Üye Etiketleri

 07-16-2008, Saat 15:42
DurumuÇevrimdışı
Senior Member
Avatar Yok
UYARI:
Kullanıcıların Profil Bilgileri Ziyaretçilere Kapatılmıştır.

Görmek için Kayıt Olmalısınız

 
Yorum #16

BÖLÜM 16
EKONOMİK SİSTEMLER


Dünyada iktisadi örgütlenme değişik biçimlerde olmaktadır. Yöntem farklılıklarına rağmen, amacın tek olduğunu söylemek mümkündür. Ortak amaç “insan oğlunun sonsuz ihtiyaç ve taleplerini sınırlı olanaklarla karşılamak” tır. Amaçlara ulaşabilmek için başvurulan araçlar ise zaman ve mekan içinde değişmişlerdir. Ekonomik sistemlerin bir ucunda bireyci görüş vardır. Bu görüş savunucularına göre, toplumu meydana getiren herkes tutarlıdır, kişisel yararlar üstüne kurulu sistemde en verimli kesimler bulunup çıkarılacak, bu da toplumun bir bütün olarak kalkınmasını sağlayacaktır.
‘Kapitalizm’ adı verilen sistemin bugünkü örneği Amerika Birleşik Devletleridir’ dir. Yelpazenin öteki ucunda toplum çıkarlarının kişisel çıkarlar üstünde tutulduğu sistem vardır. Orada ekonomik yaşamın örgütlenmesi, planlanması ve yürütülmesi toplumun elindedir. Birey, geçimini toplumsal bir kurumda çalışarak sağlar. Söz konusu sistemin en son aşamasında birey toplumsal, ürüne yetenekleri oranında katılacak ve bunun karşılığında toplumsal ürünlerden ihtiyaçları oranında payını alacaktır. Bu aşamaya gelindiği zaman ‘komünizme’ de varılmış olmaktadır. Henüz bu son aşamaya varamamış olmakla birlikte bu ekonomik sistemin uygulamadaki önderi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’dir. Ekonomik sistemleri biçimlendiren toplum için güçler şöyle sıralanabilir: toplumu meydana getiren kişilerin istek ve davranışlarına biçim veren tarihsel ve kültürel geçmiş, doğal kaynaklar ve iklim, halk çoğunluğunun benimsediği ve savunduğu felsefi görüşler geçmiş dönemlerde belirli hedeflere ulaşmak için halkın başvurduğu araçlar önceden karşılaşılmış ekonomik sorunlara getirilen çözüm yolları başarı ya da başarısızlık oranlarıdır.

SOSYALİZM

Sosyalizm gerek ekonomik bir doktrin olarak gerek bir ideoloji olarak tanımlanması son derece güç bir kavramdır. Zira çağlar boyunca çok farklı kural ve uygulamalar sosyalizm olarak isimlendirildiği gibi günümüzdeki birbirinden çok farklı uygulamalar da aynı biçimde isimlendirilmekte, ya da en azından sosyalizm oldukları iddiasını taşımaktadırlar. “toplumculuk”, “sosyal-demokratlık”, “demokratik solculuk”, “komünistlik”, “sosyalistlik” vb... bir dizi kavramın ifade etmek istedikleri şeyin ne olduğu ancak uygulamanın gözlenmesiyle anlaşılabilmektedir. Üretim araçlarının ( ya da en azından temel endüstrinin önemli bir bölümünün) devlet tekelinde (ya da en azından denetiminde) bulunduğu ve söz konusu bu devletin çalışan kitleler tarafından denetlendiği ülkelerdeki ekonomik sisteme sosyalizm denilebilir. Ancak yukarıdaki tanımlamamızda da eksiklikler ve tartışma götürebilecek birçok noktalar vardır. Örneğin: Devlet üretimi denetlediği gibi tüketimi de denetleyebilecek midir? Hangi temel endüstri alanları devlet elinde yada denetiminde olacaktır? Bu ekonomi içinde fiyatlar neye göre ve nasıl belirlenecektir, nasıl karar verilecektir? Çalışan kitlelerin devleti denetlemesi nasıl olacaktır, hangi sınırlar içinde kalınacaktır? Vs.... İşte tüm yukarıdaki hususlarda herkesin anlaşabileceği ortak tanımlara varmak mümkün olmadığı için sosyalizmi doyurucu bir biçimde tanımlamakta mümkün olmamaktadır. Aslında sosyalizm hemen hemen her ülkede farklı uygulandığı için tek bir sosyalizmden söz etmek yerine farklı ‘sosyalizmlerden’ söz etmek daha doğru olur.

Sosyalizm, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir. Bununla birlikte, sosyalizmin fiili anlamı uygulamada zaman içinde değişmiştir. Siyasi bir terim olması nedeniyle, sınıfsız bir toplumun oluşturulması amacıyla, devrim ya da toplumsal evrimle örgütlü bir emekçi sınıf kurulmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Sosyalizm, kökenlerini sanayileşme dönemindeki aydınlanma düşüncesinde dile getirilen siyasal ve sosyal eşitlik isteğinden almıştır. Giderek artan bir şekilde modern demokrasilerde de sosyal reformlar üzerine yoğunlaşılmaya başlanmıştır. Sosyalizm ve sosyalist terimi, bir dizi ideolojiye, bir ekonomik sisteme, varolmuş yahut varolan bir devlete işaret edebilir. Marksist teoride sosyalizm, kapitalizmin yerini alacak ve daha sonra sosyalist yapı kendiliğinden söneceğinden komünizme dönüşecek bir topluma işaret eder. Marksizm ve komünizm sosyalizmin dallarıdır. Sosyalizm kelimesi hızlı bir biçimde yayıldı ve değişik zamanlarda ve yerlerde değişik şekillerde kullanıldı. Farklı kişiler ve gruplar kendilerini sosyalist ve sosyalist karşıtı olarak tanımladılar. Sosyalist gruplar arasında büyük farklılıklar olmakla birlikte, neredeyse hepsi, toplumun seçkin bir azınlığına hizmet etmektense halk çoğunluğuna hizmet eden bir iktisat bilimiyle birlikte, dayanışma prensiplerine göre çalışan, eşitlikçi toplumu savunarak, sanayi ve tarım işçileriyle birlikte mücadele eden, 19. ve 20. yüzyıla dayanan bir ortak tarihle bağlandıklarını kabul edeceklerdir.

KAPİTALİZM

Sermaye ve kapitalizm kavramları zaman zaman eşanlamda dolayısıyla yanlış kullanılır. Sermaye insanların ihtiyaçlarını tek basına ve dolaysız olarak karşılamaz. Tüketiciler tarafından kullanılan malların üretimine yardımcı olur. Sermaye, insan veya doğa yapısı olabilir. Makineler, aletler, sanayi araçları, fabrika binaları, madenler, ekilebilir topraklar, ham ve yarı mamul mallar ‘sermaye’ kavramının sadece birkaç örneğidir. Kısacası sermaye, üretim sürecinde kullanılan araçların tümüne verilen addır. Kapitalizm ise bu üretim araçları üzerinde bir mülkiyet, bir işletme biçimidir. Kapitalizmi şu şekilde de tanımlayabiliriz: İnsan veya doğa yapısı sermayenin özel ellerde (özel mülkiyet altında) bulunduğu ve kişisel kazanç için kullanıldığı bir ekonomik örgütlenme biçimidir. Kapitalizm üretim araçlarının özel mülkiyetin elinde olduğu ve kâr amaçlı kullanıldığı, malların üretim, dağıtım ve fiyatının arz talep mekanizmasıyla serbest piyasada özgürce belirlendiği bir ekonomik sistemdir. Kapitalizm insanların mal, mülk, sermaye edinebildiği düzendir.
İnsan ve sermayenin bireysel ya da ortaklaşa özel mülkiyet altında bulunduğu bir ekonomik örgütlenme biçimidir. Kapitalizmin temel kuramı rekabet ve kâr maksimizasyonudur.
Kapitalizmin görüşleri şunlardır:

1) Özel Mülkiyet:
‘Özel Mülkiyet’, kapitalist ekonomilerin en önemli temel kurumlarındandır. Özel mülkiyet kavramının anlamı kısaca şudur: Mal sahibine, sahibi olduğu mallar üzerinde tam bir denetleme ve kullanma yetkisi ve hakkı verilmesi, tanınan bu hakkın da toplum tarafından korunması. Daha kesin çizgilerle diyebiliriz ki, özel mülkiyet, değer taşıyan nesneleri alma, saklama, kullanma ve elden çıkarma hakkıdır. Ayrıca mal sahibine, malını bizzat kullanma hakkının yanı sıra, o malı başkalarının kullanabilmesi için gerekli şartları koyma yetkisi de verilmektedir.
Özel mülkiyet ortadan kalktığı zaman-ki böyle bir durumda ekonomik kararların kaynağı özel mülkiyet- dışı bir kurum olacaktır. Kapitalist düzen de varlığını yitirecektir.

2) Veraset:
Genellikle özel mülkiyetin bir kesiti olarak görülen veraset,hiç değilse kurumsal açıdan bakıldığı zaman ayrı bir incelemeyi gerektirmektedir. “Mal tevarüsü” ya da miras yoluyla mal edinmek olarak da adlandırılabilecek bu kurumda iki ayrı hak dizisi görüyoruz: Bunlardan birincisi vasiyet etme hakkı, ikincisi de miras hakkıdır. Veraset kurumu kapitalizmin önemli temel taşlarından biridir. Zira gayet kesin bir şekilde zenginlik (sermaye) birikimini teşvik etmektedir. Fakat veraset hiçbir şekilde doğal bir kurum değildir.veraset insanın mutlak yada doğal hakları ararsında görülmez. Özel mülkiyet gibi veraset hakkı da toplum tarafından değişik biçim yada kalıplara sokulabilir. Hatta toplum tarafından insanlara tanınan haklar arasında da çıkabilir. Bu kurumlar insan yapısıdır.Nasıl kapitalist sistem doğal yada mutlak bir sistem değilse kapitalizmi meydana getiren bu kurumlarda aynı şekilde mutlak yada doğal değildir. Sadece sistemin (kapitalizm) doğasındandır. Bir başka değişle kapitalist düzen sürdükçe özel mülkiyet veraset kurumları da devam edecektir.

3) Özel Teşebbüs (girişim) Özgürlüğü:
Teşebbüs özgürlüğü kapitalist ekonomiler için büyük önem taşır.Müteşebbisin görevi belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arz edilmesi gerekli nitelik ve nicelikteki üretim araçlarının bir araya getirilmesi ve eşgüdüm içindeki çalışmalarının sağlanmasıdır.Müteşebbis üretim araçlarının kiralanması alınması ve üretimde kullanılması da bir fayda görmediği sürece o araçlar belirli alanlarda kullanmak özgürlüğünü tanımak gerekir. Üretim süreci bu şekilde yürütülmediği taktirde kapitalist bir düzen altında başka türlüde üretilemez. “Özel teşebbüs özgürlüğü” kapitalist ekonomilere özgü bir kurumdur.

4) Rekabet:
Rekabetin sayısız biçim ve görünümleri de kapitalist ekonomik düzenlere de damgasını vurmuştur.Rekabet kurumunun ilk ve en önemli görevi kapitalizmin en önemli unsurlarından biri olan değer biçme süreci ile ilgilidir. Kapitalist ekonomilerde rekabet yada serbest pazarlar yada rekabet yoluyla fiyat belirlenmesi mekanizmasının da aksamadan düzgün bir şekilde işlemesi gerekir.Kapitalist ekonomilerde rekabetin en önemli görevlerinden biride mal üretiminde yüksek verimlilik sağlamak ve kurumların yokluğunda hiçbir ekonomik örgütlenme biçiminin uzun ömürlü olması beklenemez.

5) Kar Amacı:
Kar güdüsünün kapitalist ekonomilerdeki yerini ve görevini değişik şekillerde anlatmak mümkündür.Bir açıdan bakarsak diyebiliriz ki kar güdüsü kapitalist ekonomilerin merkezi denetim organıdır.Kar güdüsünün müteşebbisi üretim araçlarını en verimli üretim süreçlerinde kullanmak üzere harekete geçmesi beklenir. Bu kar güdüsü müteşebbisi üretim araçlarını daha az önemli olan yerlerden daha önemli olanlarına aktarması için uyanık tutar.
Kapitalist ekonomide hedef yüksek verimlilik ve bu verimlilik düzeyini korumak ve geliştirmektir.Ayrıca kapitalizm sıklıkla serbest piyasa ekonomisi ve ekonomik liberalizm kavramlarıyla tanımlanır ve birbiri yerine kullanılır. Ünlü akademisyen Francis Fukuyama SSCB'nin dağılması ile tarihin sonunu (kapitalizmin zaferini) ilan etmiştir.

LİBERALİZM

İnsanların diledikleri gibi hareket etmeleri ve ekonomik alanda tam bir serbestliğe sahip olmaları gereğine olan inancı açıklar. Kapitalizmi savunan düşünürlere göre bir toplumda yaşayan herkes dilediği işi yapmakta dilediği yere gitmekte serbest olmalıdır. Bu serbesti onların daha hür daha mutlu olması sağlayacaktır, hem de daha yüksek bir refah düzeyine ulaşmalarını. Hür ve bağımsız olan insan kendi istediği ve seçtiği işi yaparken daha verimli olacaktır. Bu inanç daha sonraları çok ün yapmış olan ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ sözcüğü ile kapitalist düşüncenin önemli ilkelerinden birini açıklayan yaygın bir slogan haline gelmiştir.
Bugün kapitalist düşünceyi en iyi savunanlar dahi liberalizme olan inançlarını kısmen yitirmişlerdir. Bu sonuç, pratik olarak hemen her ülkede ekonomik hayata devlet müdahalesinin giderek artmış olmasından doğmuştur. Yoksa, düşünce sisteminde ya da felsefesinde önemli bir değişiklik olmasından dolayı değil.

KOMÜNİZM

Oxford sözlüğünde komünizm şu şekilde tanımlanmıştır: “1 Marx’tan hareketle geliştirilmiş, sınıf savaşını savunan ve ortak mülkiyetin olduğu, her bireyin kendi yeteneklerine ve ihtiyaçlarına göre çalışarak ücretlendirildiği bir toplumu hedefleyen politik teori ya da SSCB veya başka yerlerde kurulmuş bir komünist toplum biçimi.”
1840’larda komünizm terimi devrimciler tarafından kendilerini, sosyalizm terimini farklı reformist kuramların karışık bir toplamını kapsayacak şekilde uyarlamış olan J.S.Mill gibi reformistlerden ayırmak için kullanılmaya başlandı. 1870lere gelindiğinde bu terimler aynı amaç için farklı araçları benimseyen iki ayrı kuram olmaktan çıkıp, farklı amaçları hedefler hale geldi. Oxford İngilizce Sözlüğü kaynaklarında şu nota yer veriyor: “Forster Günlüğü 11 Mayıs, Komünizm ve sosyalizm arasındaki derin farkın sosyalizmin ücretlendirilmenin harcanan emeğe göre olması gerektiğini söylerken, komünizmin buna inanmaması olduğunu öğrendim.”
19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşan sosyalizme karşıt olan bu anlamdır. Elbette bir isme illa sahip çıkmak o kadar da önemli değil, zira birçok kişi komünizmin Marx ve SSCB ile ilgili bir şey olarak biliyor.
Toplum, ayrıcalıklı olanlarla sömürülenler şeklinde bölünmüş olduğundan beri direniş vardır ve bu direniş, özgürlüklerine giden yolun arayışı içinde olan ezilenlerin dilinde sesini ve ifadesini bulmuştur. Ancak, komünizm, kapitalist toplumun ortaya çıkışının ve bunun getirdiği yeni ezme koşullarının ve özgürlük olasılıklarının bir sonucudur. Kapitalizmin gelişimi, kapitalizm öncesinin tarım temelli toplumunda iktidardan dışlanan yeni bir sınıfın iktidar mücadelesine dayanıyordu ve mücadeleyi ifade etmek ve yönetmek için kullandıkları araç da politik ekonomiydi. Komünizm bunun sonrasında, yeni bir sınıfın, proletarya veya işçi sınıfının, kendi sesini aradığı, rakibinin yani burjuvazinin sesine göğüs germeye kalkıştığı ve burjuvaziyle mücadeleye tutuşmaya başladığı dönemdir.

FAŞİZM

Faşizm aşırı Irkçılığın ya da milliyetçiliğin temel alındığı bir görüşdür. Bir ırkın başka bir ırktan üstün olduğunu veya bir milletin başka bir milletten üstün olduğunu konu alır. Tarihte Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası ve Mihver devletleri faşizmi ilke edinmiş ve uygulamışlardır. Bununla birlikte tarihte başka birçok ülkede milli faşist veya faşizan rejimler ortaya çıkmıştır. Faşizm sadece ırkçılığı değil, aynı zamanda aşırı milliyetçi ya da radikal dinci ideolojileri tanımlamak için de kullanılır. Faşizmin aynı zamanda milliyet ve ulus anlayışı da çok katıdır ve serttir. Diktatör yönetimine benzer. Totaliterdir. Askeridir. Faşizm çoğu insanı cezbetmiştir ve cezbetmeye devam etmektedir. Faşizm sık sık ırkçı, milli veya radikal dinci halk ayaklanmaları olarak da boy gösterir. Halen faşist görüşü olan insanlar hemen her ülkede vardır ve zaman zaman etkinliklerini attırırlar. Taraftarları, kendi saflarına katılmayanları yaygın olarak aşağı ya da hain olarak tanımlarlar...
En ünlü faşistler arasında İntikam.us, Adolf Hitler ve Benito Mussolini vardır.

EMPERYALİZM

Çeşitli kaynaklar emperyalizmi değişik biçimlerde tanımlamaktadır. Bir ulus veya devletin gücünü ve etkisini başka uluslar, bölgeler veya halklar üzerine genişletmesi. Bir ulusun kontrolünü diğer halklar üzerinde genişletmesini sağlayan politika ve uygulamalar. Bir devletin kendi sınırları ötesindeki halklar üzerinde, rızaları olmaksızın, kontrol kurma politikası şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımlamaların esas olarak genişleme ve kontrol kavramlarına odaklandıkları görülmektedir. Emperyalizmin esnek ve oldukça geniş şekilde kavramsallaştırılması tarihsel değişimin özgün evrelerinin göz ardı edilmesine yol açabilir çünkü bu tanımlar Roma imparatorluğu gibi köleci imparatorluklar için geçerli olduğu kadar günümüz uluslararası ilişkilerini de kapsamaktadır.


KARMA EKONOMİ

Karma ekonomi iki evrensel ekonomik sistem olan “Kapitalizm” ve “Sosyalizm” arasında yer alan fakat özü itibariyle kapitalist sistemin özelliklerini taşıyan bir ekonomik düzendir.Karma ekonomi düzeninin çağdaş kapitalizmin uygulamada varlığı yeni bir aşama değil tamamen bağımsız üçüncü bir sistem olduğunu savunan görüşlerde vardır.
Karma ekonomi düzenini benimseyenlere göre kapitalist düzen libarelizme dayanmaktadır.Bu toplumsal görüşte kişinin hakları ve çıkarları ihmal edilmektedir. Kapitalizmin karşısında yer alan “Sosyalizm” de ise toplumun çıkarları her türlü kişisel çıkarın üstünde tutulmaktadır. Oysa “karma ekonomi” düzeninde anılan iki sistemin taşıdığı temel çelişkiler çözülmüş yani kamu yararına kişisel çıkar bağdaştırılmıştır.Ancak kişisel çatışması halinde toplumun çıkarları öncelik kazanmakta ve kişisel bazı temel hakları kısıtlanmaktadır.
Bir yandan yönlendirilmiş piyasa sistemi yoluyla, piyasa ekonomisine devlet müdahalesinin dahil edilmesi, diğer yandan merkezi yönetimle
ekonomilerin reforme edilerek, belli piyasa unsurlarını kullanmaları karma ekonomi kavramına güncellik kazandırmıştır. Bir çok az gelişmiş ülke hatta Fransa gibi bazı gelişmiş ülkeler,piyasa sistemi yanında, makro planlar yaparak ekonomilerini yönlendirirler. Bu şekilde ortaya çıkan ekonomiler, karma ekonomiler olarak adlandırılır. Böylece, karma ekonomi kavramının kullanılmasında plan ve piyasanın birlikte varlığı ölçüt olarak alınmış olur.
Ülkemizde karma ekonomi sistemini benimsemiş ülkelerden biridir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ekonomik politikada bazı değişiklikler olmuş ise de hiçbir dönemde karma ekonomiden ayrılma olmamış sadece bazen devletçiliğe, bazen de liberalizme ağırlık verilmiştir.

YÖNLENDİRİLMİŞ PİYASA EKONOMİSİ
Piyasa sisteminde, ekonominin arz ve talep cephelerinde farklı piyasa tipleri oluşur. Tam rekabet, oligopol, monopol v.b. gibi. Bu farklılaşmaya koşut olarak ekonomik düzende de değişimler ortaya çıkar. Her ülkenin kendi sosyoekonomik gelişmesine bağlı olarak oluşan bu farklılaşma, o ülkenin ekonomik düzenini ve ekonomik düzen politikasını etkiler. Piyasaya dayalı koordinasyonun gerçekleştirildiği ülkelerde yaşanan sosyoekonomik gelişme süreci, temel öncelik ilkesinde yeni bir anlayış yaratmıştır. Sosyallik ve bireysellik ilkeleri yeni bir anlayış içinde ele alınarak, devlet ve ekonominin bütünleşmesi sonucunda oluşan sosyal devletin piyasalara belli sınırlar içinde, belli ilke ve yöntemlere göre müdahalesine yer vermiştir. Devletin ekonomik süreci yönlendirmesi ilke olarak benimsendiği için, günümüz piyasa ekonomileri yönlendirilmiş piyasa ekonomileri olarak adlandırılır
 Alıntı
 07-16-2008, Saat 15:42
DurumuÇevrimdışı
Senior Member
Avatar Yok
UYARI:
Kullanıcıların Profil Bilgileri Ziyaretçilere Kapatılmıştır.

Görmek için Kayıt Olmalısınız

 
Yorum #17

BÖLÜM 17
EKONOMİK KRİZ KAVRAMI

Ekonomik kriz, ekonomide aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan olayların makro açıdan ülke ekonomisini, mikro açıdan ise firmaları ciddi anlamda sarsacak sonuçlar ortaya çıkarmasıdır.

Ekonomik krizler çok değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Üretimde hızlı bir daralma, fiyatlarda ani düşme, iflaslar, işsizlik oranında ani artış, ücretlerde gerileme, borsada çöküş, banka krizleri vs. ekonomik krizlerin başlıca örnekleridir.

Hemen belirtelim ki, iktisatçıların ekonomik krizlerin nedenlerine, etkilerine ve çözüm yollarına bakış açıları oldukça farklıdır. Klasik iktisat okuluna mensup liberal iktisatçılar genel olarak ekonominin dengede olduğunu, zaman zaman ortaya çıkan krizlerin ise geçici olduğunu ve ekonominin tabii akışı içerisinde bu krizlerin kendi kendine ortadan kalkacağını savunmaktadırlar. Klasik iktisatçılardan Jean Babtiste Say’in Mahreçler Kanunu olarak
bilinen “her arz kendi talebini yaratır” ilkesi, esasen ekonomide bir arz krizinin sözkonusu olmayacağını, ya da bunun geçici olacağını ifade etmektedir. Klasik liberalizmin temel ilkelerine bağlılığını sürdüren çağdaş liberal iktisat okullarına mensup iktisatçılar da genel olarak konjonktür hareketlerinin genel seyri içerisinde ortaya çıkan krizlere karşı devlet müdahalesinin gereksiz, hatta olumsuz sonuçlar doğuracağı düşüncesini paylaşmaktadırlar.


TÜRKİYE’DE KRİZİN GELİŞİMİ VE SEBEPLERİ

Türkiye’de mali sistemdeki sağlıksız yapının varlığı yaşanan krizlerin başlıca nedenleri arasındadır

Türkiye, 1990’lı yılların başından itibaren muhtelif ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Yaşanan bu krizlerin başlıca nedenleri; sürdürülemez bir iç borç dinamiğinin oluşması ve başta kamu bankaları olmak üzere mali sistemdeki sağlıksız yapının ve diğer yapısal sorunların kalıcı bir çözüme kavuşturulamamış olmasıdır.

Bunlara ilaveten, küreselleşme; ekonomide belirgin bir kriz olmadığında da salgın krizler aracılığı ile Türkiye’de istikrarsızlık yaratmış, Asya ve Rusya krizleri gibi dışsal etkenler ekonominin dayanıklılığını azaltarak durgunluğa veya daralmaya neden olmuştur.

Türkiye’de en kapsamlı ekonomik istikrar programının 2000 yılı başında uygulanmasına karar verilmiştir

Türkiye’de birçok istikrar programı uygulanmış olmasına rağmen, enflasyonu düşürmek ve ekonomide büyüme ortamını yeniden sağlamak amacıyla en kapsamlı ekonomik istikrar programının 2000 yılı başında uygulanmasına karar verilmiştir.


Bu kararda, 1999 yılının ikinci yarısında yaşanan deprem felaketi ve depremin ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartları daha da ağırlaştırması, AGİT zirvesinin hemen ardından Avrupa Birliği’nin Helsinki’de yaptığı zirvede, Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için adaylığının resmen açıklanması gibi olaylar sonucunda uluslar arası kamuoyunun Türkiye’de kapsamlı bir istikrar programının uygulanması konusunda yoğun baskısının oluşması önemli rol oynamıştır.

Bu gelişmeler sonucunda IMF’nin de destekleyeceği bir istikrar programının hem Türkiye’nin dünyadaki güvenilirliğini sağlayacağı hem de istikrarın gerçekleştirilmesini çabuklaştıracağı düşünülmüştür.

Sıkı maliye politikasının uygulanması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesi IMF’nin desteklediği program kapsamında yer almıştır
IMF’nin desteklediği program kapsamında sıkı maliye politikası uygulanması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesinin yanı sıra, enflasyon beklentilerini düşürmek için döviz kurları önceden açıklanmış ve para politikası likidite genişlemesini yabancı kaynak girişine bağlayan bir çerçeveye oturtulmuştur.

Programın uygulanmasında kamu açıklarını daraltma ve yapısal reformlar alanında önemli adımlar atılmıştır.


Bu kapsamda yeni bir Bankalar Kanunu hazırlanmış, sosyal güvenlik sistemi yeniden düzenlenmiş, mali durumu bozulan bankalara devlet tarafından el konulması kararlaştırılmış, bankaların gözetim ve denetiminden sorumlu bağımsız bir kurum oluşturulmuş, bankacılık sektörünün yapısını güçlendirmek amacıyla sistemdeki mali bünyesi zayıf bankalardevlet kontrolüne alınmıştır.

2000 yılının ikinci yarısına kadar uygulamaya konulan istikrar programı başarılı bir şekilde yürütülmüştür.
Fakat, enflasyonun programda öngörüldüğü hızla düşmemesi sonucunda Türk Lirasının beklenenin üzerinde reel değer kazanması, iç talepte görülen hızlı canlanma, ham petrol, doğal gaz gibi enerji fiyatlarındaki artış ve Euro/$ paritesindeki gelişmeler sonucunda 2000 yılında cari işlemler açığı öngörülen düzeyin önemli ölçüde üzerine çıkmıştır. Bu gelişme iç ve dış piyasalarda mevcut kur sisteminin sürdürülebilirliği ve cari işlemler açığının
finansmanı konusundaki endişeleri artırmıştır.

Arjantin’deki krizin etkisiyle uluslararası sermayenin gelişen piyasalara daha ihtiyatla yaklaşması, 2000 yılının ikinci yarısında Türkiye’ye dış kaynak girişinin azalmasına yol açmıştır.


Özelleştirmenin simgesi haline gelen Türk Telekom’un satışında sorunların yaşanması, Türk Hava Yolları’nın satışının gecikmesi, kamu bankalarına ilişkin düzenlemelerde yaşanan sorunlar, programın uygulanmasında gösterilen kararlılığın azalması, Arjantin ekonomisindeki gelişmelerin de etkisiyle uluslararası sermayenin gelişen piyasalara
daha ihtiyatla yaklaşması, 2000 yılının ikinci yarısında Türkiye’ye dış kaynak girişinin azalmasına yol açmıştır.

Likidite sıkışıklığı ile beraber faizler daha da artmıştır
Yıl sonuna doğru yaklaşırken bankalar dövizdeki açık pozisyonlarını azaltma yoluna gitmişlerdir.
Bankaların yaratmış olduğu döviz talebi Türk Lirası talebini artırmış ve sonuçta faizler üzerinde yukarı doğru bir baskı oluşmuştur. Para programının bir parçası olan net iç varlıklar hedefini aşmamaya çalışan Merkez Bankası faizlerdeki yükselişe fazla müdahale edememiş, Hazine bonosuna yüksek oranda yatırım yapmış olan bankaların bankalar arası para piyasasında borç bulmaları zorlaşmış, piyasada likidite darlığı baş göstermiştir.

Bunun üzerine, Hazine bonosuna yatırım yapmış olan yabancı yatırımcılar, ileride bu bonoları satamayacaklarını düşünerek piyasadan çıkmaya başlamışlardır.
Yabancı yatırımcıların ülkeyi terk etme çabaları sonucunda Merkez Bankası 6 milyar dolar civarında döviz satışında bulunmuş ve rezervler azalmıştır.


Merkez Bankası bu aşamada da piyasalardaki gelişmelere yeterli derecede müdahale edememiş, programın öngördüğü gibi, faizlerin yükselmesiyle Merkez Bankası’na döviz satışı gerçekleşmemiş, aksine döviz talebi daha da artmıştır. Sonuçta, Kasım ayı sonunda faizler %1000’lere kadar yükselmiştir.

Ek Rezerv kolaylığı altında IMF’den 7,5 milyar dolar tutarında ek kolaylık sağlanmıştır
Bu gelişmeler sonucunda Türkiye, Stand By düzenlemesine ek olarak IMF ile yeni bir düzenleme içine girmiştir.
Aynı dönemde, Dünya Bankası da Ülke Yardım Stratejisi programı altında üç yıl içinde Türkiye’ye 5 milyar dolar vereceğini açıklamış ve bu olumlu gelişmeler piyasalardaki güvensizliği kısmen azaltmıştır.

Ocak ayı süresince Merkez Bankası’nın ilk belirlenen hedefin de üzerinde piyasaya likidite vermesiyle faizler %100’ün altına düşmüştür.

Ancak, 19 Şubat 2001 tarihinde Hazine ihalesi öncesindeki olumsuz gelişmeler mali piyasaları negatif yönde etkilemiş, yabancı yatırımcılar piyasalardan çıkmaya çalışırken bankalar da olası gelişmelere karşı kendilerini korumak için döviz alımına yönelmişlerdir.
Bir gün önce piyasalara 7,5 milyar dolar satan Merkez Bankası, Türk Lirası likidite vermeyerek döviz talebini kısma yolunu seçmiştir. Faizler yine %1000’lerin üzerine çıkmaya
başlamış, Kasım krizinde olduğu gibi Merkez Bankası’nın net iç varlıklar hedefinden taviz vermemesi krizin derinleşmesine yol açmıştır.


Sonuçta, o güne kadar uygulanan en kapsamlı istikrar programlarından biri yarım kalmış, Türk Lirası yabancı paralar karşısında dalgalanmaya bırakılmış, doların fiyatı 685,000 liradan 1 milyon liranın üzerine çıkmıştır.
Ekonomide dolarizasyon artmış, iç talep hızlı bir şekilde azalmış ve bu durum krizi daha da derinleştirmiştir.

Faaliyet gösteren firmalardaki tasarruf tedbirleri ile beraber işsizlik artmaya başlamıştır
Ticaret hacminin düşmesi firmaların tatile girmesini ya da tamamen kapanmasını gündeme getirmiş, faaliyet gösteren firmalardaki tasarruf tedbirleri ile beraber işsizlik de artmaya başlamıştır. İstatistiklere göre 2000 ile 2001 yılları arasında yaklaşık 650 bin kişi işini kaybetmiş, işsiz sayısı 1 milyon 960 bine yükselmiştir.

Daha sonra “Kontrollü kur, serbest faiz” politikası bırakılarak “Kontrollü faiz, serbest kur” politikasına geçilmiştir. Bu ortamda, Merkez Bankası’nın sınırlı bir şekilde döviz satacağını açıklaması piyasalardaki gerginliğin artmasına neden olmuş ve doların fiyatı 1,3 milyon lira civarına yükselmiştir.



Kasım kriziyle beraber faizlerin artmasıyla bankacılık sektörü ciddi boyutlarda zarar etmiştir. Şubat ayında dalgalı kur sistemine geçilmesi sonucunda dolar fiyatının 1,3 milyon liraya yükselmesi bankacılık sektöründeki dövizdeki açık pozisyonlar nedeniyle bankalarda bir başka zararın oluşmasına neden olmuştur. Yapılan tahminlere göre, Kasım ve Şubat krizlerinin bankacılık sektöründe neden olduğu zarar yaklaşık 25 milyar dolar olmuştur.



Ekonomik Kriz Sonrası
Kurumsal Yeniden Yapılandırma Süreci
Mali kriz yaşayan ülkelerde sanayi, hizmetler ve mali sektörde yer alan kurumlar ciddi zararlar görmüştür. Kaldıraç oranı yüksek firmaların sorunları, aktif fiyatlarında meydana gelen ani düşüşler neticesinde iyice artmış, döviz kurları ve faiz oranlarındaki artışlar, pasiflerde ciddi artışlara ve toplam talebin düşmesine neden olmuştur. Bunun sonucunda bir çok firmanın kredibilitesi azalırken,bir çoğu da ödeme güçlüğüne düşmüştür. Öte yandan, bankalar da durumu hızla kötüleşen firmalar nedeniyle zor duruma düşmüştür.
Nitekim, bankaların krediler için ayırmak zorunda oldukları yüksek karşılıklar, gelirlerinin düşmesine neden olmuş, mali durumu kötüleşen bankalar, böyle bir ortamda daha fazla risk almak istemeyerek varlığını sürdürebilecek durumda olan firmalara bile kredi açmaktan kaçınmıştır.
Mali sektör dışındaki firmalar (bundan böyle firmalar diye anılacaktır) ve mali sektörlerdeki kurumların üzerinde krizin etkilerinin azaltılması ve ekonomide kaybolan güvenin tekrar kazanılması için hem firmaların hem de mali sektördeki kurumların zaman kaybetmeden yeniden yapılandırılmaları büyük önem taşımaktadır.
Bu çalışmada esas olarak kurumsal yeniden yapılandırma süreci ele alınmakta olup, mali sektörün yeniden yapılandırılması bu süreçteki rolü itibariyle incelenmektedir.




Kurumsal yeniden yapılandırma ile;

Varlığını sürdürebilecek durumda olan firmaların yeniden yapılandırılması, buna karşılık varlığını sürdüremeyecek durumda olanların tasfiye edilmesi,
Mali sektörün güçlendirilmesi,
Uzun dönemli ekonomik büyüme için gerekli koşulların sağlanması hedeflenmektedir.

Kurumsal yeniden yapılandırmanın başarılı olabilmesi için devletin makroekonomik politikaları ve yasal altyapıyı çok iyi oluşturması yanında,
bankaların da bu süreçte yer alması ve kredi akışının yeniden başlayabilmesi için yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu süreçte devlete;

Bankalar ve borçlu firmalar ile bankaların kendi aralarında aracılık görevi yapmak,
Taraflara gerekli teşvikleri sunmak,
Bankaları yeniden sermayelendirerek, kurumsal sektöre kredi verilmesi sorununu ortadan kaldırmak,
Aktif yönetim şirketi kurmak,
Yeniden yapılandırma sürecini yönetmek üzere bir koordinatör kurum atamak, gibi görevler düşmektedir. Ancak devletin yeniden yapılandırma sürecinin tamamlanmasını takiben sorumluluklarının azaltılması önem taşımaktadır.


Ekonomik kriz sonrası kurumsal yeniden yapılandırma sürecinde
1. Altyapının Oluşturulması
2. Mali Yeniden Yapılandırma
3. Kurumsal Yeniden Yapılandırma
4. Devletin Sorumluluğunun Azaltılması




Sonuç ve Değerlendirmeler
Mali kriz yaşayan Latin Amerika, İskandinav ve Bazı Doğu Asya ülkelerindeki uygulamalarda da görüleceği üzere, kurumsal yeniden yapılandırmanın başarılı olması birçok faktöre bağlıdır. Yeniden yapılandırma süreci kamu kaynaklarının yeterli olmasını, kurumlarda köklü değişiklik yapılmasını, yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesini, ekonomide istikrarın sağlanmasını, krizin yarattığı sorunların boyutunun belirlenerek kapsamlı bir yeniden yapılandırma stratejisinin uygulamaya geçirilmesini gerektirmektedir. Kurumsal yeniden yapılandırma sürecini, mali yeniden yapılandırma sürecinden ayrı düşünmek imkansızdır.
Kurumların yeniden yapılandırılması ancak, sağlıklı ve etkin işleyen bir mali sistemin varlığıyla mümkündür. Bu bağlamda, ilk olarak mali durumu zayıf ve ödeme güçlüğü içinde olan banka ve kurumların akım ve stok sorunlarının çözümlenmesi gerekmektedir. Bankaların bilançolarındaki sorunlu aktiflerin aktif yönetim şirketi gibi kurumlara aktarılması bankaların stok probleminin çözülmesinde etkin bir yöntem olabilmektedir.
Ancak belirtmek gerekir ki aktif yönetim şirketlerinin kendisi de bazı riskler içermektedir. Devlet de, varlığını sürdürebilir bankaların mali durumunu güçlendirmek için sermaye aktarabilmektedir. Ancak, bu durum özel sektörün özsermaye koyması için motivasyon eksikliği yaratmamalıdır.


Kurumsal yeniden yapılandırma programlarının başarıya ulaşması için, mali sistemin güçlendirilmesinin yanında devletin, krizin ekonomik ve sosyal maliyetinin hafifletilmesinde, piyasada meydana gelen aksaklıkların düzeltilmesinde ve farklı çıkar grupları arasındaki çatışmaların giderilmesinde lider konumda olması gerekmektedir. Ayrıca,
Yeniden yapılandırmayı destekleyen makroekonomik ve yasal çerçevenin oluşturulması,
Kurumsal yönetimin iyileştirilmesi,
Muhasebe ve bilgilendirme standartlarının uluslararası standartlarla uyumlaştırılması,
Krizin ve yeniden yapılandırmanın sosyal maliyetini ortadan kaldıran önlemlerin kısa sürede alınması,
Yeniden yapılandırmanın, kurumsal ve mali sektörü kapsayan şeffaf bir strateji üzerine oluşturulması,
Etkin iflas prosedürlerinin kurulması ve
Yeniden yapılandırma hedeflerine ulaşıldıktan sonra devletin sorumluluğunun azaltılması,
gerekmektedir.
 Alıntı
 07-16-2008, Saat 15:42
DurumuÇevrimdışı
Senior Member
Avatar Yok
UYARI:
Kullanıcıların Profil Bilgileri Ziyaretçilere Kapatılmıştır.

Görmek için Kayıt Olmalısınız

 
Yorum #18

BÖLÜM 18
PETROL

Tanımı: Petrol kendine has hafif bir kokusu olan 0.80 ile 0.95 arasında değişen yoğunluklu, çok koyu renkli ve hidrokarbonlardan oluşan rafine edilmemiş tabii mineral yağ olarak tanımlanır.(ÖNERTÜRK-1983)
Ölçülmesi: Amerikan petrol enstitüsü tarafından saptanan API gravite derecesi kullanılmaktadır.

Endüstriyel Aşamaları

Çok eski çağlardan beri bilinen ve çeşitli hastalıkların tedavisinde dahi kullanılan petrol 17 yy. ve 18 yy. yapılan coğrafi keşiflerle elde edilmiştir.Ancak endüstrisi 19 yy. da Amerika’da 1859 yılında 2000 varil ile başlayan üretimle gerçekleşmiştir.

Bunu izleyen endüstriyel aşamaları şöyledir.
1.Gazyağı Devri (1860-1885) iğer damıtma ürünleri devreye girmemiştir.1860 yılında dünya üretimi 60.000 ton olurken 1870’de 800.000 tona çıkmıştır.
2.Yağlama Devri (1885-1900) : Petrol yağlarının,evlerde ve sanayide yağlama yağı olarak kullanılan bitkisel yağların yerini almasıyla belirlenir.1900’de dünya üretimi 20 milyon tondur.
3.Benzin Devri (1900-1914) : Otomobilin bulunması ve yaygınlaşması sonucu petrole olan ihtiyaç artmıştır.Üretim 1913 ‘de 52 milyon tondur.
4.(1914-1930) Devri : Bu yıllar sürekli damıtma işlemlerinin arttığı ve fuel-oil kullanımının yaygınlaştığı bir devirdir.1920’de dünya üretimi 99 milyon tondur.
5.(1930-1940) Devri : Kaliteli ürün için ısıl reforming ve eritici ile işleme usulleri geliştirilmiştir.1936’da dünya üretimi 250 milyon ton 1939 ‘da 285 milyon tondur.
6.(1940 ve sonrası) : Katalizörler yardımıyla petrokimya doğmuştur. 1954 yılında dünya üretimi 594 milyon tondur.

Petrol ekonomisinin nitelikleri

Petrol ekonomisini incelerken iki gruba ayırmak gereklidir.
1.Piyasa ekonomilerine ilişkin gelişmeler
2.Merkezi planlı ekonomilere ilişkin gelişmeler
Piyasa ekonomilerine ilişkin gelişmeler : Bu grubu incelerken süreci iki gruba ayırmamız gerekmektedir.
•Uluslararası Pazarın Evrimi (Şirketler Dönemi)
•OPEC ‘in kuruluşu
A)Uluslararası Pazarın Evrimi : Bu devre petrolün 27 ağustos 1859 ‘Pensilvanya’da bulunmasıyla başlar. Bu tarihte petrol fiyatı varil başına 2 $ iken 1862’de 10 cente kadar düşmüştür.
Bunun başlıca sebebi üretimin tüketimde fazla olmasıdır.Takip eden yıllarda petrolün büyük kar marjı nedeniyle bir çok şirket kurulmuştur.Bunların en büyükleri -7- kızkardeşler adıyla tanınan şirketlerdir.
- Standart Oil of New Jersey
- Royal Dutch Shell
- BP
-Gulf
-Texaco
-Standart Oil of California
-Mobil Oil



Bu şirketler Amerika’daki petrol üretiminin % 30’nu petrolün devlet tekelinde olmadığı ülkelerde ise dünya üretiminin % 80 ‘ni ellerinde bulundurmaktadırlar.
Bu şirketlerin petrolün üretimi, taşıması ve petrokimya ürünleri üzerindeki tekelleri hala devam etmektedir.Bu dönemdeki rekabet ya üretimi arttırarak yada birim fiyatı düşürerek gerçekleşmektedir.Dolayısıyla buda kar marjını düşürmektedir.Bunun için 17 eylül 1928 ‘de “Achnacary” antlaşmasını imzalamışlar fakat bu antlaşmanın süresi 12 yıl sürebilmiştir. Çıkarlar çatışmış ve rekabet yeniden başlamıştır.Petrol ekonomisinin asıl can alıcı noktası üretildiği coğrafya ile tüketildiği coğrafyanın farklı olması ve taşımadaki ranttır.Buda bu -7- şirket arasında paylaşılmıştır.

B)OPEC ‘in kuruluşu : Şirketlerin fiyatlandırmalarına bir tepki olarak eylül 1960’da İran,Irak,Kuveyt,Suudi Arabistan ve Venezuella önderliğinde kurulmuştur.Buğün;
-Cezayir
-Endonezya
-İran
-Irak
-Kuveyt
-Libya
-Nijerya
-Katar
-Suudi Arabistan
-B.A.E
-Venezuella

ülkelerden meydana gelmiştir.

2) Merkezi planlı ekonomilere ilişkin gelişmeler : Bu tarz ülkeler petrolün devlet eliyle aranıp çıkartıldığı ülkelerdir.Eski SSCB,Venezuella,Meksika ve1954 ‘de kadar ki Türkiye Cumhuriyeti bu gruba dahildir.

Türkiye’de Petrol ve Ekonomisi

1860’larda Amerika’da,Romanya’da ve Rusya ‘da petrol üretilirken Osmanlı İmp. Konuya pek değinilmemiştir.
1887 ‘de Ahmet Naci Bey adında birine petrol imtiyazı verilmiş,
1897’de bir fermanla Trakya dolayları Halil Rıfat Paşaya verilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi (1923-1954) : 1926 yılında 792 sayılı petrol kanunu çıkarılmış ve petrol arama yetkisi hükümete verilmiştir.
20 mayıs 1933 tarihinde 2189 sayılı kanunla Altın ve Petrol Arama İşletmeleri İdareleri kuruluyor.
22 haziran 1939 ‘da yürürlüğe giren 2804 sayılı kanunla MTA kurulmuş Altın ve Petrol Arama İşletmeleri İdareleri kapatılmıştır.
14 şubat 1941 tarihinde Petrol Ofisi kuruluyor.

1954 Sonrası : Bu tarihte özel sektörü çekmek için yeni petrol kanunu çıkarılması zaruriyeti meydana gelmiş ve iki yıl önce İsrail petrol kanununu da hazırlamış olan Max Ball’a kanun için baş vurulmuştur.Max Ball 6326 sayılı petrol kanununu hazırlamış 1954 ‘te yürürlüğe girmiştir.
Aynı yıl 1954’te 6327 sayılı TPAO kanunu yürürlüğe girmiştir.
6326 satılı kanun özel sektörü teşvik amacıyla 1955’de 6558 ,1957 ‘de 6987 sayılı kanunlarla değiştirilmiştir.

TÜRK PETROL KANUNU İLE GETİRİLEN DÜZENLEMELER

1)Doğrudan veya dolaylı olarak yabancı devletler adına hareket eden özel veya tüzel kişilerin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti petrollerinde hak sahibi olmasını, mülk ve tesis edinmesini yasaklayan hükümler kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun 12-1.maddesi)

Bu maddenin kaldırılması, zengin ve güçlü yabancı devletlerin ülkemiz petrolleri üzerinde tekelleşmesi tehlikesini yaratmaktadır. Bu durum, tam bağımsızlık ilkesine, Anayasamıza, milli güvenliğimize ve hayatın olağan akışına aykırıdır.
2) Ülkemizde çıkarılacak petrolün %65 lik kısmının memleketimizin ihtiyacına ayrılması şartı ve memleket ihtiyacı kavramı kaldırılmıştır. Çıkarılan petrolün tamamı dışarı gönderilebilecektir. ( Md.2, Md.24)
Ülkemizde çıkarılacak petrolden memleket ihtiyacı için pay ayrılmaması, Türkiye Cumhuriyeti Devletini enerji krizlerine karşı korunmasız bırakmaktadır. Bu durum, milli güvenliğimiz açısından sakıncalı bir durumdur.
3)Türkiye Cumhuriyeti topraklarında veya sularında petrol arama sahalarını belirleyen veya (Askeri bölgeler dışında) sınırlandıran yasal bir düzenleme kalmamış bulunmaktadır.
Ormanlarda, milli parklarda, şehirlerde, milli sınırlarımızda ve yapılarda dahi "izin almak ve bedel ödemek şartıyla" petrol aranabilecektir. (Kaldırılan 6326 sayılı Petrol Kanununun 7. maddesi, Yeni Kanun Md.12, Md. 20/son paragraf)

2004 yılında yapılan değişiklik ile Maden Kanunu da değiştirilmiş ve Devlet ormanlarında dahi madencilik faaliyetlerine izin verilmiş idi. (3213 sayılı Maden Kanununu değiştiren 5177 s. Kanun)
4)İşletme ruhsatını en çok 40 yıl ile sınırlayan hüküm kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun Md. 65-1)
Bir petrol hakkı sahibinin en çok 150 bin hektar petrol işletme sahalarına sahip olabileceğine ve bu kısıtlamaları bertaraf edemeyeceğine dair hükümler kaldırılmıştır. (6326 s.K. Md.61 ve Md.74)
İşletme ruhsatnamelerinin süresindeki ve yüzölçümüne sınırlama getirerek milli çıkarlarımızı koruyan maddelerin kaldırılması, Türkiye petrolleri üzerinde tekelleşme tehlikesi yaratmaktadır, hayatın olağan akışına ve milli güvenliğimize aykırıdır.
5)Bir petrol arama sahasının en çok 50 bin hektar ve bir tüzel kişinin en çok 8 arama ruhsatnamesine sahip olabileceği ve bu kısıtlamaları bertaraf edemeyeceği hükümleri kaldırılmıştır. (6326 s. K. md. 53-1-2-3-4 ve Md. 74)
Arama ruhsatnamelerinin sayısındaki sınırlamanın kaldırılması, milli çıkarlarımıza aykırıdır. Böylece, güçlü Uluslararası şirketlerin tekelleşmesine engel olacak yasal bir düzenleme kalmamıştır. Gerek yerli şirketlerin, gerekse TPAO'nun, "Uluslararası şirketlerle işbirliği yapmadan petrolde hak sahibi olma şansı" neredeyse kalmamıştır.
6)Yeni Petrol Kanununda, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin standart olarak aldığı sekizde bir (%12.5) petrol hissesi geliri, %2'den %12'ye kadar artan oranlarda olmak üzere düşürülmüş bulunmaktadır. (Kaldırılan 6326 s. Kanun Md. 78 Yeni Kanun Md.19)
Böylece Devlet, önemli bir gelir kaybına uğrayacaktır.
7)Yeni Kanun'la ; Petroldeki Devlet hissesinin yarısının (% 50'sinin) işletme ruhsatının bulunduğu şehrin İl Özel İdaresi'ne ödeneceği öngörülmüştür. ( Md.19/son)
Bu hüküm, madenlerin ve petrolün bir ülke halkının ortak zenginliği ve değeri olması bakımından, petrol bulunmayan iller aleyhine imtiyaz yaratmaktadır. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısına ve devlet geleneğine uyumlu değildir, ayrımcılığı yasaklayan Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır.
8)Devletin bütün petrol ruhsatlarından yüzölçüme ve yıllara göre artan miktarlarda aldığı "Devlet Hakkı" geliri,arama ruhsatnamelerinden alınmayacaktır. (6326 s. K. Md.56)
Araştırma sahaları için hektar başına ve "bir defaya mahsus" 50 Yenikuruş Devlet hakkı alınacaktır. ( Md.13)
İşletme ruhsatlarından ( ve hektar başına 1 YTL olarak) Devlet hakkı alınacaktır. (Kaldırılan Md. 69-1, Yeni Kanun Md.18)
Böylece, Devlet'in petrol ruhsatnamelerinden aldığı bir petrol gelir kaynağı ve süratle petrol bulunması için yapmış olduğu malî baskı, fiilen kaldırılmış, diğer ruhsatnamelerden artan miktarlarda alınan Devlet hakkı ise, sembolik bir miktara düşürülmüştür.
9)Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) nun devlet adına petrol arama ve işletme hakkı ve bu hakları devir yetkisi ile öncelikli tercih hakları kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun 6. madde, Yeni Kanun Md-4)
Bu durum, konusunda uzman kamu kuruluşu TPAO'nun, milli çıkarlarımızı koruyucu etkinliğinin azalmasına sebep olacaktır. Kamu kurumu olan TPAO'nun Uluslararası şirketlerle işbirliği yapmadan kendi başına petrol faaliyetinde bulunma şansı önemli ölçüde azalmıştır.
10)Yeni Petrol Kanunu ile 1926 yılında çıkarılan Kabotaj Kanununun 3. 4. maddesinde değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikler, Kabotaj Kanununun özüne, 1. ve 3. maddesine ve milli çıkarlarımıza aykırıdır :
Getirilen değişikliklerle, sadece Türk vatandaşlarına verilen deniz esnaflığı yetkisi, (Kabotaj K.md.3 ), petrol faaliyetleri yapanlara da tanınmıştır. Bu durum, Kabotaj Kanununun özüne ve milli çıkarlarımıza aykırıdır. (Kabotaj Kanunu 3. md.ye eklenen cümle) ( Md.30)
Yine, Türk sahilleri arasında sadece Türk gemilerine verilen nakil yetkisi, (Kabotaj K.md.1), petrol deniz vasıtalarına da tanınmıştır. Böylece Türk gemilerinin, Türk sahillerindeki mutlak hakkı fiilen yürürlükten kaldırılmaktadır. (Kabotaj Kanununun 4. maddesine yapılan ekleme) ( Md.30)
11)Bir petrol hakkı sahibi, Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun'a bağlı olmaksızın yabancı personel çalıştırabilecektir. (27/2/2003 tarihli ve 4817 sayılı Kanun'a bağlı olmadan)( Md.25) Bu durum, AB İlerleme Raporlarında ısrarla üzerinde durulan kabul edilemez "direktiflerden" biridir.
12)Sondaj kuyularına ilişkin bilgi ve veriler ve laboratuar bilgi ve verileri, beş ilâ sekizinci yılın sonunda açık hale gelecektir. (Madde11/son fıkra)
Petrol konusunda araştırma sonucu elde edilen verilerin kamuoyuna açık olması gerekli olduğu tartışmasızdır. Çünkü petrol, bir ülkenin ortak zenginliğidir.
13)Petrol hakkı sahiplerinden alınacak vergi en çok %40 ile sınırlandırılmıştır. ( Md.22 ) Sınırlandırma doğru olmamakla birlikte, eski Kanun'daki vergi sınırlandırması bile %55 idi. (Kaldırılan md.95-1)
Devletin vergi kaybı bir tarafa bırakılsa dahi, gerek 6326 sayılı Kanun ve gerekse 5574 sayılı Kanun'da yer alan ve Petrol hakkı sahiplerinin ödemekle yükümlü oldukları vergileri, diğer vergi Mükelleflerine göre ayrıcalıklı duruma getiren düzenlemeler, milli çıkarlara ve Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır.
14)Petrol ihtilâflarının çözülmesi için genel idarî yargılama usûllerine istisnaî bir durum ve özel bir yargılama usûlü öngörülmektedir. Petrol ihtilâfları, Genel Müdürlüğün ve Bakan'ın kararı üzerine doğrudan Danıştay'a yapılacak başvuruyla ve öncelikle ele alınarak çözümlenecektir. ( Md.8)
15)Petrol İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinden "Teftiş Kurulu makamı ve Müfettişler" ibaresi çıkarılmıştır. ( Md.31) Hayati öneme sahip bir Kurumun bünyesinde yapılan bu değişikliğin doğru olmadığı ortadadır.
16)Son olarak, Yeni Petrol Kanununda, "milli menfaatlere uygun olma kıstasları ve kavramı" kaldırılmıştır. (6326 sayılı Kanun Md.1 ve 4)

CUMHURBAŞKANININ TÜRK PETROL KANUNUNU VETO GEREKÇELERİNDEN

"Petrol, dünyanın stratejik değere sahip en önemli ürünlerinden biridir. Dünyadaki tüm anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşlar enerji kaynaklarına egemen olabilmek içindir.
İncelenen Yasa'da, yabancı devletlerin doğrudan ya da dolaylı yönetiminde etkili olabilecekleri şirketler ile yabancı bir devlet için ya da yabancı bir devlet adına hareket eden kişilerin ülkemizde petrol etkinliklerinde bulunmaları, mülk edinmeleri ve tesis kurmalarının yasaklanmadığı, böylece, stratejik öneme sahip bir ürün konusunda yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller kaldırıldığı için ulusal güvenlik yönünden yaratılan risk daha da artmaktadır.
İncelenen Yasa'da, Devlet'in petrol ve doğalgaz arama ve işletme hakkından vazgeçerek bunu yerli ya da yabancı gerçek ya da tüzelkişiler eliyle yapma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Durum böyle olunca, ülkemizde üretilen petrol ve doğalgazın bir kısmının ülke gereksinimi için ayrılmasının, ulusal çıkarlar yönünden önemi daha da belirginlik kazanmaktadır.
Dünyada birçok ülkede, esasen yüksek olan Devlet payının daha da yukarılara çekilmesi için uğraş verilirken, ülkemizde bu oranın yüzde 2'ye, kimi durumlarda yüzde 1'e kadar düşürülmesi haklı bir nedene dayanmamaktadır. 5574 sayılı Yasa'nın Devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19. maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır.
5302 sayılı Yasa'yla il özel idarelerine tanınan "mali ve idari" özerklik, merkezi yönetimin denetim ve gözetim yetkisinin zayıflatılması yerel yönetimleri oldukça güçlendirmiştir. Bunun yanında, kimi özel idarelere petrol ve doğalgaz üretiminden alınan Devlet payının yarısının aktarılması, idarenin bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacak sonuçlar doğuracak niteliktedir.
Ayrıca, Devlet payının yarısının işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresinin hesabına aktarılması, ülke kaynağının tüm toplumun çıkarı yönünde kullanılması yerine, bir ya da birkaç ilin hizmetine sunulması, petrol zengini iller yaratarak bölgesel dengesizlikleri artıracaktır

PETROL BORU HATLARI

Hattı Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru :
Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi, Azerbaycan'da üretilen ham petrolün boru hattı ile Gürcistan üzerinden Ceyhan'daki bir deniz terminaline, buradan da tankerlerle dünya pazarlarına ulaştırılmasını amaçlamaktadır.

Proje'nin Teknik Özellikleri

Maksimum Kapasite 50 Milyon ton/yıl (1 Milyon varil/gün)
Toplam uzunluk 1,730 km
Türkiye kesimi 1,070 km
Çıkış noktası Sangachal (Bakü-Azerbaycan)
Varış noktası Ceyhan Terminali, Türkiye
Boru çapı 42-inç ve 34-inç
Dizayn basıncı 100 Bar
Pompa istasyonu 10-12
Türkiye 4
Petrol gravitesi 330 API

IRAK-TÜRKİYE HAM PETROL BORU HATTI
Irak - Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Sistemi, Irak'ın Kerkük ve diğer üretim sahalarından elde edilen ham petrolü Ceyhan (Yumurtalık) Deniz Terminali'ne ulaştırmaktadır. 35 Milyon ton yıllık taşıma kapasitesine sahip bulunan sözkonusu boru hattı, 1976 yılında işletmeye alınmış ve ilk tanker yüklemesi 25 Mayıs 1977'de gerçekleştirilmiştir.
1983 yılında başlayıp, 1984 yılında tamamlanan I. Tevsi Projesi ile hattın kapasitesi 46.5 Milyon ton/yıl'a yükseltilmiştir. I. Boru Hattı'na paralel olan ve 1987 yılında işletmeye alınan II. Boru Hattı ile de yıllık taşıma kapasitesi 70.9 Milyon ton'a ulaşmıştır.
Körfez Krizi sırasında Birleşmiş Milletler'in (BM) Irak'a uyguladığı ambargo nedeniyle Ağustos 1990'da işletmeye kapatılan Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı, BM'nin 14 Nisan 1995 tarih ve 986 sayılı kararına istinaden, 16 Aralık 1996 tarihinde, sınırlı petrol sevkiyatı için tekrar işletmeye alınmış olup, altışar aylık dönemler itibariyle petrol sevkiyatına devam edilmektedir.
Birleşmiş Milletler tarafından Irak'a verilen izinler doğrultusunda 2006 yılında Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı ile taşınan ham petrol miktarı 12,930 Bin Varildir.

CEYHAN - KIRIKKALE HAM PETROL BORU HATTI

Kırıkkale Rafinerisi ham petrol ihtiyacını karşılayan bu boru hattı, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'ndan Ekim 1983 tarihinde devralınmış olup, Eylül 1986 tarihinde işletmeye açılmıştır. 448 km. uzunluğundaki hattın yıllık taşıma kapasitesi ise 5 Milyon ton'dur. Ceyhan Deniz Terminali'nden başlayarak, Kırıkkale Rafinerisi'nde son bulan boru hattı üzerinde 2 pompa istasyonu, 1 pig istasyonu ve 1 adet dağıtım terminali mevcuttur.

Ceyhan-Kırıkkale Ham Petrol Boru Hattı ile 2006 yılında 27.381 bin varil ham petrol taşınmıştır

BATMAN - DÖRTYOL HAM PETROL BORU HATTI

Batman ve çevresinden çıkarılan ham petrolü tüketim noktalarına ulaştırmak üzere 4 Ocak 1967 tarihinde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı tarafından işletmeye açılan bu hattın mülkiyeti, 10 Şubat 1984 tarihinde BOTAŞ'a devredilmiştir. Yıllık taşıma kapasitesi 3.5 Milyon ton olan boru hattının uzunluğu ise 511 km.'dir.


2006 yılında, Batman-Dörtyol Ham Petrol Boru Hattı ile taşınan ham petrol miktarı 10.822 Bin varildir.

ŞELMO - BATMAN HAM PETROL BORU HATTI

Şelmo sahasında üretilen ham petrolü Batman Terminali'ne taşıyan boru hattının uzunluğu 42 km. olup, yıllık taşıma kapasitesi 800.000 ton'dur.

Şelmo-Batman Ham Petrol Boru Hattı ile 2006 yılında 535 Bin varil ham petrol taşınmıştır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME


Anayasa'nın 168. maddesine göre, doğal madenler ve petrol devlete aittir.
Anayasa'nın 10/3. maddesine göre; Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Yine, Anayasamızın başlangıç bölümünde belirtildiği üzere; "Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği " temel ve vazgeçilmez bir hükümdür.
Türk Petrol Kanunu ile değiştirilen Kabotaj Kanunu ise, Atatürk ilke ve devrimlerinin yabancılara verilen kapitülasyonların kaldırılmasının göstergelerinden biridir.
TBMM'de 17.01.2007 tarihinde kabul edilen 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu, Anayasa'ya, Kabotaj Kanunu'na ve milli çıkarlarımıza aykırılıklar ile, muğlak ve riskli hükümler taşımaktadır.
Petrol konusunda uzman kuruluşlar olan, Jeoloji Mühendisleri Odası, TBMMOB-Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası Birliği, Petrol-İş Sendikası ile Ankara Ticaret Odası, 5574 sayılı Petrol Kanunu hakkında hazırladıkları raporlarla kamuoyunu uyarı görevlerini fazlasıyla yerine getirmişlerdir.
Petrol İşletme ruhsatı sahibi, Türkiye'nin petrolünü çıkararak, satmakta ve para kazanmaktadır. Bu arada bizim topraklarımız ve doğal bitki örtümüz zarar görmektedir. Bu nedenlerle, çıkarılan petrolden alınan %12.5 oranındaki devlet hissesi zaten çok azdır ve en azından %30-40 seviyesinde olması gerekmektedir. Yeni Kanun'la bu hisse, %1'e kadar düşürülmüştür.
Asıl yapılması gereken, Anayasamıza göre Türkiye'nin petrollerimizi Devletimizin çıkarması, işlemesi ve değerlendirilmesi suretiyle, petrol gelirinin %2 ilâ %12 'lik kısmının değil, tamamının bütün Ulusumuza kalmasıdır. Uzay teknolojisine sahip olunan böyle bir devirde, Türkiye bunu başarabilir. Yeter ki Atatürk'ün ilke ve devrimlerinden geri adım atılmasın.
Türkiye halen, 1947'de üyesi olduğu IMF ile değişik dönemlerde imzaladığı stand-by anlaşmaları ve verdiği iyi niyet mektupları (Yapmayı taahhüt ettiği yasal ve ekonomik değişiklikler) çerçevesinde ekonomisini yönetmektedir. 1999-2006 döneminde toplam 803.8 milyar dolar ana para ve faiz borcu ödemesi yapmıştır. Bu borçların çoğunu da yine borçlanarak ödeyebilmiştir. Halen toplam 352 milyar dolar borcumuz bulunmaktadır.
Türkiye'nin borç sarmalından süratle kurtulması, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendisinin değerlendirmesi ile mümkün olabilir.
 Alıntı
 07-16-2008, Saat 15:43
DurumuÇevrimdışı
Senior Member
Avatar Yok
UYARI:
Kullanıcıların Profil Bilgileri Ziyaretçilere Kapatılmıştır.

Görmek için Kayıt Olmalısınız

 
Yorum #19

BÖLÜM 19
KADININ EKONOMİDEKİ YERİ


TÜRKİYE'DE KADIN

1. GİRİŞ

Kadının toplumdaki yerinin, temelde o toplumda geçerli olan üretim tarzınca belirlendiği daha önce söylenmişti. Tarihsel değişmenin incelenmesi bu tezin doğruluğunu gösterdi. Başka bir deyişle, kadının ekonomik yapı ve yaşam içindeki yerini ve rolünü incelemeden, kadının toplumsal yapı veya yaşam içindeki yerini, rolünü ve kadına ilişkin üst yapı kurumlarını ve değer yargılarını doğru olarak algılama ve anlama olanağı yoktur. Öyleyse, burada ilk olarak kadının üretim sürecine katılmasının boyutlarını, bu katılmanın ortaya çıkış biçimlerini açığa çıkartmak gerekmektedir.
Ancak, üst yapıdaki gelişmelerin alt yapı değişmelerini belli bir gecikme ile izlediği bilinmektedir. Bu nedenledir ki, günümüzün üst yapısını oluşturan kurum, davranış, tutum ve değer yargıları geçmişin izlerini taşımaktadır. Eskinin kalıntıları günümüz toplumunda da şu ya da bu biçimde varlıklarını sürdürmekte, yaşamımızı etkilemektedir. Bu nedenle, günümüz toplumunda kadının yeri ve rolü üzerinde durmadan önce, Osmanlı toplumundaki duruma ve 1923 den bu yana çıkan yeni oluşumlara kısaca göz atmak, günümüzü anlamak için hem yararlı hem de gereklidir.

2. OSMANLI TOPLUMUNDA KADIN VE CUMHURİYET DÖNEMİNİN GETİRDİĞİ DEĞİŞİKLİKLER

Osmanlı toplum yaşamında din çok etkin bir kurumdur. Devletin yönetimi dini kurallara bağlıdır. Ancak, İslâmiyet, erkeği kadından üstün sayar Bunun en belirgin kanıtları, kadının miras hukukuna göre erkeğin aldığının yarısını alması, mahkemede iki kadın tanığın bir erkek tanığa eşit olabilmesidir. Erkeğin kadından üstün olması, ekonomik nedenlere; erkeğin kadını beslemesine, ona kendi malından sarf etmesine dayanmaktadır. Ama gerek Selçuklularda, gerek Osmanlılarda emekçi kitleler arasında kadın, en az erkek kadar hatta daha çok çalışır, üretir, bir değer yaratır. Bu değere vergiler yoluyla el koyan hem kadın hem erkeği sömüren merkezi feodal otorite, devlettir.
Osmanlı toplumunda kadını, saraylı kadın ve emekçi kadın olarak ayrı değerlendirmek gerekir. Üretime hiçbir katkısı olmayan saraylı kadının işlevi, bütün gününü giyinmek, süslenmekle geçirmek, geceleri de erkeğini memnun etmektir. Emekçi kadınsa bütün gün tarlada evde çalışır, yorulur, horlanır, aşağılanır, bunlardan kurtulmak için bırakınız mücadeleyi, düşünmeyi bile bilemez. Ve 600 yıllık; Osmanlı İmparatorluğu döneminde, sosyal hayattan bu denli kopuk olduğu için, elbette düşünsel bir ürün veya sanat yapıtı koyamaz ortaya.
Tanzifatla birlikte, çok sınırlı olsa da bazı haklar verilmeye başlanmıştır kadınlara. Batıya açılmanın sonucu, İstanbul'daki ticaret burjuvazisinin bu hakları desteklemesinin en önemli nedenleri: gelişen kapitalist ilişkilerin emeğin özgürleşmesini zorunlu kılması ve belli bir eğitim düzeyine gelmiş işgücüne gereksinim duyulmasıdır
1923'lerden sonra hızlanan kapitalist gelişim ve üst yapıdaki değişiklikler: 1926'da medenî kanunun kabulü, 1934'te kadınlara da seçme ve seçilme haklarının verilmesi, kadın erkek ayrımı yapılmaksızın kitlelerin eğitiminin amaçlanması v.b. dir. Gelişen kapitalist ilişkiler Türk kadınının toplumsal konumuna bazı değişiklikler getirmiştir ama geçmişte varolan çifte tutsaklık, nitelik değiştirerek süregitmiştir. Çünkü medenî kanun çok karılı evliliği yasaklasa bile toplumda erkeğin egemenliğine dayalı ataerkil aile geçerlidir. Emekçi kadınların, seçim yoluyla başa geçip kendi yararına yasalar çıkarması kapitalist düzen içinde mümkün değildir. Üstelik unutmamak gerekir ki 1970'de bile okuma yazma bilen kadınların oranı sadece %29'dır.
Cumhuriyet döneminde, kadını iktisaden faal olmaya iten Cumhuriyetin getirdiği yasal haklardan öte, gelişen kapitalist üretim ilişkileridir. Bu da incelemenin diğer bölümlerinde ayrıntılarıyla ele alınacaktır
3. GÜNÜMÜZDE KADININ DURUMU

A. SANAYİDE KADIN - KENTSEL AİLE

Günümüz toplumuna gelince... 1965 nüfus sayımına göre, Türkiye'nin 15 ve daha yukarı yaşlardaki faal nüfusun %38'ini oluşturan kadınların %94'ü tarım, %1,5'u imalât sanayi, %2.5'u ise hizmetler kesimindedir. Oysa faal nüfusun %62'sini oluşturan erkekler için bu oranlar sıracıyla %58, %16 ve %16.5'tur. Kadınların tarım kesiminde yığılmasının bir nedeni Türkiye'deki kırsal yerleşme birimlerinin önemi, bir diğeri ise özellikle küçük kentlerde bile tarım ve benzeri faaliyetlerin ana iktisadî faaliyet kolunu oluşturmalarıdır. Her iki durumda da kadınların tarım dışında çalışma olanağı hemen hemen yok denecek kadar azdır.
Bu durum kadınların mesleklerine de yansımaktadır, örneğin, gene 1965 sayımına göre "çiftçiler, ormancılar, avcılar ve balıkçılar" grubu dışında kalan tüm meslek gruplarında kadınların yerinin çok sınırlı olduğu görülmektedir. Kadınlar arasında işçilerin oranı %5 dolaylarındadır. Bunun nedeni, tarımdaki kadınların büyük bir bölümünün aileye ait topraklarda çalışan "aile işçisi" niteliği taşımasıdır.
Kentlerdeki kadınların üretim süreci içindeki yerini "Hane halkı İşgücü Anketleri" yardımıyla görebiliriz. Seçilen örnek içinde özellikle büyük kentler önemli bir yer kapsadığı için bu anketlerin esas olarak bu tür kentlerdeki durumu ortaya koyduğu söylenebilir.
1969 anket sonuçlarına göre kentlerdeki faal nüfusun %51'ini oluşturan kadınların %90'ı işgücüne dahil değildir. Bunun altında yatan neden ise kadınların ev işlerine tutsaklığıdır. Çünkü 15 ve daha yukarı yaşlardaki kadınların %81'i, bu anketlerde "ev kadını" diye nitelendirilmekte, yani ev dışında başka bir işle uğraşmamaktadır.
Bunun gerek kadınların kendileri ve gerek ülke ekonomisi açısından önemli bir kaynak israfına yol açtığı açıktır. Bir başka sonucu ise sürekli olarak evde çalışan kadınların ruhsal durumu ve yapıları üzerindeki olumsuz etkileridir. Kadınların ev dışındaki ve özellikle sanayideki işlerde çalışmaları bu açıdan çözüm olmamaktadır. Çünkü kapitalist toplumlarda işin ve ücretli emeğin insanın kişiliği üzerindeki olumsuz, yabancılaştırıcı etkisi de çok iyi bilinmektedir.
Bazı Veriler
Nüfus
Toplam Erkek Kadın
1970 35.605 18.007 17.598
1975 40.348 20.745 19.603
1980 44.737 22.695 22.042
1985 50.664 25.672 24.992
1990 56.473 28.607 27.866
2000 67.804 34.347 33.457
Kadın Nüfus
Toplam 0-14 yaş 15-64 yaş 65+ yaş
1970 17.598 7.244 9.492 863
1975 19.603 7.853 10.722 1.028
1980 22.042 8.451 12.352 1.239
1985 24.992 9.230 14.551 1.212
1990 27.866 9.591 16.931 1.344
2000 33.457 9.767 21.570 2.120
Çalışan nüfus
Toplam Erkek Kadın Kadınların Oranı
1970 14.809 9.052 5.759 38,9
1975 17.153 11.011 6.140 35,8
1980 18.346 11.575 6.771 36,9
1985 20.450 12.970 7.479 36,6
1990 23.241 14.852 8.387 36,1
2000 25.964 16.539 9.424 36,3
2000* 20.579 15.176 5.403 26,3
2001* 20.367 14.904 5.463 26,8
2002* 21.354 15.232 6.122 28,7
2003* 21.147 15.256 5.891 27,9
Çalışan kadınlarının kadın nüfusa oranı
Toplam Kadın Nüfus Çalışan Kadın Çalışan Kadınların Oranı
1970 17.598 5.759 32,7
1975 19.603 6.140 31,3
1980 22.042 6.771 30,7
1985 24.992 7.479 29,9
1990 27.866 8.387 30,1
2000 33.457 9.424 28,2
2000* 33.457 5.403 16,1
SİGORTALI İSÇİ SAYILARI (BİN)
Yıllar Erkek Kadın Toplam (%)
1965 791,5 104,3 895,8 11,64
1967 960,1 109,3 1.069,4 10,22
1968 1.091,0 115,2 1.206,2 9,55
1970 1.196,2 117,3 1.313,5 8,93
1972 1.389,3 135,7 1.525,0 8,89
1973 1.517,2 131,9 1.649,1 7,99
Kaynak: SSK İstatistik Yıllıkları.
Bunlara göre 1972 yılında sigortalı işçiler içinde kadınların oranı %9 dolayında. Bu oran 1973'te %8'e düşmektedir. Kadınların işgücü içindeki oram yukarıdaki orandan yüksek olduğuna göre, kadınlar için sigorta dışı kalma olayının erkeklere oranla daha yaygın olduğu söylenebilir. Bu ise çok sayıda kadının, ne denli eksik ve yetersiz olursa olsun, var olan sosyal güvenlik kapsamı içine alınmadığını gösterir.
Kadınların erken emekliliğe ayrılması konusundaki yasa, bu açıdan önem kazanmaktadır. En önemli sorun, tüm çalışanları sosyal güvenlik kapsamı içine almaktır. [sayfa 60] Ayrıca, kadınlar erkeklere göre daha az ücret almaktadırlar.Bu durumun bir başka göstergesi sosyal sigortalara tabi işyerlerinde kadınların günlük kazançlarının erkeklerinkinin %80 - 90'ı oranında olmasıdır Bir başka deyişle, kadınlar erkeklerden daha yoğun bir biçimde sömürülmektedirler.
B. KIRSAL KESİMDE KADIN

1970'de Türkiye'de toplam kadın nüfusu 17.598.190'dır. 1965'de ise 15.394.457 olup, toplam nüfusun %49'unu oluşturur. Yine 1965'de tarımda çalışan her 1000 kişiden 497'si kadındır. Kadın, erkekle eşit oranda çalışmaya katılmaktadır kırsal kesimde ama en güç ve zor yaşam koşullarına göğüs gerenler kadınlar olmaktadır. Bütün gün tarlada çapa sallamanın, pirinçte, pamukta ve tütünde çalışmanın yanı sıra hayvanlara bakmak, onları sağmak, yemek hazırlamak, çocukların bakımıyla ilgilenmek ve gece de bütün yorgunluğuna karşın kocasının isteklerini tatmin etmek zorundadır.
Ülkemizin çoğu yörelerinde, erkekler kahvede boş otururken, kadınların tarlada çalıştığı bilinen gerçektir. Kadın, el emeğinin karşılığı asla ödenmeyen "ücretsiz aile işçisidir". Feodal ilişkilerin etkinliğini koruduğu Güneydoğu Anadolu'dan tipik bir örnek olan Adıyaman'da, tarımda çalışan kadınların %97'si ücretsiz aile işçisidir. Dokuma işçisi kadınların %18'i aile işçisi, %50'si kendi hesabına %31'i ücretli çalışmaktadır. Ancak kendi hesabına ya da ücretli çalışanların aldığı paranın hepsini aile reisi olan erkeğe vermesi kaçınılmaz bir durumdur. [sayfa 65]
Tüm bunlara karşın kadının aile içindeki durumu nedir, bir de ona bakmak gereklidir. "Evde en çok kimin sözü geçer?" diye sorulduğunda erkeklerin verdiği cevaplardan çıkan sonuç şöyledir: Kadının sözünün geçtiği aile 1000 tanede 5. Aynı soru kadınlara yöneltildiğinde 1000 ailenin 32'sinde kadının sözünün geçtiği ileri sürülüyor
Hangi ahbaplarla, akrabalarla görüşüleceğine karar verme yetkisi hep erkektedir. 100 ailenin yalnızca 9'unda eve alınacak eşyaları seçenler kadınlar olabiliyor. Mutfak masraflarında da durum pek değişik değildir: 100 ailenin 44'ünde mutfak harcamalarının miktarını, cinsini tayin eden erkektir. 100 ailenin 24'ünde bu harcamaların takdiri kadına bırakılmıştır. İkisinin ortaklaşa karar verdikleri aile oranı 100'de 13'ü geçmiyor.
Kısaca, tarlada, ağılda, evde kendini tüketircesine çalışmasına karşın, kadının kişiliğine, özlemlerine, tercihlerine değer verilmiyor. [sayfa 66] Bir kez daha vurgulamalı, kentten kırsala gidildikçe kadın erkek arasındaki eğitim eşitsizliği büyümekte. Üstelik okul düzeyi yükseldikçe kızların oranı düşmektedir. Köylerde, 16 yaşından yukarı nüfus arasında okula devam edenlere bir göz atıldığında her 1000 kadının 402'si ilkokulu bitirebilirken yalnız 1000'de 5'i ortaokulu ve 1000'de 4'ü lise veya dengi bir okulu bitirebiliyor.
Böylesine eğitimden yoksun bırakılan kadının kendini geliştirme, yeteneklerini ortaya koyma olanağı erkeğe oranla çok daha düşük oluyor.
KÖYDE EVLİLİK VE AİLE

Evin yönetiminde ve işleyişinde en ufak söz hakkına sahip bulunmayan kadın, evlilik ve eş seçiminde de özgür değildir. Evlenme, bir iş akdi olarak kabul edildiğinden ana-baba kızlarını en çok başlık veren ya da maddi olanak sahibi olan kişiye vereceklerdir. Kızın kişisel görüşünün alınması veya onun tercihleri doğrultusunda eş seçimi söz konusu değildir. Bu da çeşitli kaçma-kaçırılma olayları doğurmakta, birçoğu gelenekler nedeniyle kanlı sonuçlanmaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizde sevdiğine kaçan kız "ailenin namusunu kirletmiş" olduğu için öldürülür. Katı bir namus anlayışıdır ki, feodal dönemlerin ürünüdür, kocasından başkasıyla ya da evlenmeden önce sevdiğiyle cinsel ilişki kuran kadını yaşamaya lâyık görmez. Kadın, bunu boynu bükük kaderi olarak kabullenir.
Sevdiği ile kaçma olayı dışında, kadına zorla tecavüz edilirse, gelenekler yine kadını cezalandırır. Tecavüz edenler toplum tarafından cezalandıramazken, kadına verilen ceza ölümdür. Kadın "namusunu temizlemek" için ya kendini öldürmek zorunda ya da kocası veya babası tarafından öldürülmeyi kabullenmek durumundadır.
Oysa namusu, salt cinsel namus olarak değerlendirmek, bu kavramı son derece dar boyutlar içinde ele almak onun anlam kaybına uğramasına yol açmaktadır. (Karısından başkasına yan gözle bakmayan ama halkın yediği zeytinyağına motor yağı karıştıran tüccar elbette namuslu değildir...)
Köylerde, kendi rızası olmadan ailenin kararı ile evlendirilen kadınların oranı %11.8'dir. Ailenin kararı kendi rızasıyla evlenenlerin oranı ise %67.0'dır. Ne demektir "ailenin kararı, kendi rızası?" Kadınların %81.3'ünün 19 ve daha küçük yaşta evlendirildiği göz önüne alınırsa, yaşlarının ufaklığı ve hayatı tanımamaları nedeniyle başka seçenekleri olmadığı ortaya çıkar. Demek ki kadınların %78.8'i evlilik denen ortak yaşam mücadelesinde, omuz omuza birlikte çarpışacağı erkeği tanımadan ailenin istekleri doğrultusunda evlenmektedir. Genellikle, kız evlât aile için ücretsiz işçi olarak çalışacağı dönemde, evlilik nedeniyle ayrılmakta, baba ve anası başlık yoluyla tazmin edilmektedir. Üstelik kız gelin gittiği evde de ücretsiz işçi olarak çalışacağından, erkeğin ailesinin zararı da fazla olmamaktadır. Başlığın ortadan kalkması, ancak onu yaratan maddî koşulların, yoksulluğun ortadan kalkmasıyla gerçekleşecektir.
C. HİZMET SEKTÖRÜNDE KADIN

Bundan önceki bölümlerde, sanayi ve tarım kesiminde çalışan kadınların durumu incelendi. Şimdi ele bu iki kesim dışında genellikle hizmetler sektöründe çalışan kadınların durumuna bir göz atmak gerekir.
Sanayi ve Tarım kesimleri dışında çalışan kadın, genellikle, özel ya da devlet hizmetler sektöründe çalışmaktadır. Ve bu sektörde çalışan kadınların sayısı giderek artmaktadır. Burada çalışan kadınların büyük bir çoğunluğu sadece ekonomik zorunluluklar, yani kocanın aldığı maaşın ailenin geçimini karşılamaması sonucu çalışma hayatına itilmişlerdir.
Çalışma nedeninin ekonomik zorunluluklar olduğuna dair bir başka gösterge de, kendilerine sorulduğunda, geçim sıkıntısı sona erdiğinde çalışmaktan vazgeçeceklerini söylemeleridir. Üstelik kadınlar, çalışacakları yeri ve işi ] seçerken, bunun olanaklar ölçüsünde kendilerine toplumda verilen rollere uygun görevler olmasına dikkat etmektedirler. Bakanlıklarda çalışan kadın personelin dağılımına bakılacak olursa, şu gerçek ortaya çıkar. Kadınlar en çok Mülî Eğitim Bakanlığı (%31.6), Turizm ve Tanıtma Bakanlığı (%26.3)[ ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığında (%22.2) yoğunlaşmaktadır. Bu sayılardan da görüldüğü gibi, "kadın görevliler genellikle sosyal görünümlü ve içerikli, erkekler tarafından yavaş yavaş terk edilen hizmet kesimlerine giderek daha yüksek oranlarda yönelme eğilimindedirler."Kendisini eş ve anne olarak gören kadının, iş hayatında ilerleme, yükselme gibi istekleri yok denecek kadar azdır. Bizzat kamu kesiminde çalışan kadınların kendileri, yüksek kademelerde kadın görevlilere az rastlanmasını, kadının evlenince ya da çocuk sahibi olunca işlerini bırakmalarına ve tarihi gelişim içinde ülkemizde kadınların çalışma hayatına geç girmelerine bağlamışlardır.Eğitim düzeyi yükseldikçe, kadının kendisine bakışında da sürekli değişiklikler gözlemek olanağı vardır, örneğin, yine kamu kadın personeli arasında yapılan araştırmaya göre, çalışma yaşamını sürdürmek isteyenler %83.33 ile en çok yüksek eğitim görmüşler arasındadır. Çalışma yaşamını sürdürmek istemeyenlerin en yüksek olduğu grup ise enstitü mezunlarıdır (%47.3).
Unutmamak gerekir ki enstitüde toplumdaki alışılmış kadın tanımına uygun yani, anne ve eş niteliklerine uygun bir eğitim sürdürülmektedir: Ayrıca bir enstitü mezununun yapabileceği işte sıkıcı ve tekdüze memurluklar olmaktadır. Bu nedenlerle enstitüden mezun kadınlar ekonomik zorunluluk ortadan kalkar kalkmaz eve dönmeyi yeğlemektedir. Yüksek öğrenimliler ise eğitimlerini değerlendirmek için çalışmayı sürdürmek istemektedirler. O halde, tarım ve sanayi kesimleri dışında çalışan kadının en önemli sorunu (ki bu sorun tarım ve sanayide çalışan kadınlar için de geçerli olabilir) toplum tarafından öncelikle anne ve eş olarak koşullandırılması, bu koşullanma sonucu, onlarında kendilerini bu görevlerle yükümlü kılmalarıdır. Kadının çalışma yaşamına girmesinde temel neden, bir kişi olarak, bir uğraşa ve ekonomik bağımsızlığa kavuşma isteği değil, ailenin geçimiyle yükümlü erkeğin gelirine katkıda bulunma zorunluluğudur. Kadının çalışması, sorunlarını çözümlememektedir, çünkü toplumdaki egemen değer yargıları kadının çalıştığı işe ve topluma yaptığı katkıya rağmen, yine de kadın (dişi), öteki cins olarak ele alınmasına yol açmaktadır.
O halde, kadının kurtuluşu, çalışsa dahi, bu düzende mümkün değildir.

YASALAR

Gerek toplumumuzda gerekse diğer kapitalist toplumlarda kadınla erkek arasında, yasalarda da kadın aleyhine bir eşitsizlik söz konusudur. İsviçre Medenî Kanunundan esinlenerek hazırlanmış T.C. Medenî Kanununun incelenmesi, açıkça gösterecektir ki yasalar insanlar, sadece insan - insan ilişkisini düzenlemek için değil aynı zamanda bir sınıfın diğer sınıfa, bir cinsin diğer cinse egemenliğini sağlamak için de çıkarılmaktadır. 152 - 153 - 154. maddeler kadın ve çocuğun geçimi, oturulacak evin seçimi, birliğin reisi ve temsilcisi olan kocaya aittir demektedir. Zaten kadın istese de ayrı evde oturamaz çünkü yasalar, kocanın ikametgâhını kadının zorunlu ikametgâhı kabul eder. Kadın yasalara göre eve bakmakla yükümlüdür. Koca, ev işleri hizmetinin karşılığında, kadının güvencesini sağlayacaktır. Bu işbölümü, kadını kesinlikle eve bağlar niteliktedir.
Kadının eve bakacağını söyleyen aynı yasanın 190. maddesi şöyledir: Koca, kadından uygun oranda aile masrafına katılmasını isteyebilir. Yani ekonomik zorunluluk sonucu kadın ev işleri hizmetlerine ek olarak para kazanmaya mecbur edilebilir. Peki ya kadın çalışmayı kendisi istiyorsa? Yasalar, yargıca, kadına çalışma izni verme hakkını tanıyor.
VIII. SONUÇ

"Modern karı-koca ailesi, açık yada gizli, kadının evcil köleliği üzerine kurulmuştur Kapitalist toplumun en önemli özelliklerinden birisi, her şey gibi insanı da metalaştırmasıdır. Kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu Türkiye'de de kadın hem sermayenin sömürüsü hem de karşı cinsin baskı ve tutsaklığı altındadır. Ekonomik zorunluluklar nedeni ile çalışma hayatına giren kadınlar, var olan üstyapı kurumlarının baskısı altında ikincil durumlarını değiştirememektedirler. Çalışma hayatına girmek kadının özgürleşmesinin bir ön koşulu olmakla birlikte, bugünkü koşullar altında kadının kurtuluşunu getirmemektedir. Kadın ile erkek arasındaki yasal eşitsizliği kaldırmaya yönelik çabalar da başarısız kalmakta, yalnızca gerçek eşitsizliği ortaya çıkarmaktadır. Yasal eşitlik sağlansa bile, evliliğin sonucu olan cinsel tutsaklık, fuhuş, kadının erkeğe olan ekonomik bağımlılığı ve kadının iş hayatında sömürülmesi,kapitalist toplumun sınırları içinde kalındığı sürece ortadan kaldırılamaz. Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu sosyalist toplumda yaratılacak ortamda mümkün olacaktır. Kadınların yaygın bir biçimde üretime ve kamu hayatına katılması, toplumsal yaşamın her düzeyinde ve aşamasında söz sahibi olması onları erkeklerle gerçekten eşit kılacaktır. Nihai amaç, yalnızca kadınla erkeğe eşit hak sağlamak değil, insanı insana muhtaç kılarak sömürüye neden olan tüm bağları kırmak, her iki cinsi, kısacası tüm insanları özgür kılmaktır. "Çünkü iki cinsin toplumsal eşitlik ve bağımsızlığı sağlanmadıkça insanlar için kurtuluş, yoktur. İnsanların kurtuluşu mücadelesinde en ön safta çarpışan devrimcilerin, mücadelenin ancak kadın, erkek omuz omuza çarpışarak kazanılacağının bilincine varması, bu yöndeki kişisel şartlandırmalarını kırmasının yanı sıra kitleleri de eğitmesi, önde gelen görevlerindendir. Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu sosyalist toplumda yaratılacak ortamda mümkün olacaktır. Kadınların yaygın bir biçimde üretime ve kamu hayatına katılması, toplumsal yaşamın her düzeyinde ve aşamasında söz sahibi olması onları erkeklerle gerçekten eşit kılacaktır. Ev işlerinin ve çocuk bakımının kamu görevi olarak, uzman kişilerce yapılması bu sorunun çözümüne büyük bir katkı yapacaktır. Bu koşullar altında, maddî çıkar ilişkisine dayanan ve ekonomik bir birim olan burjuva ailesi yerini, iki kişinin özgür seçimine dayanan, maddî çıkar kaygılarından, dinsel önyargılardan, ataerkil yasaklar ve değerlerden, yasal engellerden, gayri meşru çocuk sorunundan arınmış, eşlerin karşılıklı sevgi ve saygısı üzerine kurulmuş beraberliğe bırakacaktır. Doğaldır ki, bu tür bir beraberlikte, kadının cinsel tutsaklığı, fuhuş, kadın ve erkeğin cinsel meta haline gelmesi de sözkonusu olmayacaktır.
Nihai amaç, yalnızca kadınla erkeğe eşit hak sağlamak değil, insanı insana muhtaç kılarak sömürüye neden olan tüm bağları kırmak, her iki cinsi, kısacası tüm insanları özgür kılmaktır. "Çünkü iki cinsin toplumsal eşitlik ve bağımsızlığı sağlanmadıkça insanlar için kurtuluş, yoktur."


8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nün ardından
8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLAMALARINDA, GÜVENLİK KUVVETLERİNİN GÖSTERİCİLERE KARŞI KULLANDIĞI ŞİDDET, AVRUPA ÜZERİNDEN TÜRKİYE GÜNDEMİNE OTURDU. 8 MART BİR KEZ DAHA ÖNEM KAZANDI. BİZ DE GEREĞİNİ YAPARAK SAYFALARIMIZI 8 MART'A AYIRDIK.

Bu ülkede kadınlar hala erkek töreleri, erkek namusu adına öldürülüyor. Miting meydanlarında dövülüyor biber gazına maruz kalıyor. Sessizce, tarihsiz belgesiz intihara zorlanıyor. İşyerinde tacize, ev içinde şiddete ve tecavüze uğruyor. Konuşmaya kalktığında, isyan etmek istediğinde hala kötü kadın damgası vuruluyor. Bu ülkede 8 Mart Dünya Kadınlar Günü çeşitli büyük alış-veriş merkezlerinin konserler düzenlediği, kadınlara özel indirimler yapıldığı, içi boşaltılmaya çalışılan lay lay bir gün haline getirilmeye çalışılıyor. Kadınlar, alanlarda dayak yiyor gözaltına alınıyor. Kız çocukları hala okutulmuyor. Bu ülkede kadınlar hala, eşit işe, eşit ücret talep ediyor. Kadın olduklarını hissetmek istiyor. Sevgi adına, aşk adına erkeğe köle olmak, töre adına, erkek namusu adına, öldürülmek istemiyor. Kadınlar savaş istemiyor. Analar komşu çocukları ile birlikte gönderdiği oğullarının savaşta faili meçhul, gazi ya da şehit olmasını istemiyor. Dünya'da kadın nüfusunun yüzde 60'a yakını şiddete maruz
Kalıyor. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;
Dünyadaki işlerin yüzde 66'sı kadınlar tarafından görülüyor.
Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak yüzde 10'una sahipler.
Dünya'daki mal varlığının ise % 1'ine sahipler.
Başka bir deyişle dünyadaki işlerin % 34'ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90'ına ve toplam mal varlığının % 99'una sahipler.
 Alıntı
 07-16-2008, Saat 15:43
DurumuÇevrimdışı
Senior Member
Avatar Yok
UYARI:
Kullanıcıların Profil Bilgileri Ziyaretçilere Kapatılmıştır.

Görmek için Kayıt Olmalısınız

 
Yorum #20

BÖLÜM 20
İMALAT SANAYİ


İMALAT SANAYİNİN GELİŞİMİ

Türkiye’nin sanayileşme hareketi Osmanlı İmparatorluğu zamanında başlamıştır.Batı Avrupa ülkelerinin henüz makineli bir üretim devrine girmediği XV-XVII’inci yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu, sanayi yönünden dünyanın ileri gitmiş ülkelerinden birisi kabul ediliyor ve bazı lüks maddeler hariç, genellikle bütün sanayi ürünleri İmparatorluk sınırları içinden karşılanıyordu.Özellikle, Lonca adı verilen ve imal edilen malların satış fiyatları ile satış yöntemlerini düzenleyen ve belirleyen yerel kuruluşlar sayesinde çinicilik, dokumacılık ve gemi yapımı gibi sanatlar çok ileri bir düzeye yükselmişti.Düzenli ve kontrollü bir biçimde yürütülen sanayi faaliyetleri sonunda üretilen tekstil ürünleri, silahlar, deri ve cam eşya dış piyasalara çok kolaylıkla ihraç ediliyor ve tersanelerde Venedikliler için savaş ve ticaret gemileri yapılıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu devrinde göze çarpan sanayi faaliyetlerinin ulaştığı düzeyi kısaca şöyle belirtmek mümkündür:

• Kömür ve Tersane İşleri
Osmanlı İmparatorluğunda ilk fabrikalar II.Mahmut devrinde savaş sanayi ile başlamıştır.Bu devirde Sinop, İzmit, İstanbul tersanelerinde buharlı gemilerin yapıldığı ve bazı ahşap teknelerin Londra’ya götürülerek içine makine konulduğu gözlenebilmektedir.Ancak kurulan bu fabrikalar için kömüre duyulan gereksinim çok fazlaydı.Çünkü o zamana kadar dışarıdan getirilen kömür, bütçeden önemli bir payı dışarı akıtıyordu.Bu dönemde işletmeye açılan Ereğli Kömür İşletmeleri, Osmanlı sanayinde bir başlangıçtır.Türkiye’nin ilk kömür havzası 1829’da işletmeye açılmıştır.Aynı işletme giderek Evkafı Şahane’ye devredilmiş fakat kömür havzaları iyi işletildiği için Rum ve İngiliz işletmecilerine borç karşılığında işletilmek üzere kiraya verilmiştir.

• Savaş Sanayi
Osmanlı kendi gereksinmelerine yeterli bir savaş sanayine sahip olup, baruthaneler, top, küre yapan imalathaneler mevcuttu.Bunların hammaddesini sağlayan madenler de vardı ve işletilmekteydi.Fakat Osmanlı İmparatorluğunda asıl savaş sanayine geçiş Abdülaziz devrinde olmuştur.Zira, bu devirde Osmanlı İmparatorluğuyla İngiltere arasındaki siyasal ilişkiler savaş sanayine girişim için uygun bir ortam ortaya koyuyordu.Bunun sonucu olarak da ülkede tophane ve barut fabrikaları yapılmıştır.

• Dokuma Sanayi
Dokuma sanayinde, gene ordu gereksinmesini karşılamak için devlet sermayesiyle kurulan dokuma fabrikalarının yanı sıra eskiden kurulan bir takım fabrikalar da vardır.Örneğin; Hereke, Bakırköy fabrikaları gibi.Ancak bu fabrikaların rasyonel bir şekilde işletildiklerini söyleyebilmek mümkün değildir.Bu nedenle de bu fabrikalara karşın ordu gereksinmesi için dışardan mal getirilmeye devam edilmiştir.

• Maden Çıkarılması
Ülkedeki maden yataklarının büyük bir çoğunluğu yabancı sermaye tarafından işletilmekteydi.Örneğin; Zonguldak kömürleri, manganez ve krom madenleri gibi.Ancak yine de bu işletmeler imparatorluk ekonomisine katkıda bulunuyorlardı.


• Halı Sanayi
Büyük bir çoğunluğu yabancı sermaye tarafından işletilmesine karşın özel yerli sermayenin de mevcut olduğu bu kesim imparatorluk sanayinin en ileri gitmiş dallarından biriydi.

Görüldüğü gibi sanayi grupları içersinde ilk sırayı gıda sanayi almakta, bunu sırasıyla dokuma ve kağıtçılık sanayi izlemekte en düşük pay ise kimya sanayine ait bulunmaktadır.
Fakat Osmanlı İmparatorluğunun sanayi ve teknik üstünlüğünü Batı Avrupa ülkelerine kabul ettirdiği devir ancak XIX’ uncu yüzyılın başlarına kadar sürmüştür.”XVIII’inci yüzyılda İngiltere’de başlayan ve hızla diğer Batı Avrupa ülkelerine yayılan fabrika sanayi atılımına çeşitli ekonomik, sosyal ve siyasi nedenlerle ayak uyduramayınca sanayi faaliyetleri önce bir duraklama devresine girmiş sonra da Batı Avrupa ülkelerinin kapitalist ve büyük hacimli üretim düzeni karşısında imparatorluğun ev ve el imalatına dayanan küçük sanayi kuruluşları yavaş yavaş kapanmaya başlamıştır.”
Bununla beraber, Osmanlı İmparatorluğunda sanayi faaliyetlerin gerileme ve zamanla çökmesi yalnız Batı Avrupa ülkelerinde makinenin üretime katılması ve dolayısıyla modern sanayinin doğuşu ve böylelikle küçük sanayi üretimiyle fabrika üretiminin rekabet edememesi değildir.İmparatorluğun o zamanlardaki durumunun ve yaşama koşullarının da küçük sanayinin çöküşü ve ortadan kalkışı üzerinde büyük etkisi olmuştur.Bu olumsuz nedenlerin başında da ”kapitülasyonlar” ile uygulanan yetersiz bir sanayi politikası bulunmaktadır. Yabancı ülkelerle imzalanan ticari anlaşmalar sonunda, yabancılara tanınan çeşitli hukuki ve ekonomik ayrıcalıkların oluşturduğu kapitülasyonlar, yalnız imparatorluğun siyasal yapısını yıpratmakla kalmamış aynı zamanda milli ekonomisine kadar etki edebilen bir olumsuzlukla, yabancı uyruklulara veya onların ortak ve adamlarına tanınan iç ve dış ticaret serbestisi sonucu yabancı kökenli malların bütün limanlardan ve vergi ödemeden ülkeye girmesine veya transit geçmesine izin verilmesi, devletin milli sanayisini korumadan tamamen yoksun bırakmış ve ülkeyi yalnız bir hammadde deposu ve Avrupa’nın pazarı haline getirmiştir.Örneğin; 1832-1902 yılları arasında yabancı kökenli mallarda %3-8 oranında gümrük vergisi uygulanıyor ve bu gibi mallar, yerli ürünlere uygulanan %12-50 oranındaki dahili vergiler dışında bırakılıyordu.
Kapitülasyonlar dışında Osmanlı İmparatorluğunda küçük sanayinin çöküşünü hazırlayan düğer nedenler:
Yabancıların yaptıkları reklamlar sonunda, Batı kültürünün de etkisiyle halkın zevklerinde meydana gelen değişiklikler ve bu nedenle yabancı mallara karşı olan talebin artması
Avrupa giysilerinin devlet tarafından resmen kabul edilmesi, fabrika sanayi imalatı olan Avrupa kumaşlarına ihtiyaç göstermiş, bu nedenle de İmparatorluğun önce pamuk sonra ipek sanayi büyük zarar görerek çok sayıdaki tesis hızla kapanmıştır.
Türkler daha çok askerlik, devlet memuriyeti, çiftçilik gibi işlerle uğraştıkları için, milli emek, fabrika sanayini kurabilecek ve devam ettirebilecek bir nitelik ve niceliğe ulaşamamış, bundan dolayı da teknolojik buluşlardan, sanayi bilgi ve deneylerden yararlanmak ve böylelikle küçük el sanayi kuruluşlarını büyük fabrika sanayi haline getirmek mümkün olmamıştır.
Sanayinin zorunlu kıldığı kredinin sağlanamaması ve bu krediyi sağlayacak milli bankaların bulunmaması
Başta kapitülasyonlar olmak üzere bütün bu nedenlerle Osmanlı İmparatorluğu sanayinin çöküşünü hızlandırırken bu duruma son verebilmek ve sanayi sektörüne yeni bir atılım kazandırabilmek için özellikle XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısında bir takım tedbirlere başvurmuş ve bu amaçla 1863 yılında bir ”İslahi Sanayi Komisyonu” kurmuştur.Ancak kapitülasyonlar ve diğer nedenlerle komisyonca öngörülen yeni tedbirlerden ve çıkarılan sanayi kanunundan olumlu sonuçlar elde edilememiş, yeniden kurulmasına çaba harcanan fabrika sanayinin bir kısmı rantabl olmayan teşebbüsler halinde kalmış, diğer kısmıysa kısa zaman sonra faaliyetlerine son vererek kapanmışlardır.
XX’nci yüzyıla girildiği zaman Osmanlı İmparatorluğunda mevcut olan başlıca sanayi kuruluşları: Feshane, Hereke, Zeytinburnu dokuma fabrikaları, Beykoz deri ve postal fabrikası, savaş sanayi ile ilgili birkaç barut ve fişek fabrikası, Tophane ve tersane tesisleri, Ergani bakır, Eskişehir lületaşı maden işletmeleri...Ancak hemen eklemek gerekir ki bu kuruluşların birçoğu Cumhuriyet dönemine de devredilmiş ve bu dönemde de çeşitli gereksinmelerin karşılanmasında çok önemli roller oynamışlardır.Hatta bunların bazıları günümüzde bile faaliyet halindedir.Ancak bu oluş hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyet dönemine söz konusu edilebilecek nitelik ve nicelikte sanayi kuruluşunun devredildiği anlamına gelemez.
Kısa ve savaşla geçen Meşrutiyet devrinde sanayi alanında önemli bir çalışmanın yapıldığını görebilmek mümkün değildir.1913 yılında sanayi tesisi kurmak isteyenlere parasız hazine arsası vermek ve bunları bazı vergiler dışında tutmak amacıyla ”Teşvik-i Sanayi Kanunu” yürürlüğe konmuşsa da, 1914’de başlayan I.Dünya Savaşı nedeniyle bu kanundan faydalanabilmek ve yeni tesisler meydana getirebilmek mümkün olmamıştır.Bununla birlikte, 1914 I.Dünya Savaşı’nın kapitülasyonları fiilen sona erdirmesi üzerine sanayi alanında bir canlanmanın olabileceği ümidi uyandığı için 1915 yılında, İstanbul, İzmir, Bursa, Bandırma, İzmit, Uşak, ve Manisa gibi bazı kentlerde sanayinin mevcut durumunu saptama amacıyla bir sanayi sayımı yapılmış ve bu sayımın sonuçları ”1913-1315 Sanayi Tahriri” adı altında yayımlanmıştır.Sayıma konu olan kurumların dağılımı yukarıdaki grafikte gösterilmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu sanayindeki azınlık ve yabancı payları da bu sayım sonunda belli olmuştur.


Tabloda görüldüğü gibi, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki sanayinin sermaye ve emek miktarının ancak, %15’i Türklerin elinde, diğerleriyse azınlık ve yabancı girişimcilerin elinde bulunuyordu.
1916 yılında koruyucu nitelikte yeni bir gümrük kanunu daha yürürlüğe konulmuş ve devletçe birtakım kalkınma tedbirleri alınmıştır.Fakat savaş içinde bulunulması ve savaşın kaynakları yitirmesi, teşebbüs edilen bütün tedbirlerden olumlu sonuçlar alınmasına olanak vermemiştir.
Kurtuluş Savaşı sonunda yeniden kurulan Türkiye Devleti ise Osmanlı İmparatorluğu’ndan yıkıntı halinde bir ülke devralmıştır. Sanayi faaliyetleri büyük ölçüde durmuş, sanayi tesisleriyse ilkel ve çökük bir görünümdeydi. Askeri ve siyasal zaferin Lozan’da onaylanmasına karşın ülkede sanayileşmeyi gerçekleştirebilecek nitelik ve nicelikte eleman olmadığı gibi bunların yetişmesine olanak verecek eğitim kurumları da mevcut değildi. Uzun yıllar sanayi ve ticari faaliyetleri elinde bulunduran azınlıklar Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ülkeyi terketmiş, sanayi alanında çalışacak eleman bulması son derece güçleşmişti. Diğer yandan, kapitülasyonların ekonomi üzerindeki büyük ve yıkıcı etkisi unutulmadığı için yabancı sermayeden yararlanılması da düşünülmüyor ve sanayileşmenin gerçekleşmesi tamamiyle iç kaynaklara bağlı bir durum gösteriyordu.
Dış şokların etkisiyle, 1978 yılından itibaren büyüme oranı yavaşlamış, 1979-80 yıllarında ise, duraklama yerine gerilemeye gidilmiştir. Yeni politikalarla birlikte, imalat kapasite kullanım oranının artması, enerji ve diğer alt yapı yatırımlarındaki canlanma ve ihracata dönük yatırımlara öngörülen teşviklerle birlikte, yeni yatırımların yapılması sonucu, 1983 yılında imalat sanayinin büyüme hızı ise, %9.3’ e yükselmiş, 1985 yılı için büyüme hızı ise, imalat sanayinde %6.1’ e düşmüştür. Büyüme hızı 1986’ da %8.5, 1987’de %10.1, 1988’de %1.3 ve 1989’ da %1.4 olarak gerçekleşmiştir. İmalat sanayinin alt sektörlerinden metal eşya, makine ve taşıt araçları grubunda 1988’ de %2.2 gerileme kaydedilmişken bu oran 1989’da %13’ lük bir gerileme göstermiştir.Ara malları sanayi, imalat sanayi üretiminde, 1985 yılında %44, 1988’de %44.7, 1989’ da %45.1 paya sahiptir.
İmalat sanayinin toplam ihracatımızdaki payı, 1985 yılında %75.3’ e 1987 yılında %79.1’ e varan ve 1989 yılında %79.9’ a yükselmiştir. İhracatımıza en fazla katkıda bulunan sanayi dalları ise, son yıllarda dokuma sanayi ve demir- çelik sektörü olmuştur. Bunları %4.9’ luk payla, petro kimya ürünleri, %3.6’ lık payla kimya ürünleri ve %3.3’ lük payla petrol ürünleri takip etmektedir.



1980 ylı hariç özellikle madencilik, imalat ve enerji sektörünü de kapsayan toplam sanayi sektörü oranında bir büyüme gerçekleşmiştir.1994 yılında ülkemizde yaşanan ekonomik krizin ardından imalat sanayi üretiminde gözlenen hızlı artış eğilimi 1998 yılının ikinci çeyreğine kadar devam etmiştir. 1997 yılında Güneydoğu Asya ülkelerinde ve Rusya’ da ortaya çıkan krizler sonucu imalat sanayi üretim hızı yavaşlamıştır. 1999 yılında, küresel krizin etkilerinin ve finansman sorunlarının devam etmesinin yanında sanayi kuruluşlarının büyük bir bölümünün bulunduğu Marmara bölgesindeki depremin neden olduğu hasar imalat sanayini olumsuz etkilemiştir. 2000 yılında depremin ekonomik etkilerinin giderilmeye başlaması ve genelde sağlanan istikrar ortam nedeniyle üretimin tekrar artış eğilimine girdiği gözlenmektedir. İmalat sanayi sektörü içinde en yüksek paya sahip olan petrol ürünleri sektöründe üretimin artması toplam sanayi üretimindeki daralmayı sınırlandırmıştır. Taşıt araçları sanayi üretimi başta binek otomobillere yönelik olmak üzere iç talepte ortaya çıkan daralmaya ve baz etkisine bağlı olarak azalmıştır.Makine üretimi, gıda sektörü, ve tekstil üretimi belirsizliklerin artmasıyla azalmıştır.
1999 ve 2000 yılları, imalat sanayi faaliyet sınıfları içindeki CR4 yoğunlaşma oranları dikkate alınarak karşılaştırıldığında, önemli düzeyde gerçekleşen değişimlerde azalma ve artma dengeli bir biçimde olmuştur. Yoğunlaşma düzeylerinde azalma görülen sektörlerin başında 16.14 puan ile ateşe dayanıklı olmayan kil ve seramik yapı malzemesi ürünlerinin imalatı gelmektedir. Yoğunlaşma oranlarında önemli derecede artış görülen sektörlerin başında ise 26.02 puan ile halat, ip, sicim ve ağ imalatı gelmektedir.2000 yılından sonraki dönemde statik bir verimlilik artışı yaşanmıştır. Yani emek verimliliği artmış, ancak istihdamda önemsenir bir artış gözükmemiştir. 2000–2001 yıllarında 35 kodlu kimya-petrol sanayi hem katma değer, hem de kısmi verimlilik faktörlerinde en yüksek düzeydeki sektör olarak bulunmuştur.
2002 yılından sonraki makro ekonomik performans, yüksek büyüme oranları ve düşük enflasyon imalat sanayinde önemli düzeyde verimlilik artışlarıyla beraber gerçekleşmiştir. Büyümenin verimlilik odaklı olması gereği, başta MPM olmak üzere birçok kurum, kişi ve kesimlerce sürekli dile getirilen bir husus olmuştur.
2004 yılında, 2000 yılına göre imalat sanayinde üretim % 24,5 artmıştır. İstihdam ise %0.22 düşmüştür. Öte yandan, emek verimliliği %24,8 oranında artmış buna karşın reel ücretler ise % 14,3 oranında gerilemiştir. Türkiye’ de ülke ekonomisinin yavaş yavaş istikrara kavuşmasıyla üretim sektöründe yaşanan talep artışı endüstriyel otomasyona olan ilgiyi arttırıyor. Özellikle otomasyonun en fazla kullanıldığı ve %30’lara yakın üretim artışı yaşanan makine imalatı başta olmaz üzere, petrol dağıtım, plastik, kozmetik, tekstil, kimya ilaç gibi sektörlerde yaşanan canlanma otomasyon alanında hizmet veren firmaları yatırıma yöneltiyor.
Türkiye’de sanayi üretimindeki artışın son yıllarda belirli sektörlere yoğunlaştığını, bununla dünyadaki trendlere çok bağımlı olduğu görünüyor. Bunlar arasında gemi inşa sektörü şu anda yeni hizmete giren, inşası süren tershanelerin kapasitesinin, mevcut tershane kapasitesinde daha fazla olmasıyla dikkat çekiyor.
Tuzla’nın Aydınlı koyunda yoğunlaşmış olan gemi inşa sektörü bu koyun dolmasıyla birlikte diğer kentlere yayılmaya başladı. Sektörde çok hızlı bir yatırım girişi ve sipariş patlaması gözleniyor. Mevcut tershaneler, 2008 yılına kadar yeni sipariş kabul etmediklerini, 2010 yılına kadar da tam kapasite çalışacaklarını açıklamış durumdadır. Hükümet Türkiye’nin 2013 yılında dünyanın ilk dört gemi üreticisi arasına gireceğini ilan etti. Bu durumun en önemli nedeni dünyadaki gemi inşa sektöründeki canlanma ve Türkiye’nin sunduğu bazı avantajlardır.

Türkiye’ de İmalat Sanayinin Yapısı ve Özellikleri

İmalat sanayinin yapısını çeşitli ölçütlere bakarak incelemek mümkündür. İmalat sanayinde faaliyet gösteren işyerleri ölçekleri bakımından büyük ve küçük işyerleri şeklinde ayrıma tabi tutulabilir. Büyük ve küçük işyerlerinin sektör içindeki görece ağırlıkları bu sektörün teknolojik düzeyi, rekabet yapısı vb. konularda fikir verebilir. İmalat sanayinde üretilen mallar tüketim malları, ara malları ve yatırım malları şeklinde incelenebilir. Bu kategorilerin görece ağırlıklarında zaman içimde meydana çıkan değişmeler; ara ve yatırım malları sanayilerinin daha hızlı gelişmesi, teknolojik anlamda sanayileşmenin göstergesi sayılmaktadır.
Türkiye ekonomisi karma bir ekonomiye sahip ayrıca sanayi içinde kamu ve özel kesimlere ait işletmeler bulunmaktadır. Bu kesimlerin görece paylarında zaman içimde meydana gelecek değişmeler karma ekonomik sistemin hangi yöne kaydığının işareti olacaktır. Öte yandan kamu ve özel kesimlere ait işyerlerinin verimlilik, istihdam , enerji kullanımı ve yeni teknolojilere uyum vb. açılardan karşılaştırılması hangi kesimde kaynakların daha etkin kullanılacağını gösterecektir.
İmalat Sanayinde İşyeri Büyüklüğü

İmalat sanayinde faaliyet gösteren işyerleri hakkında bilgileri DİE tarafından gerçekleştirilen sayım ve anketlerden öğreniyoruz.
1990’ lı yıllarda Türkiye’de 200 bin imalat sanayi işyeri mevcuttur. Bunlardan çok büyük bir bölümü, %90 dan daha fazlası, küçük atölye niteliğindedir.
Küçük işyerleri sayısal üstünlüğe sahip olmalarına karşılık, istihdam sermaye, sermaye yatırımı ve yaratılan katma değerde görece olarak küçük paylara sahiptirler. Büyük işyerlerinin yatırım, katma değer ve çıktıdaki nisbi payları çok daha büyüktür. Büyük ölçekli üretimin görece ağır bastığı alt sektörler kimya, makina, kağıt, ana metal sanayileridir. Küçük ölçekli işyerlerinin en yüksek paya sahip olduğu sanayi dalları ise orman ürünleri, dokuma sektörü ve diğer sanayi dallarıdır.
Türkiye’de imalat sanayinde küçük işyerlerinin çok yaygın olmasının ve büyük ve küçük işyerlerinin bir çok nedeni vardır.
1. Sermaye yetersizliği ve teknolojik gerilik, işletmeleri dokuma, giyim eşyası ve gıda maddeleri vb. geleneksel yöntemlerle üretilen, hammaddesi yurtiçinde sağlanabilen, nüfus artışına paralel olarak iç talebi yükselten malların üretimine yöneltmektedir.
2. Türkiye’de, 1980 öncesi dönemde uygulanan sanayileşme modeli küçük üreticilerin devam etmesi ve yaygınlaşması için uygun bir ortam hazırlamıştır.
3. Halkın küçük tasarruflarının üretime yönlendirilememesi
4. İmalat sanayinde işyerleri ölçeğinin belirlenmesinde başvurulan ölçüt işçi sayısıdır.

İmalat Sanayinde Kamu ve Özel Kesimlerin Yeri

Ekonominin her sektöründe özel girişime ve kamuya ait işletmeler birlikte faaliyet göstermektedirler. Kamuya ait işletmeler birlikte faaliyet göstermektedirler. Kamuya ait işletmelerin özel işletmelerle rekabet ilişkisi içinde değil, yardımlaşma ve tamamlama ilişkisi içindedirler.
Kamu kesimi imalat sanayinde 34 endüstriden 25’nde faaliyet göstermektedir. Kamu kesiminin görece ağlığının fazla olduğu sanayi dalları, petrol ürünleri, demir çelik, tütün, gıda-içki ve ana kimyadır. Diğer sanayi dallarında hem kamu hem de özel kesime ait i yerleri birlikte faaliyet göstermektedir.
İmalat sanayine bakıldığında kamu kesiminin sektör içindeki nispi payının zaman içinde azaldığı, özel kesimin payının süratle yükseldiği görülür.
Kamu kesimi işyerlerinin sayı olarak büyük bölümü tüketim malları üreten sanayi dallarında yer almaktadır.Ancak olaya üretilen çıktı değeri veya katma değer açısından bakarsak ara mallar üreten sanayi dallarında daha büyük görece paya sahip olduklarını görürüz.


Genel Değerlendirme, Sonuç ve Öneriler

1980–2005 döneminde Türkiye imalat sanayinin kapsamlı olarak incelendiği bu araştırmada yapılan analiz ve incelemeler sonucunda ortaya çıkan temel bulgular, bunların değerlendirmesi ve öneriler şunlardır.

• 1980–2001 döneminde, 22 yıllık sürede imalat sanayinde reel katma değer üç katına çıkmıştır. Ancak, bu göstergede istikrarsızlıkların da yaşandığı saptanmıştır.
• Ortalama üretim verimliliği (çıktı/girdi) en yüksek değerine 1993’te ulaşmış, 2000 ve 2001 krizlerinin etkisiyle yaşanan gerilemelerle tekrar 1980 yılının verimlilik düzeyine inmiştir.
• Gerek katma değer, gerekse üretim verimliliğinde görülen dalgalanmalar, imalat sanayinde istikrarsız bir maliyet yapısına ve teknolojiden yeterince yararlanılmadığına işaret etmektedir.
• İmalat sanayi üretim verimliliğinde 1994 ve 2000 krizlerinin olumsuz etkileri özel kesime göre kamu kesiminde daha çok hissedilmiştir.
• 2004 yılında, 2000 yılına göre imalat sanayinde üretim % 24,5 artmıştır. İstihdam ise %0.22 düşmüştür. Öte yandan, emek verimliliği %24,8 oranında artmış buna karşın reel ücretler ise % 14,3 oranında gerilemiştir.
• 2000 yılından sonraki dönemde statik bir verimlilik artışı yaşanmıştır. Yani emek verimliliği artmış, ancak istihdamda önemsenir bir artış gözükmemiştir.
• Türkiye imalat sanayisi içinde ortalama olarak en yüksek katma değer yaratan sektör 35 kod numaralı kimya petrol sanayidir. İkinci sırada 38 kodlu metal eşya makine teçhizat, ulaşım aracı, ilmi ve mesleki ölçme aletleri sanayi gelmektedir.
• Türkiye imalat sanayinde, İstihdam ve katma değer açısından ise 31 kodlu gıda, 32 kodlu dokuma ile 35 kodlu kimya-petrol ve 38 kodlu metal eşya ve makine sanayileri önemli yer tutmaktadır.
• 1980–2001 döneminde işgücü verimliliği en yüksek sektör 35 numaralı kimya-petrol sanayidir. En düşük verimlilikler ise 32 kodlu dokuma-giyim ile 33 kodlu orman ürünleri ve mobilya sanayilerinde görülmektedir..
• Genel olarak tüm sektörlerde 22 yıllık süreçte işgücü verimlilik artışlarında önemli yükselmeler gözlenmiştir. 22 yılda 2,5 katına ulaşan sektörler bulunmaktadır. Kanımızca bu sonuç, katma değer artışlarının yükselmesinden ziyade çalışan sayılarının büyük ölçüde gizlenmesinden ve sigortasız işçi çalıştırılmasından kaynaklanmıştır.
• Ortalama sermaye verimliliği, 1996–2001 itibariyle, en yüksek sektör 39 kodlu diğer imalat sanayi (kuyumculuk, müzik aletleri v.s.) dir. Bu sektörün sermaye verimliliği artış hızı da en yüksek sektör olması ilginçtir. Gerçekten bu sektörde son 5 yılda üretim atağı olduğu görülmektedir.
• Türkiye’nin kuyumculukta AB’de büyük ilerleme göstermesi ve pazarda önemli paylar alacağı beklenmektedir. Ancak bu sektörün Türkiye imalat sanayisi içindeki payı çok düşüktür.
• İmalat sanayi genelinde ortalama sermaye verimliliği artış hızları, ortalama işgücü verimliliği artış hızından daha düşük ve istikrarsız olarak gerçekleşmiştir. Bu durum, sermaye kullanımının verimliliği sağlayacak teknolojik yenilikleri algılayamamış olmasının yanı sıra, sektörlere verilen teşviklerin dağınıklığı nedeniyle, sermayenin istikrarsız ve yön değiştirme eğiliminde olmasından kaynaklanmış olabilir.
• 2000–2001 yıllarında 35 kodlu kimya-petrol sanayi hem katma değer, hem de kısmi verimlilik faktörlerinde en yüksek düzeydeki sektör olarak bulunmuştur.


İMALAT SANAYİİNDE EĞİLİMLER
KASIM – 2006 (Üretim - Satışlar - Fiyatlar)

İmalat sanayinde kapasite kullanım oranı, geçen yılın aynı ayına göre 2,3 puan artmış ve % 83,2 seviyesinde gerçekleşmiştir.
Aylık İmalat Sanayi Eğilim Anketi'ne cevap veren 2679 işyerinden derlenen verilerin geçici analiz sonuçlarına göre, 2005 yılı Kasım ayında % 80,9 olan üretim değeri ağırlıklı kapasite kullanım oranı, 2006 yılı Kasım ayında % 83,2 seviyesinde gerçekleşmiştir.

İç pazarda talep yetersizliği, işyerlerinin tam kapasite ile çalışmamasının en önemli nedenidir.
2006 Kasım ayında, işyerlerinin, tam kapasite ile çalışmamasının nedenleri arasında talep yetersizliği ilk sıradadır. Hammadde yetersizliği, mali imkansızlıklar, işçilerle ilgili meseleler ve enerji yetersizliği diğer nedenlerdir. İç pazarda talep yetersizliği % 47,6 ve dış pazarda talep yetersizliği % 17,9 oranında etkili olmuştur. Mali imkansızlık % 3,5; hammadde yetersizliği; yerli mallarda hammadde yetersizliği % 4,3 ve İthal mallarda hammadde yetersizliği % 2,9, işçilerle ilgili meseleler % 1,8 oranında etkili olmuştur.

Üretim miktarı, Kasım ayında bir önceki aya göre % 4,7 artmıştır.
İşyerlerinde Kasım ayı üretim miktarı % 4,7 artmıştır. Aralık ayında üretim miktarını % 0,1 artacağı beklenmektedir. Kasım ayı satış miktarı % 8,8 artmıştır. Aralık ayında % 1,0 azalacağı beklenmektedir. Kasım ayı satış fiyatları aynı kalmıştır. Aralık ayında % 0,1 artacağı beklenmektedir. Kasım ayı hammadde fiyatları % 0,3 artmıştır. Aralık ayında % 0,3 artış beklenmektedir.
 Alıntı


Seçenekler Arama
Stil

Yukarı Git