ilkesine, Anayasamıza, milli güvenliğimize ve hayatın olağan akışına aykırıdır.
2) Ülkemizde çıkarılacak petrolün %65 lik kısmının memleketimizin ihtiyacına ayrılması şartı ve memleket ihtiyacı kavramı kaldırılmıştır. Çıkarılan petrolün tamamı dışarı gönderilebilecektir. ( Md.2, Md.24)
Ülkemizde çıkarılacak petrolden memleket ihtiyacı için pay ayrılmaması, Türkiye Cumhuriyeti Devletini enerji krizlerine karşı korunmasız bırakmaktadır. Bu durum, milli güvenliğimiz açısından sakıncalı bir durumdur.
3)Türkiye Cumhuriyeti topraklarında veya sularında petrol arama sahalarını belirleyen veya (Askeri bölgeler dışında) sınırlandıran yasal bir düzenleme kalmamış bulunmaktadır.
Ormanlarda, milli parklarda, şehirlerde, milli sınırlarımızda ve yapılarda dahi "izin almak ve bedel ödemek şartıyla" petrol aranabilecektir. (Kaldırılan 6326 sayılı Petrol Kanununun 7. maddesi, Yeni Kanun Md.12, Md. 20/son paragraf)

2004 yılında yapılan değişiklik ile Maden Kanunu da değiştirilmiş ve Devlet ormanlarında dahi madencilik faaliyetlerine izin verilmiş idi. (3213 sayılı Maden Kanununu değiştiren 5177 s. Kanun)
4)İşletme ruhsatını en çok 40 yıl ile sınırlayan hüküm kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun Md. 65-1)
Bir petrol hakkı sahibinin en çok 150 bin hektar petrol işletme sahalarına sahip olabileceğine ve bu kısıtlamaları bertaraf edemeyeceğine dair hükümler kaldırılmıştır. (6326 s.K. Md.61 ve Md.74)
İşletme ruhsatnamelerinin süresindeki ve yüzölçümüne sınırlama getirerek milli çıkarlarımızı koruyan maddelerin kaldırılması, Türkiye petrolleri üzerinde tekelleşme tehlikesi yaratmaktadır, hayatın olağan akışına ve milli güvenliğimize aykırıdır.
5)Bir petrol arama sahasının en çok 50 bin hektar ve bir tüzel kişinin en çok 8 arama ruhsatnamesine sahip olabileceği ve bu kısıtlamaları bertaraf edemeyeceği hükümleri kaldırılmıştır. (6326 s. K. md. 53-1-2-3-4 ve Md. 74)
Arama ruhsatnamelerinin sayısındaki sınırlamanın kaldırılması, milli çıkarlarımıza aykırıdır. Böylece, güçlü Uluslararası şirketlerin tekelleşmesine engel olacak yasal bir düzenleme kalmamıştır. Gerek yerli şirketlerin, gerekse TPAO'nun, "Uluslararası şirketlerle işbirliği yapmadan petrolde hak sahibi olma şansı" neredeyse kalmamıştır.
6)Yeni Petrol Kanununda, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin standart olarak aldığı sekizde bir (%12.5) petrol hissesi geliri, %2'den %12'ye kadar artan oranlarda olmak üzere düşürülmüş bulunmaktadır. (Kaldırılan 6326 s. Kanun Md. 78 Yeni Kanun Md.19)
Böylece Devlet, önemli bir gelir kaybına uğrayacaktır.
7)Yeni Kanun'la ; Petroldeki Devlet hissesinin yarısının (% 50'sinin) işletme ruhsatının bulunduğu şehrin İl Özel İdaresi'ne ödeneceği öngörülmüştür. ( Md.19/son)
Bu hüküm, madenlerin ve petrolün bir ülke halkının ortak zenginliği ve değeri olması bakımından, petrol bulunmayan iller aleyhine imtiyaz yaratmaktadır. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısına ve devlet geleneğine uyumlu değildir, ayrımcılığı yasaklayan Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır.
8)Devletin bütün petrol ruhsatlarından yüzölçüme ve yıllara göre artan miktarlarda aldığı "Devlet Hakkı" geliri,arama ruhsatnamelerinden alınmayacaktır. (6326 s. K. Md.56)
Araştırma sahaları için hektar başına ve "bir defaya mahsus" 50 Yenikuruş Devlet hakkı alınacaktır. ( Md.13)
İşletme ruhsatlarından ( ve hektar başına 1 YTL olarak) Devlet hakkı alınacaktır. (Kaldırılan Md. 69-1, Yeni Kanun Md.18)
Böylece, Devlet'in petrol ruhsatnamelerinden aldığı bir petrol gelir kaynağı ve süratle petrol bulunması için yapmış olduğu malî baskı, fiilen kaldırılmış, diğer ruhsatnamelerden artan miktarlarda alınan Devlet hakkı ise, sembolik bir miktara düşürülmüştür.
9)Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) nun devlet adına petrol arama ve işletme hakkı ve bu hakları devir yetkisi ile öncelikli tercih hakları kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun 6. madde, Yeni Kanun Md-4)
Bu durum, konusunda uzman kamu kuruluşu TPAO'nun, milli çıkarlarımızı koruyucu etkinliğinin azalmasına sebep olacaktır. Kamu kurumu olan TPAO'nun Uluslararası şirketlerle işbirliği yapmadan kendi başına petrol faaliyetinde bulunma şansı önemli ölçüde azalmıştır.
10)Yeni Petrol Kanunu ile 1926 yılında çıkarılan Kabotaj Kanununun 3. 4. maddesinde değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikler, Kabotaj Kanununun özüne, 1. ve 3. maddesine ve milli çıkarlarımıza aykırıdır :
Getirilen değişikliklerle, sadece Türk vatandaşlarına verilen deniz esnaflığı yetkisi, (Kabotaj K.md.3 ), petrol faaliyetleri yapanlara da tanınmıştır. Bu durum, Kabotaj Kanununun özüne ve milli çıkarlarımıza aykırıdır. (Kabotaj Kanunu 3. md.ye eklenen cümle) ( Md.30)
Yine, Türk sahilleri arasında sadece Türk gemilerine verilen nakil yetkisi, (Kabotaj K.md.1), petrol deniz vasıtalarına da tanınmıştır. Böylece Türk gemilerinin, Türk sahillerindeki mutlak hakkı fiilen yürürlükten kaldırılmaktadır. (Kabotaj Kanununun 4. maddesine yapılan ekleme) ( Md.30)
11)Bir petrol hakkı sahibi, Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun'a bağlı olmaksızın yabancı personel çalıştırabilecektir. (27/2/2003 tarihli ve 4817 sayılı Kanun'a bağlı olmadan)( Md.25) Bu durum, AB İlerleme Raporlarında ısrarla üzerinde durulan kabul edilemez "direktiflerden" biridir.
12)Sondaj kuyularına ilişkin bilgi ve veriler ve laboratuar bilgi ve verileri, beş ilâ sekizinci yılın sonunda açık hale gelecektir. (Madde11/son fıkra)
Petrol konusunda araştırma sonucu elde edilen verilerin kamuoyuna açık olması gerekli olduğu tartışmasızdır. Çünkü petrol, bir ülkenin ortak zenginliğidir.
13)Petrol hakkı sahiplerinden alınacak vergi en çok %40 ile sınırlandırılmıştır. ( Md.22 ) Sınırlandırma doğru olmamakla birlikte, eski Kanun'daki vergi sınırlandırması bile %55 idi. (Kaldırılan md.95-1)
Devletin vergi kaybı bir tarafa bırakılsa dahi, gerek 6326 sayılı Kanun ve gerekse 5574 sayılı Kanun'da yer alan ve Petrol hakkı sahiplerinin ödemekle yükümlü oldukları vergileri, diğer vergi Mükelleflerine göre ayrıcalıklı duruma getiren düzenlemeler, milli çıkarlara ve Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır.
14)Petrol ihtilâflarının çözülmesi için genel idarî yargılama usûllerine istisnaî bir durum ve özel bir yargılama usûlü öngörülmektedir. Petrol ihtilâfları, Genel Müdürlüğün ve Bakan'ın kararı üzerine doğrudan Danıştay'a yapılacak başvuruyla ve öncelikle ele alınarak çözümlenecektir. ( Md.8)
15)Petrol İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinden "Teftiş Kurulu makamı ve Müfettişler" ibaresi çıkarılmıştır. ( Md.31) Hayati öneme sahip bir Kurumun bünyesinde yapılan bu değişikliğin doğru olmadığı ortadadır.
16)Son olarak, Yeni Petrol Kanununda, "milli menfaatlere uygun olma kıstasları ve kavramı" kaldırılmıştır. (6326 sayılı Kanun Md.1 ve 4)

CUMHURBAŞKANININ TÜRK PETROL KANUNUNU VETO GEREKÇELERİNDEN

"Petrol, dünyanın stratejik değere sahip en önemli ürünlerinden biridir. Dünyadaki tüm anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşlar enerji kaynaklarına egemen olabilmek içindir.
İncelenen Yasa'da, yabancı devletlerin doğrudan ya da dolaylı yönetiminde etkili olabilecekleri şirketler ile yabancı bir devlet için ya da yabancı bir devlet adına hareket eden kişilerin ülkemizde petrol etkinliklerinde bulunmaları, mülk edinmeleri ve tesis kurmalarının yasaklanmadığı, böylece, stratejik öneme sahip bir ürün konusunda yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller kaldırıldığı için ulusal güvenlik yönünden yaratılan risk daha da artmaktadır.
İncelenen Yasa'da, Devlet'in petrol ve doğalgaz arama ve işletme hakkından vazgeçerek bunu yerli ya da yabancı gerçek ya da tüzelkişiler eliyle yapma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Durum böyle olunca, ülkemizde üretilen petrol ve doğalgazın bir kısmının ülke gereksinimi için ayrılmasının, ulusal çıkarlar yönünden önemi daha da belirginlik kazanmaktadır.
Dünyada birçok ülkede, esasen yüksek olan Devlet payının daha da yukarılara çekilmesi için uğraş verilirken, ülkemizde bu oranın yüzde 2'ye, kimi durumlarda yüzde 1'e kadar düşürülmesi haklı bir nedene dayanmamaktadır. 5574 sayılı Yasa'nın Devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19. maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır.
5302 sayılı Yasa'yla il özel idarelerine tanınan "mali ve idari" özerklik, merkezi yönetimin denetim ve gözetim yetkisinin zayıflatılması yerel yönetimleri oldukça güçlendirmiştir. Bunun yanında, kimi özel idarelere petrol ve doğalgaz üretiminden alınan Devlet payının yarısının aktarılması, idarenin bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacak sonuçlar doğuracak niteliktedir.
Ayrıca, Devlet payının yarısının işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresinin hesabına aktarılması, ülke kaynağının tüm toplumun çıkarı yönünde kullanılması yerine, bir ya da birkaç ilin hizmetine sunulması, petrol zengini iller yaratarak bölgesel dengesizlikleri artıracaktır

PETROL BORU HATLARI

Hattı Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru :
Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi, Azerbaycan'da üretilen ham petrolün boru hattı ile Gürcistan üzerinden Ceyhan'daki bir deniz terminaline, buradan da tankerlerle dünya pazarlarına ulaştırılmasını amaçlamaktadır.

Proje'nin Teknik Özellikleri

Maksimum Kapasite 50 Milyon ton/yıl (1 Milyon varil/gün)
Toplam uzunluk 1,730 km
Türkiye kesimi 1,070 km
Çıkış noktası Sangachal (Bakü-Azerbaycan)
Varış noktası Ceyhan Terminali, Türkiye
Boru çapı 42-inç ve 34-inç
Dizayn basıncı 100 Bar
Pompa istasyonu 10-12
Türkiye 4
Petrol gravitesi 330 API

IRAK-TÜRKİYE HAM PETROL BORU HATTI
Irak - Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Sistemi, Irak'ın Kerkük ve diğer üretim sahalarından elde edilen ham petrolü Ceyhan (Yumurtalık) Deniz Terminali'ne ulaştırmaktadır. 35 Milyon ton yıllık taşıma kapasitesine sahip bulunan sözkonusu boru hattı, 1976 yılında işletmeye alınmış ve ilk tanker yüklemesi 25 Mayıs 1977'de gerçekleştirilmiştir.
1983 yılında başlayıp, 1984 yılında tamamlanan I. Tevsi Projesi ile hattın kapasitesi 46.5 Milyon ton/yıl'a yükseltilmiştir. I. Boru Hattı'na paralel olan ve 1987 yılında işletmeye alınan II. Boru Hattı ile de yıllık taşıma kapasitesi 70.9 Milyon ton'a ulaşmıştır.
Körfez Krizi sırasında Birleşmiş Milletler'in (BM) Irak'a uyguladığı ambargo nedeniyle Ağustos 1990'da işletmeye kapatılan Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı, BM'nin 14 Nisan 1995 tarih ve 986 sayılı kararına istinaden, 16 Aralık 1996 tarihinde, sınırlı petrol sevkiyatı için tekrar işletmeye alınmış olup, altışar aylık dönemler itibariyle petrol sevkiyatına devam edilmektedir.
Birleşmiş Milletler tarafından Irak'a verilen izinler doğrultusunda 2006 yılında Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı ile taşınan ham petrol miktarı 12,930 Bin Varildir.

CEYHAN - KIRIKKALE HAM PETROL BORU HATTI

Kırıkkale Rafinerisi ham petrol ihtiyacını karşılayan bu boru hattı, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'ndan Ekim 1983 tarihinde devralınmış olup, Eylül 1986 tarihinde işletmeye açılmıştır. 448 km. uzunluğundaki hattın yıllık taşıma kapasitesi ise 5 Milyon ton'dur. Ceyhan Deniz Terminali'nden başlayarak, Kırıkkale Rafinerisi'nde son bulan boru hattı üzerinde 2 pompa istasyonu, 1 pig istasyonu ve 1 adet dağıtım terminali mevcuttur.

Ceyhan-Kırıkkale Ham Petrol Boru Hattı ile 2006 yılında 27.381 bin varil ham petrol taşınmıştır

BATMAN - DÖRTYOL HAM PETROL BORU HATTI

Batman ve çevresinden çıkarılan ham petrolü tüketim noktalarına ulaştırmak üzere 4 Ocak 1967 tarihinde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı tarafından işletmeye açılan bu hattın mülkiyeti, 10 Şubat 1984 tarihinde BOTAŞ'a devredilmiştir. Yıllık taşıma kapasitesi 3.5 Milyon ton olan boru hattının uzunluğu ise 511 km.'dir.


2006 yılında, Batman-Dörtyol Ham Petrol Boru Hattı ile taşınan ham petrol miktarı 10.822 Bin varildir.

ŞELMO - BATMAN HAM PETROL BORU HATTI

Şelmo sahasında üretilen ham petrolü Batman Terminali'ne taşıyan boru hattının uzunluğu 42 km. olup, yıllık taşıma kapasitesi 800.000 ton'dur.

Şelmo-Batman Ham Petrol Boru Hattı ile 2006 yılında 535 Bin varil ham petrol taşınmıştır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME


Anayasa'nın 168. maddesine göre, doğal madenler ve petrol devlete aittir.
Anayasa'nın 10/3. maddesine göre; Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Yine, Anayasamızın başlangıç bölümünde belirtildiği üzere; "Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği " temel ve vazgeçilmez bir hükümdür.
Türk Petrol Kanunu ile değiştirilen Kabotaj Kanunu ise, Atatürk ilke ve devrimlerinin yabancılara verilen kapitülasyonların kaldırılmasının göstergelerinden biridir.
TBMM'de 17.01.2007 tarihinde kabul edilen 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu, Anayasa'ya, Kabotaj Kanunu'na ve milli çıkarlarımıza aykırılıklar ile, muğlak ve riskli hükümler taşımaktadır.
Petrol konusunda uzman kuruluşlar olan, Jeoloji Mühendisleri Odası, TBMMOB-Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası Birliği, Petrol-İş Sendikası ile Ankara Ticaret Odası, 5574 sayılı Petrol Kanunu hakkında hazırladıkları raporlarla kamuoyunu uyarı görevlerini fazlasıyla yerine getirmişlerdir.
Petrol İşletme ruhsatı sahibi, Türkiye'nin petrolünü çıkararak, satmakta ve para kazanmaktadır. Bu arada bizim topraklarımız ve doğal bitki örtümüz zarar görmektedir. Bu nedenlerle, çıkarılan petrolden alınan %12.5 oranındaki devlet hissesi zaten çok azdır ve en azından %30-40 seviyesinde olması gerekmektedir. Yeni Kanun'la bu hisse, %1'e kadar düşürülmüştür.
Asıl yapılması gereken, Anayasamıza göre Türkiye'nin petrollerimizi Devletimizin çıkarması, işlemesi ve değerlendirilmesi suretiyle, petrol gelirinin %2 ilâ %12 'lik kısmının değil, tamamının bütün Ulusumuza kalmasıdır. Uzay teknolojisine sahip olunan böyle bir devirde, Türkiye bunu başarabilir. Yeter ki Atatürk'ün ilke ve devrimlerinden geri adım atılmasın.
Türkiye halen, 1947'de üyesi olduğu IMF ile değişik dönemlerde imzaladığı stand-by anlaşmaları ve verdiği iyi niyet mektupları (Yapmayı taahhüt ettiği yasal ve ekonomik değişiklikler) çerçevesinde ekonomisini yönetmektedir. 1999-2006 döneminde toplam 803.8 milyar dolar ana para ve faiz borcu ödemesi yapmıştır. Bu borçların çoğunu da yine borçlanarak ödeyebilmiştir. Halen toplam 352 milyar dolar borcumuz bulunmaktadır.
Türkiye'nin borç sarmalından süratle kurtulması, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendisinin değerlendirmesi ile mümkün olabilir.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:43   #19 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 19
KADININ EKONOMİDEKİ YERİ


TÜRKİYE'DE KADIN

1. GİRİŞ

Kadının toplumdaki yerinin, temelde o toplumda geçerli olan üretim tarzınca belirlendiği daha önce söylenmişti. Tarihsel değişmenin incelenmesi bu tezin doğruluğunu gösterdi. Başka bir deyişle, kadının ekonomik yapı ve yaşam içindeki yerini ve rolünü incelemeden, kadının toplumsal yapı veya yaşam içindeki yerini, rolünü ve kadına ilişkin üst yapı kurumlarını ve değer yargılarını doğru olarak algılama ve anlama olanağı yoktur. Öyleyse, burada ilk olarak kadının üretim sürecine katılmasının boyutlarını, bu katılmanın ortaya çıkış biçimlerini açığa çıkartmak gerekmektedir.
Ancak, üst yapıdaki gelişmelerin alt yapı değişmelerini belli bir gecikme ile izlediği bilinmektedir. Bu nedenledir ki, günümüzün üst yapısını oluşturan kurum, davranış, tutum ve değer yargıları geçmişin izlerini taşımaktadır. Eskinin kalıntıları günümüz toplumunda da şu ya da bu biçimde varlıklarını sürdürmekte, yaşamımızı etkilemektedir. Bu nedenle, günümüz toplumunda kadının yeri ve rolü üzerinde durmadan önce, Osmanlı toplumundaki duruma ve 1923 den bu yana çıkan yeni oluşumlara kısaca göz atmak, günümüzü anlamak için hem yararlı hem de gereklidir.

2. OSMANLI TOPLUMUNDA KADIN VE CUMHURİYET DÖNEMİNİN GETİRDİĞİ DEĞİŞİKLİKLER

Osmanlı toplum yaşamında din çok etkin bir kurumdur. Devletin yönetimi dini kurallara bağlıdır. Ancak, İslâmiyet, erkeği kadından üstün sayar Bunun en belirgin kanıtları, kadının miras hukukuna göre erkeğin aldığının yarısını alması, mahkemede iki kadın tanığın bir erkek tanığa eşit olabilmesidir. Erkeğin kadından üstün olması, ekonomik nedenlere; erkeğin kadını beslemesine, ona kendi malından sarf etmesine dayanmaktadır. Ama gerek Selçuklularda, gerek Osmanlılarda emekçi kitleler arasında kadın, en az erkek kadar hatta daha çok çalışır, üretir, bir değer yaratır. Bu değere vergiler yoluyla el koyan hem kadın hem erkeği sömüren merkezi feodal otorite, devlettir.
Osmanlı toplumunda kadını, saraylı kadın ve emekçi kadın olarak ayrı değerlendirmek gerekir. Üretime hiçbir katkısı olmayan saraylı kadının işlevi, bütün gününü giyinmek, süslenmekle geçirmek, geceleri de erkeğini memnun etmektir. Emekçi kadınsa bütün gün tarlada evde çalışır, yorulur, horlanır, aşağılanır, bunlardan kurtulmak için bırakınız mücadeleyi, düşünmeyi bile bilemez. Ve 600 yıllık; Osmanlı İmparatorluğu döneminde, sosyal hayattan bu denli kopuk olduğu için, elbette düşünsel bir ürün veya sanat yapıtı koyamaz ortaya.
Tanzifatla birlikte, çok sınırlı olsa da bazı haklar verilmeye başlanmıştır kadınlara. Batıya açılmanın sonucu, İstanbul'daki ticaret burjuvazisinin bu hakları desteklemesinin en önemli nedenleri: gelişen kapitalist ilişkilerin emeğin özgürleşmesini zorunlu kılması ve belli bir eğitim düzeyine gelmiş işgücüne gereksinim duyulmasıdır
1923'lerden sonra hızlanan kapitalist gelişim ve üst yapıdaki değişiklikler: 1926'da medenî kanunun kabulü, 1934'te kadınlara da seçme ve seçilme haklarının verilmesi, kadın erkek ayrımı yapılmaksızın kitlelerin eğitiminin amaçlanması v.b. dir. Gelişen kapitalist ilişkiler Türk kadınının toplumsal konumuna bazı değişiklikler getirmiştir ama geçmişte varolan çifte tutsaklık, nitelik değiştirerek süregitmiştir. Çünkü medenî kanun çok karılı evliliği yasaklasa bile toplumda erkeğin egemenliğine dayalı ataerkil aile geçerlidir. Emekçi kadınların, seçim yoluyla başa geçip kendi yararına yasalar çıkarması kapitalist düzen içinde mümkün değildir. Üstelik unutmamak gerekir ki 1970'de bile okuma yazma bilen kadınların oranı sadece %29'dır.
Cumhuriyet döneminde, kadını iktisaden faal olmaya iten Cumhuriyetin getirdiği yasal haklardan öte, gelişen kapitalist üretim ilişkileridir. Bu da incelemenin diğer bölümlerinde ayrıntılarıyla ele alınacaktır
3. GÜNÜMÜZDE KADININ DURUMU

A. SANAYİDE KADIN - KENTSEL AİLE

Günümüz toplumuna gelince... 1965 nüfus sayımına göre, Türkiye'nin 15 ve daha yukarı yaşlardaki faal nüfusun %38'ini oluşturan kadınların %94'ü tarım, %1,5'u imalât sanayi, %2.5'u ise hizmetler kesimindedir. Oysa faal nüfusun %62'sini oluşturan erkekler için bu oranlar sıracıyla %58, %16 ve %16.5'tur. Kadınların tarım kesiminde yığılmasının bir nedeni Türkiye'deki kırsal yerleşme birimlerinin önemi, bir diğeri ise özellikle küçük kentlerde bile tarım ve benzeri faaliyetlerin ana iktisadî faaliyet kolunu oluşturmalarıdır. Her iki durumda da kadınların tarım dışında çalışma olanağı hemen hemen yok denecek kadar azdır.
Bu durum kadınların mesleklerine de yansımaktadır, örneğin, gene 1965 sayımına göre "çiftçiler, ormancılar, avcılar ve balıkçılar" grubu dışında kalan tüm meslek gruplarında kadınların yerinin çok sınırlı olduğu görülmektedir. Kadınlar arasında işçilerin oranı %5 dolaylarındadır. Bunun nedeni, tarımdaki kadınların büyük bir bölümünün aileye ait topraklarda çalışan "aile işçisi" niteliği taşımasıdır.
Kentlerdeki kadınların üretim süreci içindeki yerini "Hane halkı İşgücü Anketleri" yardımıyla görebiliriz. Seçilen örnek içinde özellikle büyük kentler önemli bir yer kapsadığı için bu anketlerin esas olarak bu tür kentlerdeki durumu ortaya koyduğu söylenebilir.
1969 anket sonuçlarına göre kentlerdeki faal nüfusun %51'ini oluşturan kadınların %90'ı işgücüne dahil değildir. Bunun altında yatan neden ise kadınların ev işlerine tutsaklığıdır. Çünkü 15 ve daha yukarı yaşlardaki kadınların %81'i, bu anketlerde "ev kadını" diye nitelendirilmekte, yani ev dışında başka bir işle uğraşmamaktadır.
Bunun gerek kadınların kendileri ve gerek ülke ekonomisi açısından önemli bir kaynak israfına yol açtığı açıktır. Bir başka sonucu ise sürekli olarak evde çalışan kadınların ruhsal durumu ve yapıları üzerindeki olumsuz etkileridir. Kadınların ev dışındaki ve özellikle sanayideki işlerde çalışmaları bu açıdan çözüm olmamaktadır. Çünkü kapitalist toplumlarda işin ve ücretli emeğin insanın kişiliği üzerindeki olumsuz, yabancılaştırıcı etkisi de çok iyi bilinmektedir.
Bazı Veriler
Nüfus
Toplam Erkek Kadın
1970 35.605 18.007 17.598
1975 40.348 20.745 19.603
1980 44.737 22.695 22.042
1985 50.664 25.672 24.992
1990 56.473 28.607 27.866
2000 67.804 34.347 33.457
Kadın Nüfus
Toplam 0-14 yaş 15-64 yaş 65+ yaş
1970 17.598 7.244 9.492 863
1975 19.603 7.853 10.722 1.028
1980 22.042 8.451 12.352 1.239
1985 24.992 9.230 14.551 1.212
1990 27.866 9.591 16.931 1.344
2000 33.457 9.767 21.570 2.120
Çalışan nüfus
Toplam Erkek Kadın Kadınların Oranı
1970 14.809 9.052 5.759 38,9
1975 17.153 11.011 6.140 35,8
1980 18.346 11.575 6.771 36,9
1985 20.450 12.970 7.479 36,6
1990 23.241 14.852 8.387 36,1
2000 25.964 16.539 9.424 36,3
2000* 20.579 15.176 5.403 26,3
2001* 20.367 14.904 5.463 26,8
2002* 21.354 15.232 6.122 28,7
2003* 21.147 15.256 5.891 27,9
Çalışan kadınlarının kadın nüfusa oranı
Toplam Kadın Nüfus Çalışan Kadın Çalışan Kadınların Oranı
1970 17.598 5.759 32,7
1975 19.603 6.140 31,3
1980 22.042 6.771 30,7
1985 24.992 7.479 29,9
1990 27.866 8.387 30,1
2000 33.457 9.424 28,2
2000* 33.457 5.403 16,1
SİGORTALI İSÇİ SAYILARI (BİN)
Yıllar Erkek Kadın Toplam (%)
1965 791,5 104,3 895,8 11,64
1967 960,1 109,3 1.069,4 10,22
1968 1.091,0 115,2 1.206,2 9,55
1970 1.196,2 117,3 1.313,5 8,93
1972 1.389,3 135,7 1.525,0 8,89
1973 1.517,2 131,9 1.649,1 7,99
Kaynak: SSK İstatistik Yıllıkları.
Bunlara göre 1972 yılında sigortalı işçiler içinde kadınların oranı %9 dolayında. Bu oran 1973'te %8'e düşmektedir. Kadınların işgücü içindeki oram yukarıdaki orandan yüksek olduğuna göre, kadınlar için sigorta dışı kalma olayının erkeklere oranla daha yaygın olduğu söylenebilir. Bu ise çok sayıda kadının, ne denli eksik ve yetersiz olursa olsun, var olan sosyal güvenlik kapsamı içine alınmadığını gösterir.
Kadınların erken emekliliğe ayrılması konusundaki yasa, bu açıdan önem kazanmaktadır. En önemli sorun, tüm çalışanları sosyal güvenlik kapsamı içine almaktır. [sayfa 60] Ayrıca, kadınlar erkeklere göre daha az ücret almaktadırlar.Bu durumun bir başka göstergesi sosyal sigortalara tabi işyerlerinde kadınların günlük kazançlarının erkeklerinkinin %80 - 90'ı oranında olmasıdır Bir başka deyişle, kadınlar erkeklerden daha yoğun bir biçimde sömürülmektedirler.
B. KIRSAL KESİMDE KADIN

1970'de Türkiye'de toplam kadın nüfusu 17.598.190'dır. 1965'de ise 15.394.457 olup, toplam nüfusun %49'unu oluşturur. Yine 1965'de tarımda çalışan her 1000 kişiden 497'si kadındır. Kadın, erkekle eşit oranda çalışmaya katılmaktadır kırsal kesimde ama en güç ve zor yaşam koşullarına göğüs gerenler kadınlar olmaktadır. Bütün gün tarlada çapa sallamanın, pirinçte, pamukta ve tütünde çalışmanın yanı sıra hayvanlara bakmak, onları sağmak, yemek hazırlamak, çocukların bakımıyla ilgilenmek ve gece de bütün yorgunluğuna karşın kocasının isteklerini tatmin etmek zorundadır.
Ülkemizin çoğu yörelerinde, erkekler kahvede boş otururken, kadınların tarlada çalıştığı bilinen gerçektir. Kadın, el emeğinin karşılığı asla ödenmeyen "ücretsiz aile işçisidir". Feodal ilişkilerin etkinliğini koruduğu Güneydoğu Anadolu'dan tipik bir örnek olan Adıyaman'da, tarımda çalışan kadınların %97'si ücretsiz aile işçisidir. Dokuma işçisi kadınların %18'i aile işçisi, %50'si kendi hesabına %31'i ücretli çalışmaktadır. Ancak kendi hesabına ya da ücretli çalışanların aldığı paranın hepsini aile reisi olan erkeğe vermesi kaçınılmaz bir durumdur. [sayfa 65]
Tüm bunlara karşın kadının aile içindeki durumu nedir, bir de ona bakmak gereklidir. "Evde en çok kimin sözü geçer?" diye sorulduğunda erkeklerin verdiği cevaplardan çıkan sonuç şöyledir: Kadının sözünün geçtiği aile 1000 tanede 5. Aynı soru kadınlara yöneltildiğinde 1000 ailenin 32'sinde kadının sözünün geçtiği ileri sürülüyor
Hangi ahbaplarla, akrabalarla görüşüleceğine karar verme yetkisi hep erkektedir. 100 ailenin yalnızca 9'unda eve alınacak eşyaları seçenler kadınlar olabiliyor. Mutfak masraflarında da durum pek değişik değildir: 100 ailenin 44'ünde mutfak harcamalarının miktarını, cinsini tayin eden erkektir. 100 ailenin 24'ünde bu harcamaların takdiri kadına bırakılmıştır. İkisinin ortaklaşa karar verdikleri aile oranı 100'de 13'ü geçmiyor.
Kısaca, tarlada, ağılda, evde kendini tüketircesine çalışmasına karşın, kadının kişiliğine, özlemlerine, tercihlerine değer verilmiyor. [sayfa 66] Bir kez daha vurgulamalı, kentten kırsala gidildikçe kadın erkek arasındaki eğitim eşitsizliği büyümekte. Üstelik okul düzeyi yükseldikçe kızların oranı düşmektedir. Köylerde, 16 yaşından yukarı nüfus arasında okula devam edenlere bir göz atıldığında her 1000 kadının 402'si ilkokulu bitirebilirken yalnız 1000'de 5'i ortaokulu ve 1000'de 4'ü lise veya dengi bir okulu bitirebiliyor.
Böylesine eğitimden yoksun bırakılan kadının kendini geliştirme, yeteneklerini ortaya koyma olanağı erkeğe oranla çok daha düşük oluyor.
KÖYDE EVLİLİK VE AİLE

Evin yönetiminde ve işleyişinde en ufak söz hakkına sahip bulunmayan kadın, evlilik ve eş seçiminde de özgür değildir. Evlenme, bir iş akdi olarak kabul edildiğinden ana-baba kızlarını en çok başlık veren ya da maddi olanak sahibi olan kişiye vereceklerdir. Kızın kişisel görüşünün alınması veya onun tercihleri doğrultusunda eş seçimi söz konusu değildir. Bu da çeşitli kaçma-kaçırılma olayları doğurmakta, birçoğu gelenekler nedeniyle kanlı sonuçlanmaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizde sevdiğine kaçan kız "ailenin namusunu kirletmiş" olduğu için öldürülür. Katı bir namus anlayışıdır ki, feodal dönemlerin ürünüdür, kocasından başkasıyla ya da evlenmeden önce sevdiğiyle cinsel ilişki kuran kadını yaşamaya lâyık görmez. Kadın, bunu boynu bükük kaderi olarak kabullenir.
Sevdiği ile kaçma olayı dışında, kadına zorla tecavüz edilirse, gelenekler yine kadını cezalandırır. Tecavüz edenler toplum tarafından cezalandıramazken, kadına verilen ceza ölümdür. Kadın "namusunu temizlemek" için ya kendini öldürmek zorunda ya da kocası veya babası tarafından öldürülmeyi kabullenmek durumundadır.
Oysa namusu, salt cinsel namus olarak değerlendirmek, bu kavramı son derece dar boyutlar içinde ele almak onun anlam kaybına uğramasına yol açmaktadır. (Karısından başkasına yan gözle bakmayan ama halkın yediği zeytinyağına motor yağı karıştıran tüccar elbette namuslu değildir...)
Köylerde, kendi rızası olmadan ailenin kararı ile evlendirilen kadınların oranı %11.8'dir. Ailenin kararı kendi rızasıyla evlenenlerin oranı ise %67.0'dır. Ne demektir "ailenin kararı, kendi rızası?" Kadınların %81.3'ünün 19 ve daha küçük yaşta evlendirildiği göz önüne alınırsa, yaşlarının ufaklığı ve hayatı tanımamaları nedeniyle başka seçenekleri olmadığı ortaya çıkar. Demek ki kadınların %78.8'i evlilik denen ortak yaşam mücadelesinde, omuz omuza birlikte çarpışacağı erkeği tanımadan ailenin istekleri doğrultusunda evlenmektedir. Genellikle, kız evlât aile için ücretsiz işçi olarak çalışacağı dönemde, evlilik nedeniyle ayrılmakta, baba ve anası başlık yoluyla tazmin edilmektedir. Üstelik kız gelin gittiği evde de ücretsiz işçi olarak çalışacağından, erkeğin ailesinin zararı da fazla olmamaktadır. Başlığın ortadan kalkması, ancak onu yaratan maddî koşulların, yoksulluğun ortadan kalkmasıyla gerçekleşecektir.
C. HİZMET SEKTÖRÜNDE KADIN

Bundan önceki bölümlerde, sanayi ve tarım kesiminde çalışan kadınların durumu incelendi. Şimdi ele bu iki kesim dışında genellikle hizmetler sektöründe çalışan kadınların durumuna bir göz atmak gerekir.
Sanayi ve Tarım kesimleri dışında çalışan kadın, genellikle, özel ya da devlet hizmetler sektöründe çalışmaktadır. Ve bu sektörde çalışan kadınların sayısı giderek artmaktadır. Burada çalışan kadınların büyük bir çoğunluğu sadece ekonomik zorunluluklar, yani kocanın aldığı maaşın ailenin geçimini karşılamaması sonucu çalışma hayatına itilmişlerdir.
Çalışma nedeninin ekonomik zorunluluklar olduğuna dair bir başka gösterge de, kendilerine sorulduğunda, geçim sıkıntısı sona erdiğinde çalışmaktan vazgeçeceklerini söylemeleridir. Üstelik kadınlar, çalışacakları yeri ve işi ] seçerken, bunun olanaklar ölçüsünde kendilerine toplumda verilen rollere uygun görevler olmasına dikkat etmektedirler. Bakanlıklarda çalışan kadın personelin dağılımına bakılacak olursa, şu gerçek ortaya çıkar. Kadınlar en çok Mülî Eğitim Bakanlığı (%31.6), Turizm ve Tanıtma Bakanlığı (%26.3)[ ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığında (%22.2) yoğunlaşmaktadır. Bu sayılardan da görüldüğü gibi, "kadın görevliler genellikle sosyal görünümlü ve içerikli, erkekler tarafından yavaş yavaş terk edilen hizmet kesimlerine giderek daha yüksek oranlarda yönelme eğilimindedirler."Kendisini eş ve anne olarak gören kadının, iş hayatında ilerleme, yükselme gibi istekleri yok denecek kadar azdır. Bizzat kamu kesiminde çalışan kadınların kendileri, yüksek kademelerde kadın görevlilere az rastlanmasını, kadının evlenince ya da çocuk sahibi olunca işlerini bırakmalarına ve tarihi gelişim içinde ülkemizde kadınların çalışma hayatına geç girmelerine bağlamışlardır.Eğitim düzeyi yükseldikçe, kadının kendisine bakışında da sürekli değişiklikler gözlemek olanağı vardır, örneğin, yine kamu kadın personeli arasında yapılan araştırmaya göre, çalışma yaşamını sürdürmek isteyenler %83.33 ile en çok yüksek eğitim görmüşler arasındadır. Çalışma yaşamını sürdürmek istemeyenlerin en yüksek olduğu grup ise enstitü mezunlarıdır (%47.3).
Unutmamak gerekir ki enstitüde toplumdaki alışılmış kadın tanımına uygun yani, anne ve eş niteliklerine uygun bir eğitim sürdürülmektedir: Ayrıca bir enstitü mezununun yapabileceği işte sıkıcı ve tekdüze memurluklar olmaktadır. Bu nedenlerle enstitüden mezun kadınlar ekonomik zorunluluk ortadan kalkar kalkmaz eve dönmeyi yeğlemektedir. Yüksek öğrenimliler ise eğitimlerini değerlendirmek için çalışmayı sürdürmek istemektedirler. O halde, tarım ve sanayi kesimleri dışında çalışan kadının en önemli sorunu (ki bu sorun tarım ve sanayide çalışan kadınlar için de geçerli olabilir) toplum tarafından öncelikle anne ve eş olarak koşullandırılması, bu koşullanma sonucu, onlarında kendilerini bu görevlerle yükümlü kılmalarıdır. Kadının çalışma yaşamına girmesinde temel neden, bir kişi olarak, bir uğraşa ve ekonomik bağımsızlığa kavuşma isteği değil, ailenin geçimiyle yükümlü erkeğin gelirine katkıda bulunma zorunluluğudur. Kadının çalışması, sorunlarını çözümlememektedir, çünkü toplumdaki egemen değer yargıları kadının çalıştığı işe ve topluma yaptığı katkıya rağmen, yine de kadın (dişi), öteki cins olarak ele alınmasına yol açmaktadır.
O halde, kadının kurtuluşu, çalışsa dahi, bu düzende mümkün değildir.

YASALAR

Gerek toplumumuzda gerekse diğer kapitalist toplumlarda kadınla erkek arasında, yasalarda da kadın aleyhine bir eşitsizlik söz konusudur. İsviçre Medenî Kanunundan esinlenerek hazırlanmış T.C. Medenî Kanununun incelenmesi, açıkça gösterecektir ki yasalar insanlar, sadece insan - insan ilişkisini düzenlemek için değil aynı zamanda bir sınıfın diğer sınıfa, bir cinsin diğer cinse egemenliğini sağlamak için de çıkarılmaktadır. 152 - 153 - 154. maddeler kadın ve çocuğun geçimi, oturulacak evin seçimi, birliğin reisi ve temsilcisi olan kocaya aittir demektedir. Zaten kadın istese de ayrı evde oturamaz çünkü yasalar, kocanın ikametgâhını kadının zorunlu ikametgâhı kabul eder. Kadın yasalara göre eve bakmakla yükümlüdür. Koca, ev işleri hizmetinin karşılığında, kadının güvencesini sağlayacaktır. Bu işbölümü, kadını kesinlikle eve bağlar niteliktedir.
Kadının eve bakacağını söyleyen aynı yasanın 190. maddesi şöyledir: Koca, kadından uygun oranda aile masrafına katılmasını isteyebilir. Yani ekonomik zorunluluk sonucu kadın ev işleri hizmetlerine ek olarak para kazanmaya mecbur edilebilir. Peki ya kadın çalışmayı kendisi istiyorsa? Yasalar, yargıca, kadına çalışma izni verme hakkını tanıyor.
VIII. SONUÇ

"Modern karı-koca ailesi, açık yada gizli, kadının evcil köleliği üzerine kurulmuştur Kapitalist toplumun en önemli özelliklerinden birisi, her şey gibi insanı da metalaştırmasıdır. Kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu Türkiye'de de kadın hem sermayenin sömürüsü hem de karşı cinsin baskı ve tutsaklığı altındadır. Ekonomik zorunluluklar nedeni ile çalışma hayatına giren kadınlar, var olan üstyapı kurumlarının baskısı altında ikincil durumlarını değiştirememektedirler. Çalışma hayatına girmek kadının özgürleşmesinin bir ön koşulu olmakla birlikte, bugünkü koşullar altında kadının kurtuluşunu getirmemektedir. Kadın ile erkek arasındaki yasal eşitsizliği kaldırmaya yönelik çabalar da başarısız kalmakta, yalnızca gerçek eşitsizliği ortaya çıkarmaktadır. Yasal eşitlik sağlansa bile, evliliğin sonucu olan cinsel tutsaklık, fuhuş, kadının erkeğe olan ekonomik bağımlılığı ve kadının iş hayatında sömürülmesi,kapitalist toplumun sınırları içinde kalındığı sürece ortadan kaldırılamaz. Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu sosyalist toplumda yaratılacak ortamda mümkün olacaktır. Kadınların yaygın bir biçimde üretime ve kamu hayatına katılması, toplumsal yaşamın her düzeyinde ve aşamasında söz sahibi olması onları erkeklerle gerçekten eşit kılacaktır. Nihai amaç, yalnızca kadınla erkeğe eşit hak sağlamak değil, insanı insana muhtaç kılarak sömürüye neden olan tüm bağları kırmak, her iki cinsi, kısacası tüm insanları özgür kılmaktır. "Çünkü iki cinsin toplumsal eşitlik ve bağımsızlığı sağlanmadıkça insanlar için kurtuluş, yoktur. İnsanların kurtuluşu mücadelesinde en ön safta çarpışan devrimcilerin, mücadelenin ancak kadın, erkek omuz omuza çarpışarak kazanılacağının bilincine varması, bu yöndeki kişisel şartlandırmalarını kırmasının yanı sıra kitleleri de eğitmesi, önde gelen görevlerindendir. Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu sosyalist toplumda yaratılacak ortamda mümkün olacaktır. Kadınların yaygın bir biçimde üretime ve kamu hayatına katılması, toplumsal yaşamın her düzeyinde ve aşamasında söz sahibi olması onları erkeklerle gerçekten eşit kılacaktır. Ev işlerinin ve çocuk bakımının kamu görevi olarak, uzman kişilerce yapılması bu sorunun çözümüne büyük bir katkı yapacaktır. Bu koşullar altında, maddî çıkar ilişkisine dayanan ve ekonomik bir birim olan burjuva ailesi yerini, iki kişinin özgür seçimine dayanan, maddî çıkar kaygılarından, dinsel önyargılardan, ataerkil yasaklar ve değerlerden, yasal engellerden, gayri meşru çocuk sorunundan arınmış, eşlerin karşılıklı sevgi ve saygısı üzerine kurulmuş beraberliğe bırakacaktır. Doğaldır ki, bu tür bir beraberlikte, kadının cinsel tutsaklığı, fuhuş, kadın ve erkeğin cinsel meta haline gelmesi de sözkonusu olmayacaktır.
Nihai amaç, yalnızca kadınla erkeğe eşit hak sağlamak değil, insanı insana muhtaç kılarak sömürüye neden olan tüm bağları kırmak, her iki cinsi, kısacası tüm insanları özgür kılmaktır. "Çünkü iki cinsin toplumsal eşitlik ve bağımsızlığı sağlanmadıkça insanlar için kurtuluş, yoktur."


8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nün ardından
8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLAMALARINDA, GÜVENLİK KUVVETLERİNİN GÖSTERİCİLERE KARŞI KULLANDIĞI ŞİDDET, AVRUPA ÜZERİNDEN TÜRKİYE GÜNDEMİNE OTURDU. 8 MART BİR KEZ DAHA ÖNEM KAZANDI. BİZ DE GEREĞİNİ YAPARAK SAYFALARIMIZI 8 MART'A AYIRDIK.

Bu ülkede kadınlar hala erkek töreleri, erkek namusu adına öldürülüyor. Miting meydanlarında dövülüyor biber gazına maruz kalıyor. Sessizce, tarihsiz belgesiz intihara zorlanıyor. İşyerinde tacize, ev içinde şiddete ve tecavüze uğruyor. Konuşmaya kalktığında, isyan etmek istediğinde hala kötü kadın damgası vuruluyor. Bu ülkede 8 Mart Dünya Kadınlar Günü çeşitli büyük alış-veriş merkezlerinin konserler düzenlediği, kadınlara özel indirimler yapıldığı, içi boşaltılmaya çalışılan lay lay bir gün haline getirilmeye çalışılıyor. Kadınlar, alanlarda dayak yiyor gözaltına alınıyor. Kız çocukları hala okutulmuyor. Bu ülkede kadınlar hala, eşit işe, eşit ücret talep ediyor. Kadın olduklarını hissetmek istiyor. Sevgi adına, aşk adına erkeğe köle olmak, töre adına, erkek namusu adına, öldürülmek istemiyor. Kadınlar savaş istemiyor. Analar komşu çocukları ile birlikte gönderdiği oğullarının savaşta faili meçhul, gazi ya da şehit olmasını istemiyor. Dünya'da kadın nüfusunun yüzde 60'a yakını şiddete maruz
Kalıyor. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;
Dünyadaki işlerin yüzde 66'sı kadınlar tarafından görülüyor.
Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak yüzde 10'una sahipler.
Dünya'daki mal varlığının ise % 1'ine sahipler.
Başka bir deyişle dünyadaki işlerin % 34'ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90'ına ve toplam mal varlığının % 99'una sahipler.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Alt 16-07-2008, 17:43   #20 (permalink)
HaKaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 06.29.08
Bulunduğu yer: Mitoloji
Mesajlar: 2,837
Aldığı Teşekkürler: 23
Ettiği Teşekkürler: 0
Etiketlendiği Mesajlar: 0
Etiketlendiği Konular: 0
Tecrübe Puanı: 2422
Rep Puanı: 370
Rep Derecesi: HaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really niceHaKaN is just really nice

Standart

BÖLÜM 20
İMALAT SANAYİ


İMALAT SANAYİNİN GELİŞİMİ

Türkiye’nin sanayileşme hareketi Osmanlı İmparatorluğu zamanında başlamıştır.Batı Avrupa ülkelerinin henüz makineli bir üretim devrine girmediği XV-XVII’inci yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu, sanayi yönünden dünyanın ileri gitmiş ülkelerinden birisi kabul ediliyor ve bazı lüks maddeler hariç, genellikle bütün sanayi ürünleri İmparatorluk sınırları içinden karşılanıyordu.Özellikle, Lonca adı verilen ve imal edilen malların satış fiyatları ile satış yöntemlerini düzenleyen ve belirleyen yerel kuruluşlar sayesinde çinicilik, dokumacılık ve gemi yapımı gibi sanatlar çok ileri bir düzeye yükselmişti.Düzenli ve kontrollü bir biçimde yürütülen sanayi faaliyetleri sonunda üretilen tekstil ürünleri, silahlar, deri ve cam eşya dış piyasalara çok kolaylıkla ihraç ediliyor ve tersanelerde Venedikliler için savaş ve ticaret gemileri yapılıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu devrinde göze çarpan sanayi faaliyetlerinin ulaştığı düzeyi kısaca şöyle belirtmek mümkündür:

• Kömür ve Tersane İşleri
Osmanlı İmparatorluğunda ilk fabrikalar II.Mahmut devrinde savaş sanayi ile başlamıştır.Bu devirde Sinop, İzmit, İstanbul tersanelerinde buharlı gemilerin yapıldığı ve bazı ahşap teknelerin Londra’ya götürülerek içine makine konulduğu gözlenebilmektedir.Ancak kurulan bu fabrikalar için kömüre duyulan gereksinim çok fazlaydı.Çünkü o zamana kadar dışarıdan getirilen kömür, bütçeden önemli bir payı dışarı akıtıyordu.Bu dönemde işletmeye açılan Ereğli Kömür İşletmeleri, Osmanlı sanayinde bir başlangıçtır.Türkiye’nin ilk kömür havzası 1829’da işletmeye açılmıştır.Aynı işletme giderek Evkafı Şahane’ye devredilmiş fakat kömür havzaları iyi işletildiği için Rum ve İngiliz işletmecilerine borç karşılığında işletilmek üzere kiraya verilmiştir.

• Savaş Sanayi
Osmanlı kendi gereksinmelerine yeterli bir savaş sanayine sahip olup, baruthaneler, top, küre yapan imalathaneler mevcuttu.Bunların hammaddesini sağlayan madenler de vardı ve işletilmekteydi.Fakat Osmanlı İmparatorluğunda asıl savaş sanayine geçiş Abdülaziz devrinde olmuştur.Zira, bu devirde Osmanlı İmparatorluğuyla İngiltere arasındaki siyasal ilişkiler savaş sanayine girişim için uygun bir ortam ortaya koyuyordu.Bunun sonucu olarak da ülkede tophane ve barut fabrikaları yapılmıştır.

• Dokuma Sanayi
Dokuma sanayinde, gene ordu gereksinmesini karşılamak için devlet sermayesiyle kurulan dokuma fabrikalarının yanı sıra eskiden kurulan bir takım fabrikalar da vardır.Örneğin; Hereke, Bakırköy fabrikaları gibi.Ancak bu fabrikaların rasyonel bir şekilde işletildiklerini söyleyebilmek mümkün değildir.Bu nedenle de bu fabrikalara karşın ordu gereksinmesi için dışardan mal getirilmeye devam edilmiştir.

• Maden Çıkarılması
Ülkedeki maden yataklarının büyük bir çoğunluğu yabancı sermaye tarafından işletilmekteydi.Örneğin; Zonguldak kömürleri, manganez ve krom madenleri gibi.Ancak yine de bu işletmeler imparatorluk ekonomisine katkıda bulunuyorlardı.


• Halı Sanayi
Büyük bir çoğunluğu yabancı sermaye tarafından işletilmesine karşın özel yerli sermayenin de mevcut olduğu bu kesim imparatorluk sanayinin en ileri gitmiş dallarından biriydi.

Görüldüğü gibi sanayi grupları içersinde ilk sırayı gıda sanayi almakta, bunu sırasıyla dokuma ve kağıtçılık sanayi izlemekte en düşük pay ise kimya sanayine ait bulunmaktadır.
Fakat Osmanlı İmparatorluğunun sanayi ve teknik üstünlüğünü Batı Avrupa ülkelerine kabul ettirdiği devir ancak XIX’ uncu yüzyılın başlarına kadar sürmüştür.”XVIII’inci yüzyılda İngiltere’de başlayan ve hızla diğer Batı Avrupa ülkelerine yayılan fabrika sanayi atılımına çeşitli ekonomik, sosyal ve siyasi nedenlerle ayak uyduramayınca sanayi faaliyetleri önce bir duraklama devresine girmiş sonra da Batı Avrupa ülkelerinin kapitalist ve büyük hacimli üretim düzeni karşısında imparatorluğun ev ve el imalatına dayanan küçük sanayi kuruluşları yavaş yavaş kapanmaya başlamıştır.”
Bununla beraber, Osmanlı İmparatorluğunda sanayi faaliyetlerin gerileme ve zamanla çökmesi yalnız Batı Avrupa ülkelerinde makinenin üretime katılması ve dolayısıyla modern sanayinin doğuşu ve böylelikle küçük sanayi üretimiyle fabrika üretiminin rekabet edememesi değildir.İmparatorluğun o zamanlardaki durumunun ve yaşama koşullarının da küçük sanayinin çöküşü ve ortadan kalkışı üzerinde büyük etkisi olmuştur.Bu olumsuz nedenlerin başında da ”kapitülasyonlar” ile uygulanan yetersiz bir sanayi politikası bulunmaktadır. Yabancı ülkelerle imzalanan ticari anlaşmalar sonunda, yabancılara tanınan çeşitli hukuki ve ekonomik ayrıcalıkların oluşturduğu kapitülasyonlar, yalnız imparatorluğun siyasal yapısını yıpratmakla kalmamış aynı zamanda milli ekonomisine kadar etki edebilen bir olumsuzlukla, yabancı uyruklulara veya onların ortak ve adamlarına tanınan iç ve dış ticaret serbestisi sonucu yabancı kökenli malların bütün limanlardan ve vergi ödemeden ülkeye girmesine veya transit geçmesine izin verilmesi, devletin milli sanayisini korumadan tamamen yoksun bırakmış ve ülkeyi yalnız bir hammadde deposu ve Avrupa’nın pazarı haline getirmiştir.Örneğin; 1832-1902 yılları arasında yabancı kökenli mallarda %3-8 oranında gümrük vergisi uygulanıyor ve bu gibi mallar, yerli ürünlere uygulanan %12-50 oranındaki dahili vergiler dışında bırakılıyordu.
Kapitülasyonlar dışında Osmanlı İmparatorluğunda küçük sanayinin çöküşünü hazırlayan düğer nedenler:
Yabancıların yaptıkları reklamlar sonunda, Batı kültürünün de etkisiyle halkın zevklerinde meydana gelen değişiklikler ve bu nedenle yabancı mallara karşı olan talebin artması
Avrupa giysilerinin devlet tarafından resmen kabul edilmesi, fabrika sanayi imalatı olan Avrupa kumaşlarına ihtiyaç göstermiş, bu nedenle de İmparatorluğun önce pamuk sonra ipek sanayi büyük zarar görerek çok sayıdaki tesis hızla kapanmıştır.
Türkler daha çok askerlik, devlet memuriyeti, çiftçilik gibi işlerle uğraştıkları için, milli emek, fabrika sanayini kurabilecek ve devam ettirebilecek bir nitelik ve niceliğe ulaşamamış, bundan dolayı da teknolojik buluşlardan, sanayi bilgi ve deneylerden yararlanmak ve böylelikle küçük el sanayi kuruluşlarını büyük fabrika sanayi haline getirmek mümkün olmamıştır.
Sanayinin zorunlu kıldığı kredinin sağlanamaması ve bu krediyi sağlayacak milli bankaların bulunmaması
Başta kapitülasyonlar olmak üzere bütün bu nedenlerle Osmanlı İmparatorluğu sanayinin çöküşünü hızlandırırken bu duruma son verebilmek ve sanayi sektörüne yeni bir atılım kazandırabilmek için özellikle XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısında bir takım tedbirlere başvurmuş ve bu amaçla 1863 yılında bir ”İslahi Sanayi Komisyonu” kurmuştur.Ancak kapitülasyonlar ve diğer nedenlerle komisyonca öngörülen yeni tedbirlerden ve çıkarılan sanayi kanunundan olumlu sonuçlar elde edilememiş, yeniden kurulmasına çaba harcanan fabrika sanayinin bir kısmı rantabl olmayan teşebbüsler halinde kalmış, diğer kısmıysa kısa zaman sonra faaliyetlerine son vererek kapanmışlardır.
XX’nci yüzyıla girildiği zaman Osmanlı İmparatorluğunda mevcut olan başlıca sanayi kuruluşları: Feshane, Hereke, Zeytinburnu dokuma fabrikaları, Beykoz deri ve postal fabrikası, savaş sanayi ile ilgili birkaç barut ve fişek fabrikası, Tophane ve tersane tesisleri, Ergani bakır, Eskişehir lületaşı maden işletmeleri...Ancak hemen eklemek gerekir ki bu kuruluşların birçoğu Cumhuriyet dönemine de devredilmiş ve bu dönemde de çeşitli gereksinmelerin karşılanmasında çok önemli roller oynamışlardır.Hatta bunların bazıları günümüzde bile faaliyet halindedir.Ancak bu oluş hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyet dönemine söz konusu edilebilecek nitelik ve nicelikte sanayi kuruluşunun devredildiği anlamına gelemez.
Kısa ve savaşla geçen Meşrutiyet devrinde sanayi alanında önemli bir çalışmanın yapıldığını görebilmek mümkün değildir.1913 yılında sanayi tesisi kurmak isteyenlere parasız hazine arsası vermek ve bunları bazı vergiler dışında tutmak amacıyla ”Teşvik-i Sanayi Kanunu” yürürlüğe konmuşsa da, 1914’de başlayan I.Dünya Savaşı nedeniyle bu kanundan faydalanabilmek ve yeni tesisler meydana getirebilmek mümkün olmamıştır.Bununla birlikte, 1914 I.Dünya Savaşı’nın kapitülasyonları fiilen sona erdirmesi üzerine sanayi alanında bir canlanmanın olabileceği ümidi uyandığı için 1915 yılında, İstanbul, İzmir, Bursa, Bandırma, İzmit, Uşak, ve Manisa gibi bazı kentlerde sanayinin mevcut durumunu saptama amacıyla bir sanayi sayımı yapılmış ve bu sayımın sonuçları ”1913-1315 Sanayi Tahriri” adı altında yayımlanmıştır.Sayıma konu olan kurumların dağılımı yukarıdaki grafikte gösterilmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu sanayindeki azınlık ve yabancı payları da bu sayım sonunda belli olmuştur.


Tabloda görüldüğü gibi, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki sanayinin sermaye ve emek miktarının ancak, %15’i Türklerin elinde, diğerleriyse azınlık ve yabancı girişimcilerin elinde bulunuyordu.
1916 yılında koruyucu nitelikte yeni bir gümrük kanunu daha yürürlüğe konulmuş ve devletçe birtakım kalkınma tedbirleri alınmıştır.Fakat savaş içinde bulunulması ve savaşın kaynakları yitirmesi, teşebbüs edilen bütün tedbirlerden olumlu sonuçlar alınmasına olanak vermemiştir.
Kurtuluş Savaşı sonunda yeniden kurulan Türkiye Devleti ise Osmanlı İmparatorluğu’ndan yıkıntı halinde bir ülke devralmıştır. Sanayi faaliyetleri büyük ölçüde durmuş, sanayi tesisleriyse ilkel ve çökük bir görünümdeydi. Askeri ve siyasal zaferin Lozan’da onaylanmasına karşın ülkede sanayileşmeyi gerçekleştirebilecek nitelik ve nicelikte eleman olmadığı gibi bunların yetişmesine olanak verecek eğitim kurumları da mevcut değildi. Uzun yıllar sanayi ve ticari faaliyetleri elinde bulunduran azınlıklar Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ülkeyi terketmiş, sanayi alanında çalışacak eleman bulması son derece güçleşmişti. Diğer yandan, kapitülasyonların ekonomi üzerindeki büyük ve yıkıcı etkisi unutulmadığı için yabancı sermayeden yararlanılması da düşünülmüyor ve sanayileşmenin gerçekleşmesi tamamiyle iç kaynaklara bağlı bir durum gösteriyordu.
Dış şokların etkisiyle, 1978 yılından itibaren büyüme oranı yavaşlamış, 1979-80 yıllarında ise, duraklama yerine gerilemeye gidilmiştir. Yeni politikalarla birlikte, imalat kapasite kullanım oranının artması, enerji ve diğer alt yapı yatırımlarındaki canlanma ve ihracata dönük yatırımlara öngörülen teşviklerle birlikte, yeni yatırımların yapılması sonucu, 1983 yılında imalat sanayinin büyüme hızı ise, %9.3’ e yükselmiş, 1985 yılı için büyüme hızı ise, imalat sanayinde %6.1’ e düşmüştür. Büyüme hızı 1986’ da %8.5, 1987’de %10.1, 1988’de %1.3 ve 1989’ da %1.4 olarak gerçekleşmiştir. İmalat sanayinin alt sektörlerinden metal eşya, makine ve taşıt araçları grubunda 1988’ de %2.2 gerileme kaydedilmişken bu oran 1989’da %13’ lük bir gerileme göstermiştir.Ara malları sanayi, imalat sanayi üretiminde, 1985 yılında %44, 1988’de %44.7, 1989’ da %45.1 paya sahiptir.
İmalat sanayinin toplam ihracatımızdaki payı, 1985 yılında %75.3’ e 1987 yılında %79.1’ e varan ve 1989 yılında %79.9’ a yükselmiştir. İhracatımıza en fazla katkıda bulunan sanayi dalları ise, son yıllarda dokuma sanayi ve demir- çelik sektörü olmuştur. Bunları %4.9’ luk payla, petro kimya ürünleri, %3.6’ lık payla kimya ürünleri ve %3.3’ lük payla petrol ürünleri takip etmektedir.



1980 ylı hariç özellikle madencilik, imalat ve enerji sektörünü de kapsayan toplam sanayi sektörü oranında bir büyüme gerçekleşmiştir.1994 yılında ülkemizde yaşanan ekonomik krizin ardından imalat sanayi üretiminde gözlenen hızlı artış eğilimi 1998 yılının ikinci çeyreğine kadar devam etmiştir. 1997 yılında Güneydoğu Asya ülkelerinde ve Rusya’ da ortaya çıkan krizler sonucu imalat sanayi üretim hızı yavaşlamıştır. 1999 yılında, küresel krizin etkilerinin ve finansman sorunlarının devam etmesinin yanında sanayi kuruluşlarının büyük bir bölümünün bulunduğu Marmara bölgesindeki depremin neden olduğu hasar imalat sanayini olumsuz etkilemiştir. 2000 yılında depremin ekonomik etkilerinin giderilmeye başlaması ve genelde sağlanan istikrar ortam nedeniyle üretimin tekrar artış eğilimine girdiği gözlenmektedir. İmalat sanayi sektörü içinde en yüksek paya sahip olan petrol ürünleri sektöründe üretimin artması toplam sanayi üretimindeki daralmayı sınırlandırmıştır. Taşıt araçları sanayi üretimi başta binek otomobillere yönelik olmak üzere iç talepte ortaya çıkan daralmaya ve baz etkisine bağlı olarak azalmıştır.Makine üretimi, gıda sektörü, ve tekstil üretimi belirsizliklerin artmasıyla azalmıştır.
1999 ve 2000 yılları, imalat sanayi faaliyet sınıfları içindeki CR4 yoğunlaşma oranları dikkate alınarak karşılaştırıldığında, önemli düzeyde gerçekleşen değişimlerde azalma ve artma dengeli bir biçimde olmuştur. Yoğunlaşma düzeylerinde azalma görülen sektörlerin başında 16.14 puan ile ateşe dayanıklı olmayan kil ve seramik yapı malzemesi ürünlerinin imalatı gelmektedir. Yoğunlaşma oranlarında önemli derecede artış görülen sektörlerin başında ise 26.02 puan ile halat, ip, sicim ve ağ imalatı gelmektedir.2000 yılından sonraki dönemde statik bir verimlilik artışı yaşanmıştır. Yani emek verimliliği artmış, ancak istihdamda önemsenir bir artış gözükmemiştir. 2000–2001 yıllarında 35 kodlu kimya-petrol sanayi hem katma değer, hem de kısmi verimlilik faktörlerinde en yüksek düzeydeki sektör olarak bulunmuştur.
2002 yılından sonraki makro ekonomik performans, yüksek büyüme oranları ve düşük enflasyon imalat sanayinde önemli düzeyde verimlilik artışlarıyla beraber gerçekleşmiştir. Büyümenin verimlilik odaklı olması gereği, başta MPM olmak üzere birçok kurum, kişi ve kesimlerce sürekli dile getirilen bir husus olmuştur.
2004 yılında, 2000 yılına göre imalat sanayinde üretim % 24,5 artmıştır. İstihdam ise %0.22 düşmüştür. Öte yandan, emek verimliliği %24,8 oranında artmış buna karşın reel ücretler ise % 14,3 oranında gerilemiştir. Türkiye’ de ülke ekonomisinin yavaş yavaş istikrara kavuşmasıyla üretim sektöründe yaşanan talep artışı endüstriyel otomasyona olan ilgiyi arttırıyor. Özellikle otomasyonun en fazla kullanıldığı ve %30’lara yakın üretim artışı yaşanan makine imalatı başta olmaz üzere, petrol dağıtım, plastik, kozmetik, tekstil, kimya ilaç gibi sektörlerde yaşanan canlanma otomasyon alanında hizmet veren firmaları yatırıma yöneltiyor.
Türkiye’de sanayi üretimindeki artışın son yıllarda belirli sektörlere yoğunlaştığını, bununla dünyadaki trendlere çok bağımlı olduğu görünüyor. Bunlar arasında gemi inşa sektörü şu anda yeni hizmete giren, inşası süren tershanelerin kapasitesinin, mevcut tershane kapasitesinde daha fazla olmasıyla dikkat çekiyor.
Tuzla’nın Aydınlı koyunda yoğunlaşmış olan gemi inşa sektörü bu koyun dolmasıyla birlikte diğer kentlere yayılmaya başladı. Sektörde çok hızlı bir yatırım girişi ve sipariş patlaması gözleniyor. Mevcut tershaneler, 2008 yılına kadar yeni sipariş kabul etmediklerini, 2010 yılına kadar da tam kapasite çalışacaklarını açıklamış durumdadır. Hükümet Türkiye’nin 2013 yılında dünyanın ilk dört gemi üreticisi arasına gireceğini ilan etti. Bu durumun en önemli nedeni dünyadaki gemi inşa sektöründeki canlanma ve Türkiye’nin sunduğu bazı avantajlardır.

Türkiye’ de İmalat Sanayinin Yapısı ve Özellikleri

İmalat sanayinin yapısını çeşitli ölçütlere bakarak incelemek mümkündür. İmalat sanayinde faaliyet gösteren işyerleri ölçekleri bakımından büyük ve küçük işyerleri şeklinde ayrıma tabi tutulabilir. Büyük ve küçük işyerlerinin sektör içindeki görece ağırlıkları bu sektörün teknolojik düzeyi, rekabet yapısı vb. konularda fikir verebilir. İmalat sanayinde üretilen mallar tüketim malları, ara malları ve yatırım malları şeklinde incelenebilir. Bu kategorilerin görece ağırlıklarında zaman içimde meydana çıkan değişmeler; ara ve yatırım malları sanayilerinin daha hızlı gelişmesi, teknolojik anlamda sanayileşmenin göstergesi sayılmaktadır.
Türkiye ekonomisi karma bir ekonomiye sahip ayrıca sanayi içinde kamu ve özel kesimlere ait işletmeler bulunmaktadır. Bu kesimlerin görece paylarında zaman içimde meydana gelecek değişmeler karma ekonomik sistemin hangi yöne kaydığının işareti olacaktır. Öte yandan kamu ve özel kesimlere ait işyerlerinin verimlilik, istihdam , enerji kullanımı ve yeni teknolojilere uyum vb. açılardan karşılaştırılması hangi kesimde kaynakların daha etkin kullanılacağını gösterecektir.
İmalat Sanayinde İşyeri Büyüklüğü

İmalat sanayinde faaliyet gösteren işyerleri hakkında bilgileri DİE tarafından gerçekleştirilen sayım ve anketlerden öğreniyoruz.
1990’ lı yıllarda Türkiye’de 200 bin imalat sanayi işyeri mevcuttur. Bunlardan çok büyük bir bölümü, %90 dan daha fazlası, küçük atölye niteliğindedir.
Küçük işyerleri sayısal üstünlüğe sahip olmalarına karşılık, istihdam sermaye, sermaye yatırımı ve yaratılan katma değerde görece olarak küçük paylara sahiptirler. Büyük işyerlerinin yatırım, katma değer ve çıktıdaki nisbi payları çok daha büyüktür. Büyük ölçekli üretimin görece ağır bastığı alt sektörler kimya, makina, kağıt, ana metal sanayileridir. Küçük ölçekli işyerlerinin en yüksek paya sahip olduğu sanayi dalları ise orman ürünleri, dokuma sektörü ve diğer sanayi dallarıdır.
Türkiye’de imalat sanayinde küçük işyerlerinin çok yaygın olmasının ve büyük ve küçük işyerlerinin bir çok nedeni vardır.
1. Sermaye yetersizliği ve teknolojik gerilik, işletmeleri dokuma, giyim eşyası ve gıda maddeleri vb. geleneksel yöntemlerle üretilen, hammaddesi yurtiçinde sağlanabilen, nüfus artışına paralel olarak iç talebi yükselten malların üretimine yöneltmektedir.
2. Türkiye’de, 1980 öncesi dönemde uygulanan sanayileşme modeli küçük üreticilerin devam etmesi ve yaygınlaşması için uygun bir ortam hazırlamıştır.
3. Halkın küçük tasarruflarının üretime yönlendirilememesi
4. İmalat sanayinde işyerleri ölçeğinin belirlenmesinde başvurulan ölçüt işçi sayısıdır.

İmalat Sanayinde Kamu ve Özel Kesimlerin Yeri

Ekonominin her sektöründe özel girişime ve kamuya ait işletmeler birlikte faaliyet göstermektedirler. Kamuya ait işletmeler birlikte faaliyet göstermektedirler. Kamuya ait işletmelerin özel işletmelerle rekabet ilişkisi içinde değil, yardımlaşma ve tamamlama ilişkisi içindedirler.
Kamu kesimi imalat sanayinde 34 endüstriden 25’nde faaliyet göstermektedir. Kamu kesiminin görece ağlığının fazla olduğu sanayi dalları, petrol ürünleri, demir çelik, tütün, gıda-içki ve ana kimyadır. Diğer sanayi dallarında hem kamu hem de özel kesime ait i yerleri birlikte faaliyet göstermektedir.
İmalat sanayine bakıldığında kamu kesiminin sektör içindeki nispi payının zaman içinde azaldığı, özel kesimin payının süratle yükseldiği görülür.
Kamu kesimi işyerlerinin sayı olarak büyük bölümü tüketim malları üreten sanayi dallarında yer almaktadır.Ancak olaya üretilen çıktı değeri veya katma değer açısından bakarsak ara mallar üreten sanayi dallarında daha büyük görece paya sahip olduklarını görürüz.


Genel Değerlendirme, Sonuç ve Öneriler

1980–2005 döneminde Türkiye imalat sanayinin kapsamlı olarak incelendiği bu araştırmada yapılan analiz ve incelemeler sonucunda ortaya çıkan temel bulgular, bunların değerlendirmesi ve öneriler şunlardır.

• 1980–2001 döneminde, 22 yıllık sürede imalat sanayinde reel katma değer üç katına çıkmıştır. Ancak, bu göstergede istikrarsızlıkların da yaşandığı saptanmıştır.
• Ortalama üretim verimliliği (çıktı/girdi) en yüksek değerine 1993’te ulaşmış, 2000 ve 2001 krizlerinin etkisiyle yaşanan gerilemelerle tekrar 1980 yılının verimlilik düzeyine inmiştir.
• Gerek katma değer, gerekse üretim verimliliğinde görülen dalgalanmalar, imalat sanayinde istikrarsız bir maliyet yapısına ve teknolojiden yeterince yararlanılmadığına işaret etmektedir.
• İmalat sanayi üretim verimliliğinde 1994 ve 2000 krizlerinin olumsuz etkileri özel kesime göre kamu kesiminde daha çok hissedilmiştir.
• 2004 yılında, 2000 yılına göre imalat sanayinde üretim % 24,5 artmıştır. İstihdam ise %0.22 düşmüştür. Öte yandan, emek verimliliği %24,8 oranında artmış buna karşın reel ücretler ise % 14,3 oranında gerilemiştir.
• 2000 yılından sonraki dönemde statik bir verimlilik artışı yaşanmıştır. Yani emek verimliliği artmış, ancak istihdamda önemsenir bir artış gözükmemiştir.
• Türkiye imalat sanayisi içinde ortalama olarak en yüksek katma değer yaratan sektör 35 kod numaralı kimya petrol sanayidir. İkinci sırada 38 kodlu metal eşya makine teçhizat, ulaşım aracı, ilmi ve mesleki ölçme aletleri sanayi gelmektedir.
• Türkiye imalat sanayinde, İstihdam ve katma değer açısından ise 31 kodlu gıda, 32 kodlu dokuma ile 35 kodlu kimya-petrol ve 38 kodlu metal eşya ve makine sanayileri önemli yer tutmaktadır.
• 1980–2001 döneminde işgücü verimliliği en yüksek sektör 35 numaralı kimya-petrol sanayidir. En düşük verimlilikler ise 32 kodlu dokuma-giyim ile 33 kodlu orman ürünleri ve mobilya sanayilerinde görülmektedir..
• Genel olarak tüm sektörlerde 22 yıllık süreçte işgücü verimlilik artışlarında önemli yükselmeler gözlenmiştir. 22 yılda 2,5 katına ulaşan sektörler bulunmaktadır. Kanımızca bu sonuç, katma değer artışlarının yükselmesinden ziyade çalışan sayılarının büyük ölçüde gizlenmesinden ve sigortasız işçi çalıştırılmasından kaynaklanmıştır.
• Ortalama sermaye verimliliği, 1996–2001 itibariyle, en yüksek sektör 39 kodlu diğer imalat sanayi (kuyumculuk, müzik aletleri v.s.) dir. Bu sektörün sermaye verimliliği artış hızı da en yüksek sektör olması ilginçtir. Gerçekten bu sektörde son 5 yılda üretim atağı olduğu görülmektedir.
• Türkiye’nin kuyumculukta AB’de büyük ilerleme göstermesi ve pazarda önemli paylar alacağı beklenmektedir. Ancak bu sektörün Türkiye imalat sanayisi içindeki payı çok düşüktür.
• İmalat sanayi genelinde ortalama sermaye verimliliği artış hızları, ortalama işgücü verimliliği artış hızından daha düşük ve istikrarsız olarak gerçekleşmiştir. Bu durum, sermaye kullanımının verimliliği sağlayacak teknolojik yenilikleri algılayamamış olmasının yanı sıra, sektörlere verilen teşviklerin dağınıklığı nedeniyle, sermayenin istikrarsız ve yön değiştirme eğiliminde olmasından kaynaklanmış olabilir.
• 2000–2001 yıllarında 35 kodlu kimya-petrol sanayi hem katma değer, hem de kısmi verimlilik faktörlerinde en yüksek düzeydeki sektör olarak bulunmuştur.


İMALAT SANAYİİNDE EĞİLİMLER
KASIM – 2006 (Üretim - Satışlar - Fiyatlar)

İmalat sanayinde kapasite kullanım oranı, geçen yılın aynı ayına göre 2,3 puan artmış ve % 83,2 seviyesinde gerçekleşmiştir.
Aylık İmalat Sanayi Eğilim Anketi'ne cevap veren 2679 işyerinden derlenen verilerin geçici analiz sonuçlarına göre, 2005 yılı Kasım ayında % 80,9 olan üretim değeri ağırlıklı kapasite kullanım oranı, 2006 yılı Kasım ayında % 83,2 seviyesinde gerçekleşmiştir.

İç pazarda talep yetersizliği, işyerlerinin tam kapasite ile çalışmamasının en önemli nedenidir.
2006 Kasım ayında, işyerlerinin, tam kapasite ile çalışmamasının nedenleri arasında talep yetersizliği ilk sıradadır. Hammadde yetersizliği, mali imkansızlıklar, işçilerle ilgili meseleler ve enerji yetersizliği diğer nedenlerdir. İç pazarda talep yetersizliği % 47,6 ve dış pazarda talep yetersizliği % 17,9 oranında etkili olmuştur. Mali imkansızlık % 3,5; hammadde yetersizliği; yerli mallarda hammadde yetersizliği % 4,3 ve İthal mallarda hammadde yetersizliği % 2,9, işçilerle ilgili meseleler % 1,8 oranında etkili olmuştur.

Üretim miktarı, Kasım ayında bir önceki aya göre % 4,7 artmıştır.
İşyerlerinde Kasım ayı üretim miktarı % 4,7 artmıştır. Aralık ayında üretim miktarını % 0,1 artacağı beklenmektedir. Kasım ayı satış miktarı % 8,8 artmıştır. Aralık ayında % 1,0 azalacağı beklenmektedir. Kasım ayı satış fiyatları aynı kalmıştır. Aralık ayında % 0,1 artacağı beklenmektedir. Kasım ayı hammadde fiyatları % 0,3 artmıştır. Aralık ayında % 0,3 artış beklenmektedir.

__________________
İnandığınız Gibi Yaşayamazsanız, Yaşadığınız Gibi İnanmaya Başlarsınız.. Hz Ömer

HaKaN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Reklam alanı
Otobüs Bileti
Yeni Konu aç  Cevapla

Etiketler
dış, ekonomi, ticaret


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık




Megaforum'un desteklemiş olduğu otogar.com sitesinden online olarak otobüs bileti satın alabilirsiniz.


sohbet.net