Neler yeni
Türkiye'nin En Güncel Forum Sitesi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı yada giriş yapmalısınız. Forum üye olmak tamamen ücretsizdir.

Türkülerimizin Hikayeleri

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Türkülerimizin Hikayeleri
www.forumhatti.com
;t18;t18;t18


Kesik Çayır Biçilir Mi?

"İnce çayır biçilir mi
Sular ayaz içilir mi
Bana yardan vaz geç derler
Yâr tat'lolur geçilir mi"
Meram bağları Meram çayırları tanıktır böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti inadına yiğit inadına yağızdı.

Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin Mevlevi dedeleri Meram'daydı çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı o da bütün oraları tanırdı iyi tanırdı.

Yâver fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru akşam namazından sonra. Korkmuyordu.

"Sırtıma sepken yağıyor."
"Yanuben yorgun gelirim."

demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.

Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Düşünün Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. Allah etmesin gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.

Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.

Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.

Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı aldırmadı hemen şöyle silkiverdi eliyle ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.

Çelebi kızı Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı kahverengiydi.
Yâver yanına gelince oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak olduedemedi. Oturdu.

Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil dünyalar onundu. Anasını hatırladı bir zaman sonra memleketini hatırladı sonra kalkıp gitmek istedi niye istedi bilmem gidemedi.Oturdu.

Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim Dere tarafından bir bülbülü vurdular ne hacetti kız konuşuyordu yâver öldü öldü dirildi.

Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde ne zerdali ağaçları Ne Meram ne paşa ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.

Derken efendim yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim yâver "gidem" dedi gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.

Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.
Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular.
Paşa vali paşa yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.

"İnce çayır biçilir mi
Sular ayaz içilir mi
Bana yardan vaz geç derler
Yâr tat'lolur geçilir mi"

Sonra arkasından mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.

"Aman ben yandım paşam ben yandım
Ellerin köyünde vuruldum kaldım."
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Hey On BeşLi
Taş döşeli dar yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde
Tokat bir dağ içindeyken
Gülü bardağ içindeyken
Yüzü kaleye bakan ahşap evlerden
birinin şenliğiydi Hediye

Adı gibi Haktan Hediye üç eteği sırma işleme başı Tokat işi yazmalı yazmasının ucu pembe oyalı. Endamı fidandan narince boyu gül ağacı misali küçücek alımlı edalı bir kızcağız. Tokat eşrafından kendi halinde bir ailenin evdeki tek çocuğu.

Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı içi sırlı küplere asma yaprağı basıldığı aylarda Tahtoba köyünün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada buluştular iki gencin yüreciği birbirine ısındı. Çok geçmedi aradan Tahtoba'dan dünürcüler geldi Hediye kızın evine. Köy ağası babanın biricik oğlu Hüseyin'e istediler onu. "Yaşı küçücek" dedi anası. "Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek." Bekleyeceklerini söyledi oğlan tarafı. "Bizim oğlumuz da yeni yetme... Söz edelim aht verelim bekleyelim. Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz olur."

Tez büyür kuzu misali kız kısmı da yuvadan kuş misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür. Hele talibi Tahtoba'nın efendilerindense bol haneye gelin gidecekse anasının babasının adını saydıracaksa fırsat kaçırılmaz. "Oldu" dedi büyükleri. Hediye'nin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı. Madem insan evladıydı isteyen hayır işte acele etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi bıyıkları yeni terlemiş Hüseyin'e. Şerbetini içtiler sözünü kestiler. Tahtoba'nın ağası koçlar kurban etti Hüseyin endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden fistanlık kumaş aldı Hediye'ye. İpek bürüğe bürüdüler genç kızı. Boynuna gümüş hamaylılar alnına Hamidiye paralar taktılar. Nişan gecesi Tokat'ın kadınları toplandı kız evinde bakır tepsilerin arkasını tıkırdatarak oynadılar.Kış gelmeden yaprak küpleri basıldı erik ezmeleri tarhanalar sebze kurularısetikler yarmalar hazırlandı. Bahar başında toplanıp yazıda kurutulmuş madımaklar çıkınlandı. Kasım yağmurları Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap evlerin dış kapıları kapandı. Baba evinde artık misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telaşına düştü. Kış boyu kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi "Belki Hüseyin'dir" ümidiyle süzerek küçük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al yazmaları renk renk çiçek çiçek oya ile çevirdi.

Kiraz ağaçları tomurcuğa dururken ürkütücü korkutucu bir haber yayıldı ortalığa. Ateş düşmedik ocak bırakmayan seferberlik memleketin her köşesinden yine delikanlıları istiyordu. Bu kez sıra yaşı on sekize yeni basmış delikanlılarda... Şehirden şehire köyden köye haber uçuruldu. Sırtını kayalara dayamış Tokat da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on beş doğumlular kışlada toplanacaklar. Karayağız Türkmen delikanlıları kalktı geldi kara zıpkalı Karadeniz uşakları ince yapılı dil bilmez Çerkeş gençleri beşer onar gruplar halinde akın etti çevre köylerden. Kimini Çanakkale'ye yazdılar kimini Filistin'e Yemen'e. İllerini köylerini bırakıp bilinmedik diyarlara doğru sürdüler atlarını. Kara tren vagonlarına doluştular. Gözü yaşlı duacı analarla sabırlı yavuklular kaldı geride. Ardından bir maşrapa su döktükleri delikanlıları için yanaklarından süzülen gözyaşlarını yazmalarının ucundaki gül oyalarına sildiler. Geride kalan kalbi kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı on sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler.

Hey on beşli on beşli Tokat yolları taşlı On beşliler gidiyor Kızların gözü yaşlı
Tahtoba köyünden bölüğe çağrılan gençlerin arasında Bey oğlu Hüseyin de vardı. Al atını topuklayıp ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte. Tokat'ta Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğin kapısını çaldı önce. Sözlüsünün ana babasının elini öptü. Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran Hediye'ye "Vatan borcunu Ödeme zamanı sağlıcakla kalın. Dua edin çocuklarınız için. Döner gelirsem ahdimdeyim çift davullar çaldırıp toy yaparım" dedi onlara. Sonra helallik dileyip ayrıldı Hediye'nin evinden. Başını çevirip tekrar tekrar ardına bakarak sürdü atını.

Gidiyom gidemiyom Seni terk edemiyom Sevdiğim pek küçücek Koyup da gidemiyomBoynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan biriydi artık Hediye. Her gece dua ederek baş koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslattı. Günleri saya saya aylar sonra yerine varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri. Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına dantel perdelerekilim tezgahlarında dokunan cecimlere. Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü önce sonra karlar çağıl çağıl eridi kuru ağaçlar canlandı tomurcuklandı yapraklandı. Asmalar gözyaşı gibi salkım salkım üzümlendi. Kah Batmantaş Köyü'ne bir ateş koru gibi kara haber düştü kah Yatmış'a kah Hanpınan'na... Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar kara çatkılı yavuklular dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla ıslattılar.

Memlekette yangın düşmedik ocak kalmadı.
Eli yüreğinde uyandı her sabah Hediye. Komşu kadınlara rüyalarını tabir ettirdi. Mahzun mahzun yollara bakıp bir haber bekledi kara yağız Hüseyin'inden. Uçup giden turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara selam asıp yolladı.
Çok mu uzaktı bu Yemen dedikleri yer?
Şu çıplak dağların ardına gitse bulur muydu yarini?

Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı pembe çevirmeli ipek mendiliyle?
Gece gündüz binbir kuruntuyla içi içini yedi. Bir o değil koca Anadolu'nun anaları yavukluları vakti belirsiz bir dönüşün ümidiyle dua edip bekliyordu. Bekleyiş derde dönüştü. Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi biraz daha kırıldı. Analar askere gitmiş babalarını soran bebelerine "Az kaldı dönecek" derken ciğerleri sızım sızım sızılar oldu.

Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi bırakarak. Yiğitsiz kalmış evleri bekleyen köpekler yabancıya ürümez olmuştu artık. Dağlarda eşkıyalar peydahlandı. Asker kaçakları arsızlar hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta. Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi bir gün filanca köyden. Ansızın uğratmışlar evleri. Para eder her şeyi toplamışlar cepheye gitmiş yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa kaldırmışlar ıssıza çökertmişler. Hükümet baş edemiyormuş artık onlarla. Şehirlerde kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş. Güven diye bir şey kalmamış.

Hediye'nin anasıyla babası yanlarına çağırdı kızlarını. Utana sıkıla açtılar endişelerini ona."-Kara yazgılı kızımbilirim beklediğin var ama işte seneler geçti. Dört kış dört yaz bitti bir haber yok Tahtobalı Hüseyin'den. Böyle susup beklemekle olmaz. Haberini alıyoruz nice yiğitler de şehit oldukları halele evlerine haber uçurulmazmış. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denilen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmiş. Askerden hayır haber beklemenin manası yok. Biz artık kocadık sana sahip çıkamayız namusundan endişeliyiz. Yazma ustası Emin Efendi sana talip oluyor. Erkeğin yaşlısı olmaz. Emin Efendi zengin bir tüccardır. Oğlu uşağı yok koca evde bir fidai başın olacak. Biz gitmenden yanayız. Git evini ocağını kur. Yuvanı bil sen de. Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir yavukluyu beklemekle olmaz."

Bahtsız Hediye yaşın yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü. Ana babasının isteğine olmaz diyecek kız yoktu ya o zamanlar kötü yazgısını kabullenip oturdu Hediye. Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta Hanı'nda yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendiyle nikahladılar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız. Türküler mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı ağladı.

Gidiyom işte ben de Bir arzum kaldı sende Ayva oldum sarardım Din iman yok mu sende
Çifte davullu toy hayallerine yandı Hediye. Gelin kınası görmemiş küçücük elleriyle sildi gözyaşlarını. Yüzünü birkaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını tutmasına fırsat olmadan sırma işlemeli al bindallı giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi.

Rengarenk Tokat bezlerine tahta kalıplarla desen vuran yazma ustalarındandı Emin Efendi. Uzun beyaz sakallıyün papaklı vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı. Yamrı yumru elleriyle yazmaları desenledikten sonra Meydan Camisinde namazını eda etmeden evine gelmeyen bir yalnız adam... Önceki evliliğinden olan çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti çeşitli cephelerden. Değil Hediye kızın tazeliğini dünyayı armağan etseler içinde Ölen yaşama sevinci dirilesi değildi.

Hediye kız bu kocamış erin evinde vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz ağacı gibi mahzun ve kederli Hediye kadın olup çıkıverdi.

"Hayalde gör düşte gör hele bir de düş de gör" demiş ya eskiler insanın işi bir kez ters gitmeye görsün nasıl da yağar başına belalar yağmur misali. Yüzünü güzel yaratmıştı Mevla ama talihi kötüydü Hediye kızın. Yaşlı da olsa kadrini kıymetini bilen başına kapak olan namusuna sahip çıkan erini Azrail alıp götürdü çok geçmeden. Daha evleneli bir yıl olmadan dul kaldı Hediyecik. Aniden uçuverdi Emin Efendi.Bir Öğle üzeri kapıyı çalan kalıpçı çırağı "Yenge Emin Emmi Öldü!" diye haber getirdiği zaman felaketi bir çığlıkla karşıladı. Tokat'ın örfüydü ya cenazeyi hemen hazırlayıp bekletmeden defnettiler.
Vakitsiz açılan güllere döndü Hediye. Tazecik yüzünü zamansız soldurdu kötü kaderi. Şad olup gülmeden yas bağladı gelinlik giymeden dul kaldı. Çiçek açmadan hazan olmuş dallar misali yeşillerden allardan soyunup karalara büründü. Tokat'ın orta yerinde Yeşilırmak çağıl çağıl akarken Hediye kadın gözyaşı akıtıp oturdu köşesinde.

Ölüm acısı geçip yasını unutmadan yalnızlıkla başbaşa kaldı bahtsız kız. Emin Efendi'nin malının mülkünün idare edilmesi gerekliydi. Yaşlı adamın bıraktığı çarkı tek başına çevirmeliydi. Yuvasını bırakıp babaevine dönse evini ocağını ne yapacak? İyi kötü benimsemişti yeni hayatını. Hem babaevine sığmadığı için evlendirmemişler miydi onu. Kocasından kalan malın mülkün karıyla geçinip giderdi. İbadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düşen.

Ne Haktan ne hükümetten korkusu kalmamış azgın çeteler koymadı Hediye'yi yaşıyla başbaşa. Şehrin kıyısında kocaman bir konakta tek başına yaşayan bu taze dulda çokça para olmalıydı. Hem kimi kimsesi yok. Koruyanı sahip çıkanı bulunmayan bu kadıncağızın malına mülküne el koymak kolaydı.

Ay karanlık bir gecede koca evin çift kanatlı kapısının önüne vardılar. Bakır kapı tokmağını tıklattılar yavaşça. Masum kadın kapıyı açmaya korkunca omuzladılar hep beraber. İçeri daldılar azgın kurt misali. Sepet sandık dağıttılar feryadına kulak vermeyip sırtladılar Hediye'yi. Hoyrat eller dağdan dağa dolaştırdı onu. Zorla sahip oldular kirli elleriyle birbirlerine sundular kalaylı siniler üzerine çıkartıp el çırparak oynattılar. Nice zaman sonra gönülleri geçti kızdan. Bastıkları başka köylerden başka talihsiz tazeleri görünce bir sabah atın arkasına atıp Tokat'a getirdiler onu. Tan yeri kırmızı bir utanç içindeyken Takyeciler Camii'nde sabah namazından çıkan yaşlılar kaldırıma düşmüş bir kız buldular. Üstü başı yırtılmış ağlayan biçarenin başına toplanıp konuştular da biri el uzatıp "kalk" demedi.

Tokat yolu kaldırım Düştüm beni kaldırın Sevdiğimin uğruna Vurun beni ÖldürünYazmacı Emin Efendi'nin hanımı Hediye'nin adı kötü kadına çıktı gayri.
Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciğer delici kurşunlara uğrayıp ihaneti zulümeti açlığı hastalığı yaşayıp da geri dönen olur mu?
HakTeala kulun alnına Ölümü yazmayınca olur işte.

Gözü yaşlı Anadolu'nun "Giden gelmiyor" diye türküler yaktığı cephelerde kah vuruşarak kah esir düşerek seneler geçiren Hüseyin dağın taşın çiçeğe büründüğü bir bahar başında çıkıp geliverdi memleketine. Tahtoba'dan savaşa yollanmış bin üç yüz on beş doğumlu yirmi delikanlıdan bir o sağ kalmıştı. Yüzü yaylaya bakan içinden boz bulanık seller akan köyün girişinde madımak toplamaya koyulmuş tazeler tanıyamadı gelen bu hırpani kılıklı adamı. Köpekler seğirtti üzerine. Köyün yamacında durup dağa taşa ünledi sesinin yettiğince. "Benim ben. Memleket aşırı diyarlarda vuruşmaya gönderdiğiniz Hüseyin'im ben. Hak alnıma yaşa yazmışkaderde size kavuşmak varmış döndüm... Emmi dayı kızları yad el değil bu gelen. Bey oğlu Hüseyin'im ben." Köyün genci yaşlısı kuşattı çevresini boynuna boğazına sarılıp ağlaştılar. Ardına düşüp eve götürdüler onu. Yolun otu çiçeği sarıldı yorgun ayaklarına. Ağsıvayla sıvanmış bahçe duvarının önünde yabancı bir erkeği görünce yaşmaklanacak oldu Hüseyin'in anası. Sonra sekiz yıldır ağlaya ağlaya ferini tükettiği gözlerinden çok yüreğiyle tanıdı oğlunu. Kollarını açıp "oğlum" diye Öyle bir inledi ki dağ taş yankıya durdu. Tahtoba köyü şenliğe başladı o gün. Savaşa yolladıkları yirmi civanın yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldudüğün kuruldu kurbanlar kesildi. Anası başındaki kahır kasnağını çıkardı bacıları al güllü elbiseler giydiduyup Öğrenen herkes görmeye geldi.
Seferberliğe giden de geri gelirmiş demek.

Bekledi Hüseyin. Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini. Ne anası ne bacısı adını anmadı gelinlerinin. "Yoksa ahdini bozup kocaya mı verdiler sözlümü?" diye bir kuruntu zihnini yakıp geçti. Olamazdı ama söz vardı ortada. Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çiğnemezdi yar hatırını. Dayanamadı töreyi bozup sordu sonunda.
-Ana Hediye'm nasıl?
Gözlerini oğlundan kaçırıp başını iki yana salladı anası. Birilerine ilenerek döğündü.
-Hediye'yi sorma oğul. Kız kısmı bunca sene durur mu? Uçurdular yuvadan alıcı kuşlar kaptı onu.Anlayamadı Hüseyin. Nişan yapıp şerbet içip söz vermişti Hediye'nin ana babası nasıl uçururlardı yuvadan. Anasının ağzından daha fazla laf alamayacağını anladı. Üzerine fazlaca gidemedi ama binbir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi. İçi içini yedi sabaha kadar. Memleketini bıraktığı gibi bulmuştu da insanlar ne denli değişmiş ne denli kocamış ve eksilmişlerdi.

Sabah Tokat'a giden bir at arabasına binip Örtmeliönü'ndeki ahşap eve geldi. Kalbi pıtır pıtır atarak sekiz yıldır kavuşmayı düşlediği yavuklusunun evini seyretti uzaktan. İşte bir çok şey bıraktığı gibi duruyor. Gözeler şarıldıyor yol ortasındaki arktan. Hediye'nin bahçesindeki kirazlar da çiçek açmış. Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu seyrediyordur belki de. Siyah perçemleri lal yanağını gölgeliyordun Öyleyse ne demek istemişti anası? Bakır kapı halkasını vurdu elleri titreyerek içerde ses soluk yok bir daha denedi yine cevap veren olmadı. Geri çekilip pencerelere baktı kimsecikler görünmüyordu.
Karşı evin önünde kendisini seyreden bir adama sordu.

-Evdekiler nerede?
-O evdekiler buradan ayrılalı çok oluyor.
-Nereye gittiler ki?
-Geyras'ta bir çiftliğe...
-Ya Hediye?
-Hediye'ye ne olduğunu bilmeyen mi var Tokat'ta. Kötü yola düştüydü yosma. El elinde eğlence olduydu. Laf söz ettiler çevreden. Gözümle görmedim ama birileri alıp götürüyormuş bazan. Ana babası utancından terk etti buraları zaten. Hediye de alıp başını gitti. Dedikoduya dayanamadı dediler. Hatta giderken söylediği mani kızların dilinde.

Gidiyom elinizden Kurtulam dilinizden Yeşil baş ördek olsam Su içmem gölünüzden
Can alıcı kurşunlara uğradığında bu kadar yıkılmamıştı Hüseyin. "Er başına iş gelir'' demiş ya atalar. Böylesi iş de gelirmiş elemek. Eli ayağı kesiliverirmiş insanın yıldırım çarpmışçasına yanarmış demek.Karşısındaki adamın anlattıklarını duymuyordu artık. Sekiz yıldır yüreğinde muhabbetini sakladığı uğrun uğrun hasretini çektiği yavuklusunun sesi kulaklarında çınlıyordu. Savaşa giderken vedalaşmaya geldiğinde pencerede beliren gölgesiyle hatırlıyordu onu. Cephede üzerine top mermisi düşüp parçalanan dostları geldi gözlerinin önüne. O mahşerin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanlı böyle bir haberle Ölüden beter hale gelirmiş demek.

-Ah dönmez olaydım sılaya. Başımın üzerinde vızlayan kurşunlardan biri yüreğimi parçalasaydı keşke. Canlı canlı kumlara gömülen dostlarımın içinde ben de olaydım. Geri dönmeye sevinmek ne gafletmiş meğer diye inledi.
Ardını döndü konuştuğu adama. Yedi düvel düşmanın yıkamadığı yiğit omuzları düşmüş bir şekilde döndü köyüne.

Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi on yediye Az mı geldi gönderdiğim hediye
Bundan böyle Hüseyin'e bahtsız yiğit dediler. "Sevdiceği hoyrat ellerde dolaşırmış yarine haram olmuş'' dediler. Örtmeliönü'nün nazlı güzeli yüzü hiç gülmeyen bir kadın olmuş. Sekiz yıldır hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmuş da yabanın destursuzu safasını sürermiş.

Aldı başını gitti Hüseyin. Hediye gibi onun da nereye gittiğini bilen çıkmadı.
Suyun kayayı yeşerttiği yerde durur Tokat.

Granit dağın üzerine kurulu kalesine çıkıp seyran edenler Yeşilırmak boyunca envai çeşit renk cümbüşünün arasında kurulu bu şehre hayran olur zaten. Abdest alıp kıbleye yönelmiş yeşil elbiseli bir mümine benzer Tokat. Yollarından ığıl ığıl sular geçer sabahın seherine sessizliği fısıldayan dereler susmaz. Ummadık bir köşeyi dönünce karşılaşıverirsiniz pınarlarla çeşmelerle.
Al başını gez sokak sokak. Bu unutkan şehrin kararmış köhne hamamlarını kırk badalını saathane meydanını kayalara oyulmuş kalesini semercilerini bakırcılarını saraçlarını dolaş. Su sesine taze ekmek kokusuna bırak kendini. Yüzünde günah izi olmayan ak yazmalı nineleri seyret. Hediye kızın hikayesini sor onlara.

Neden Tokat'tan yar sevenin yüreği yağ içindedir? Yeşil baş ördekler neden su içmez pırıltılı derelerden?Bereketli elleriyle kızgın saç üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadınları bir türkü mırıldanır ki nağmesini duyan içi gençlik dolu bir kızın mutluluk bestesi sanır onu. Bilinmez ki dünyanın yedi köşesinde gök ekin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarının yasıdır bu türküde anlatılan. Çok değil iki nesil önce al fistanlı bir yosma çakır gözlerinden akan kanlı yaşı gelin kınası görmemiş elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü. Irmaklar gibi çağıl çağıl ağlardı söylerken. O da kayıplara karıştı Tokat'ın yitirdiği yağız yiğitlerle beraber. Hediye Haç Dağı'nda yatan kırk kızlar kadar meçhul artık.

-Üfleme ateşi sönmüş külleri oğul. Kabuk bağlamış yaraları kakşatma. Sus bilen olmasın Hediye'nin hikayesini. İçleri kıpır kıpır olarak ünlesin kızlar. Varsın onu bir cilveli yosmanın türküsü sansınlar. Hangi yarayı sarmadı zaman hangi gözyaşı kurumadı toprağa düşünce? Yitirdiğimiz hangi canın yası bizimle kaldı ki? Kapat bu bahsi balam ört kimsenin bilmediği ayıbı. Hediye namuslu bir kadındı.

Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü görebildi mi? Gördü ise nerede karşılaştılar ve savaşın kolsuz kanatsız bıraktığı bu insanların yaşamında bundan sonra ne oldu? Bütün bunları bilmiyoruz yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi. Türkülerde bilmemiz gereken kadarı söylenir zaten. Şurası kesin ki onların kara bahtını Tokat'ın ipek bürüklere bürünmüş fidanlara benzeyen kızları türkü yapıp söyledi. Tarihler yazmadı savaşa giden gençlerin geride bıraktığı yüreği yaralı kızların acısını. Onların hatırasını yaşatacak anıtlar dikilmedi hiç bir yere. Kara sevdalı gençlerin her biri yaşadı kocadı dünyayı terk etti ama halkın hafızası o felaket günlerinde solup gitmiş gülleri canlı tuttu. O gün bu gündür Tokatlı bir güzele vurulana derler ki;
Tokat bir dağ içinde Gülü bardağ içinde Tokat'tan yar sevenin Yüreği yağ içinde
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Çarşambayı sel aldı
Ahmet Abdal Deresi'nin kıyısındaki yoksul köylülerden birinin oğluydu. Kara sevdası karşılık bulmuşMelek ona kalbini açmıştı. Nişanlandılar ve Ahmet askere gitti. Ağa oğlu Mehmet Ali Melek'e göz koydu. Melek Mehmet Ali'yi reddedince ağa oğlu ve adamları tarafından dağa kaldırıldı. Kötü haberi alınca firar eden Ahmet silahını alıp yollara düştü. Gece gündüz Melek'i aradı. Bir gün yağmur yağdı Yeşilırmak taştı. Çarşamba bir anda göle döndü. Sel Canik Dağlan'ndan aşağı bir çığ gibi önüne kattığı herşeyi sürükledi. Selin ardından hayat yeniden normale döndü. Abdal Deresi'nin Yeşilırmak'a döküldüğü yerde ahali toplandı. Derenin nehre bağlandığı yerdeki kayanın üstünde selin getirdiği iki kişinin cesedi görüldü. Cesetler Melek ve Ahmet'e aitti. Elele tutuşmuş Öylece yatıyorlardı. Rivayete göre büyük kaya parçası yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırdı. Ahali dua etti. Dualar yıllardır can alan insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.' Çarşamba'yı sel aldı' türküsü de o acı mırıltılardan doğdu. Kayanın bulunduğu yere daha sonra bir su değirmeni kuruldu ve o yöre 'Değirmenbaşı' olarak anıldı. Ahşap değirmenin yedi taşı vardı. Yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı. Her Hıdırellez'de tekrarlanan gelenek 1970'lerde değirmenin yıkılmasına kadar sürdü.

(Nejat Buhara - Çarşamba)
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Çanakkale içinde
Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır.

Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere Fransa ve Rusya ile İttifak Devletleri dediğimiz Almanya Avusturya ve İtalya'nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya'ya saldırabilmesi için Rusya'nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya'nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale'de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı'nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası'nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul'a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara'ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı.

Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu'da heyecan uyandırması bu savaşa doğudan batıdan kuzeyden güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir.

(İhsan Ozanoğlu - Kastamonu)
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Acem Kızı
1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan sadece geniş halk kesimlerinde değil ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten Necati Neşet Ayşe Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş hayatını bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

TÜRKÜ BABANIN HAYAT DESTANI ŞİİRİ

Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler
Babama Muharrem anama Döne
Dediysen Ata’yı bildin dediler

Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü
Baban gibi sazcı oldun dediler

O zaman babamdan öğrendim sazı
Engin gönül ile Hakk’a niyazı
O yaşımda yaktı bir ahu gözü
Mecnun gibi çölde kaldın dediler

Zalım kader devranını dönderdi
Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler

Anam Döne İbikli’de ölünce
Tam beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de Perişan olunca
Babamgile burdan göçek dediler

Yürüdü göçümüz Tefleğe doğru
Bu hali görenin yanıyor bağrı
Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
Bunlara bir ana bulun dediler

Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne vardık
Bize ana yok mu diyerek sorduk
Adı Arzu dediler bir ana bulduk
İşte bu anadır buldun dediler

En küçük kardaşı kayıp eyledik
Onun için gizli gizli ağladık
Üstelik babamı asker eyledik
Yine öksüz yetim kaldın dediler

Zalım kader tebdilimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza devşirtti
Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler

Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler

Yarin aşkı ile arttı hep derdim
Babamı bir yere dünür gönderdim
Başlık çok istemişler haberin aldım
İstemiyor yarin seni dediler

Kırşehir’de yedi sene kalınca
Düğün düzgün hepsi bize gelince
Burada herkese yer daralınca
Ankara’ya gider yolun dediler

Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
Epeyce eğleştim evinde kaldım
Yüz lirayı verip bir yatak aldım
Etti isen böyle buldun dediler

Bir ev kiraladım münasip yerde
Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir’de
Bu aşk hançerini vurdu derinde
Çaresini bulamazsan ölün dediler

Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
Canan acımaz mı garip dostuna
Buna da içeriye alın dediler

Bu hasretlik duygusu Türkü babanın sanatına olumlu etki yaparak memleketin taşına toprağına insanına hasret ve özlemle dolu pek çok türkünün doğmasına sebep oldu.

Ana vatanımsın baba yurdumsun
Ozanlar diyarı şirin Kırşehir
Uzak kaldım gurbet elde derdimsin
Hasretin bağrımda derin Kırşehir.
Feleğin yazdığı kara yazıynan
Çok yürüdüm bağrımdaki sızıynan
Kara kaşlarıynan kara gözüynen
Aşık etti beni birin Kırşehir

Gerçekten de “gönül” kelimesinin Ertaş’ın şahsi lügatinde çok özel bir yeri var. O adeta tıpkı Yunus gibiHacı Bektaş-i veli gibi kendisini”gönüller yapmaya” adamış biri... “gönül”ün geçmediği türküsü yok dense yeri...

Şu garip halimden bilen işveli nazlım
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
Tatlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

Bir başka türküsünde:

Küstürdüm gönlümü güldüremedim
Baharım güz oldu yazım kış oldu
Gönüle yarini bulduramadım
Baharım güz oldu yazım kış oldu
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Suzan (Suzi) ve Kırklardağı Türkü Hikayesi

Diyarbakır'ın güneybatısında Dicle Nehri kenarında Kırklardağı vardır. Bu Kırklardağı'nın arkasında Kırklar Ziyareti vardır. Çocuğu olmayanlar buraya gelip dilek dilerler.
Bir Süryani zengin ailenin de hiç çocukları olmuyormuş. Kadın Kırklar Ziyareti'ne gelip dilek dilemiş adak adamış. Bir kızı doğmuş. Adını Suzi (Suzan) koymuşlar. Her yıl doğum gününde annesi onu süsler giydirir ve Kırklar'a ***ürerek bir kurban kestirirmiş. Suzan böylesine bin nazlarla büyüyüp güzel bir genç kız olmuş. Müslüman komşularının oğlu Adil'le birbirlerine aşık olmuşlar. Yine bir doğum yıl dönümündeannesi Suzi'yi hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere Kırklar Ziyareti'ne göndermiş. Arkalarından habersizce Adil de gelmiş. Hizmetçilerin kurban kesme telaşından yararlanan Suzi Adil'le beraber dağın arkasına dolanmışlar ve orada sevişmişler. Kırklar Ziyareti bu beraberliği bağışlamamış ve ziyaret Suzi'yi çarpmış. Kız On Gözlü
Köprü'nün orada Dicle'de boğularak ölmüş. Suzi'nin ölümünden sonra Adil de aklını yitirmiş.

Kırklardağı'nın yüzü
Karanlık sardı düzü
Ben öleydim Suzi-Suzi
Ziyaret çarptı bizi

Köprü altı kapkara
Anne gel beni ara
Saçlarım kumlara batmış
Tarak getir de tara

Köprünün orta gözü
Sular apardı düzü
Ben öleydim Suzi-Suzi
Dicle ayırdı bizi


Kaynak: Diyarbakır Esma Ocak Yazar Büyüklerinden
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar (Türkü Hikayesi)

Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali Zeynep'i alıp aşırı köyüne ***ürür.

Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynepanasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

Oysa kocası Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.

Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

Zeynep hasretini giderir giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Karadır Kaşların Ferman Yazdırır (Türkü Hikayeleri)
Karadır kaşların ferman yazdırır
Bu aşk beni diyar diyar gezdirir
Lokman Hekim gelse yaram azdırır
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin.

Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsünün kahramanı MUSTAFA TUNA ile 14 ARALIK 2002 tarihinde SEYİTGAZİ ‘deki evinde yapılan röportaj :

-Sayın Mustafa Tuna yıl 1944...Siz Seyitgazi’lisiniz komşu kızına tutuluyorsunuz. Ama babanız evlenmenize karşı çıkıyor. Neden?

-Kızın babası Rum'dan dönme idi Babam ‘Ben soyuma Rum kanı katmam’ diye itiraz etti. Kanımıza karışmasın dedi. Belki de isabetliydi. Düşüncesi öyleydi. Ama gönül ferman dinlemediği için biz kızı kaçırmak zorunda kaldık.

-Nasıl ve kiminle kaçırdınız?

-Arabacı Raşit vardı. Arkadaşımdı. Kız nişanlanınca biz Raşit’in arabasıyla kaçırmaya karar verdik. Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip ***üren... Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iş bitiyor biz bunu önleyelim dedik. Kızın eviyle Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Birgün önceden de atları nallatmışız. Herşey hazır. Kız testileri su doldurup omuzuna almış. Sokak dar kaçacak-göçecek yer yok. Sabahın da körü... Saat 7-8 gibi. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omuzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk. Kalabalık bir gündü. Arabacı yolu şaşırdı. Planladığımız yola gitmedi. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu titriyor. Kız bağırıyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor ötekiyle Raşit’i tutuyorum. Yuları kavrayıp atların sırtına bineceğim ama bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başı boş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Eskişehir tarafından geliyor. Kamyonu gören atlar ürktüanayoldan çıkıp orman yoluna saptı araba.

-Ve ormanların gümbürtüsü başladı. Hangi ormandı bu?

-KIZILTEPE ORMANI diyoruz. Şu karşıdaki orman Eskişehir yolunda. Atlar ormanın içine daldı. O arada millet de peşimize düşmüş... Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi; kızın nişanlısının akrabaları öte yandan. Üstümüze geldiler. Nihayet arabayı çevirdiler. Teslim olmak zorunda kaldık.

-Alıp ***ürdüler sizi...

-***ürdüler tevkif ettiler..27 gün yattım. Sorgu hakimi samimi bir arkadaşımdı. Ben o zamanlar Halkevi çalışmalarına katılıyorum. Oradan tanışıyoruz. Beni hapishane bahçesinde volta atarken görmüş işaret etti bana. ‘Hayrola n’apıyorsun orada?’ diye sordu. Ben de ellerimi üstüste çaprazlayıp tevkif edildim dedim. Gardiyanı gönderdi ‘yaz tahliyemi istiyorum de’ dedi. Yazdım imzaladım. ‘Sen aşağı in. Şimdi seni bırakacaklar’ dedi. Aşağı indim beni tahliye ettiler. O zaman sorgu hakiminin yetkisi vardı. Ben tahliye oldum. Ama mahkeme devam ediyor. Dosya ağır cezaya Eskişehir‘e gönderildi. Duruşmaya çağırdılar. Mahkemeye gittim. İlk duruşmada beni tevkif ettiler.

-Suç kız kaçırma tabii ki ?

-Evet evet. 431’e 62 inci madde gereğince dava açıldı. Mahkeme devam ediyor. İkinci duruşmaya kardeşimle babam RAZİYE’yi de getirdiler.

-Babanız araya girdi yani?

-Evet babam araya giriyor kızın ifade vermesini istiyor. Alıp mahkemeye kızı getiriyorlar. ‘Ben gönlümle gittim. Beni kaçıran olmadı. Yaşım küçüktübeni zorla evermek istediler ben de Mustafa’ya rızamla kaçtım. Zorla filan ***ürülmedim.’ Bunlar zapta geçti. Savcı itiraz etti: ‘Kızın yaşı küçük tanıklığı geçerli değil‘ dedi. Ben de ‘Sayın yargıç akit kişiyi reşit kılar. O zaman küçüktü ama olay olmuş. Kişi reşit sayılır ‘ dedim. Beraatimi ve tahliyemi istedim. İçeri girdiler bir saat kadar kaldılar. Sonra kararı açıkladılar. Bir seneye mahkum edildim. Yalnız bu arada bir şey anlatmam gerek KARAKULAK diye biri var Seyitgazi’de... Varsıl. Benim onunla bir meselem var. Ben ilk 27 gün yatıp çıktığımda peşime adam takıyor...Beni vurdurtmak istiyor. Adamın birine yüz lira veriyor. O da benim arkadaşımdı. Gelip bana durumu anlattı. Biz o yüz liraylagidip güzel bir rakı içtik. Sonra Karakulak’ı yolda çevirip rezil ettim. Beni vurdurtmak için verdiği yüz lirayla içki içtiğimizi söyledim. Boynuma sarıldı gönlümü aldı. Dayı yeğen olduk. Aramız iyileşti. Ama sonradan öğrendim ki bir senelik tevkifatımda onun parmağı var. Benim ceza almam için mahkemeyi etkilemiş. Yıl 1944 tek parti dönemi...Bu tür şeyler kolay oluyordu. Velhasıl biz bir yıl yatacağız. Ben temyiz ettim fakat savcının kızı da mahkeme kaleminde memur olarak çalışıyor. Kayıttan geçirdiğim dilekçeyi temyize göndermiyor. Ama dilekçenin tarih ve numarası elimde var. Bana karar tebliğ ediliyor bakıyorum temyiz isteğim yok...Yazmamışlar. İtiraz ettim. Elimdeki tarih-numarayı gösterdim. Zaten tahliyeme iki ay kalmış. Gardiyana on lira verdim yeni yazdığım dilekçeyi bakanlığa gönderdim. Tahkikat açıldı müfettiş geldi. Haklı çıktım ama bir sene yattım.

-Siz bu arada olayı türküye mi döktünüz?

-Ben Seyitgazi’deki ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishanedendışarıya taştı türkü... Bütün Eskişehir’in dilinde. Öyle meşhur oldu ki türkü Eskişehir yıkılıyor. Hapishanede berber Gazi vardı bir para. Bizim türkü de her tarafa yayıldı. Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sıradaHakkı Efendi yani kızın babası haber gönderiyor idamlık. Seyitgazi’den. O beni koruyor. Kimse bana dokunamıyor hapishanede. Tatarlar var. "Leylalar" diye bir türkü söylüyorlar. Cümbüşün bini "tahliye olduğunda doğruca bizim eve gelsin görüşelim" diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Yozgat Sürmelisi Türkü Hikayesi

Yöre: Yozgat

Kaynak: internet

Derleyen: Mehmet Ali ÜNVANLI

Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının yeşillik etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır hayatlarını bu yoldan sağlarlardı.

Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı sırtında sazı Yozgat´tan Akdağmadeni´ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.

O sevgili ki güzelliği Bozok yayla´sına yayılmış ahu gözlü sürmeli kaşlı ayyüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey ailesini salarak babasından sevdiğini istetir mağrur adam kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler ağalar girer ama boşuna bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beş çamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına obasına ve Akdağlar´a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediğ işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey´in türküleri.



SÜRMELİ KIZIN ÖYKÜSÜ

Sürmeli Yozgat´ta yaşanmış Türk Halk Edebiyatının en güzel örneklerinden birisidir. Yozgat Sürmelilerinin ortaya çıkışı 19. yy. sonlarında İkinci Cihan Harbinin sona erdiği dönemdir. Hepsi 96 beyittir.

Sürmeli güzel gözlü sevgiliye bir hitaptır. Eskiden genç kızlar dışarıya çıkarken gözlerine sürme çekerlerdi ve gözleri daha alımlı olurdu. Bol feracelerinin içinde sadece gözleri görünürdü kızların.

Yozgat Sürmelileri yaşanmış öykülerin getirdiği birer sevda hatta karasevda türküleridir. Bu bir anlık sürmeli gözlere bakış yüreklerde büyük aşklara kara

Sürmeli Beyin en tanınmış türküsü ;

Of ooof !
Yozgat seni delik delik anam delerim
Kalbur olur toprağını anam elerim
Vay vay anam sürmelim

Eğer sürmelini yitirirsen anam
Koyun olur peşin sıra melerim
Vay vay anam sürmelim

Of oof ! Çamlığın ardında bir yuva yaptım
Yuvamın içinde sürü otlattım
Ben sürmelimi gurbete attım
Vay vay anam sürmelim

Yozgat türkülerinde hasret sevda ve hepsinden daha çok yayla ve yayla ile ilgili konular işlenmiştir. Yozgat’ı en iyi anlatan “Türkü Yozgat Sürmelisi”dir. Sürmeli Türküsünden bir dörtlük şöyledir.

Dersini almış da ediyor ezber
Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
Bu dert beni iflah etmez del eyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Gesi Bağları Türkü Hikayesi

Kayseride annesi ile yasayan genc kız Kayseri iline baglı gesi kasabasına gelin gider ozamanın sartlarında ulasım zor oldugu için genç kız kayseriye gidip gelemez ve annesine olan özlemi onu cok üzer kocası vurdum duymaz gamsız birisidir genc kızla hic ilgilenmez kaynana ise despot ve kötü birisidir geline yapmadık eziyet bırakmaz aradan zaman gecer ve bir cocukları olur cocuğu ile avunmaya çalışır ama nafile annesine olan özlemi birtürlü dinmemistir annesinden hic haber alamadıgı için cok üzülmektedir.aylar yıllar geçer ve kötü haber gelir annesinin öldügünü ögrenen gelin üzüntüsünden gesinin güzel bagları arasında hem aglar hem de gesibagları türküsünü söyleye söyleye dolaşır durur.türkünün bilinen 64 beyiti derlenmiştir.

Kaynak: Ahmet Gazi Ayhan


(Of) Gesi Bağları'nda Dolanıyorum
Yitirdiğim Yarimi Aman Aranıyorum
Bir Çift Selamına Güveniyorum

Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim
Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim

(Of) Gesi Bağları'ndan Gelsin Geçilsin
Kurulsun Masalar Rakı Konyak İçilsin
Herkes Sevdiğini Alsın Seçilsin

Atma Anam Atma Şu Dağların Ardına
Kimseler Yanmasın Anam Yansın Derdime

(Of) Gesi Bağları'nda Üç Top Gülüm Var
Hey Allah'tan Korkmaz Sana Bana Ölüm Var
Ölüm Varsa Şu Dünyada Zulüm Var

Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim
Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Arda Boylarında Kırmızı Erik (Türkü Hikayeleri)

TEKİRDAĞ

Tekirdağ'ın Kayı köyünden genç bir kız ve bu kızın bir sevgilisi vardır. Fakat kızın ailesi istemeye geldiklerinde kızlarını bu gence vermezler. Aynı köyden bir başka genç ile kızlarını evlendirmeye karar verirler. Düğün günü gelip çatar ve kına gecesi geline kına yakılır. Gelin bu evliliğe karşı olduğu için ertesi gün sabaha karşı herkes uykuda iken kendini denize atar. Halk arasında genç kızın arkasından sevgilisinin de kendisini öldürdüğü söylenmektedir.


Nihat Kaya

Arda boylarında kırmızı erik
Halime'nin ardında on yedi belik

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

Alıverin feracemi anneciğim diksin
O gıymatlı İsmail’ e kendisi gitsin

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni

Uy uyan Recebim senin olayım
Ardalar aldı ya nerde bulayım

Arda boylarına ben kendim gittim
Dalgalar vurdukça can teslim ettim

Ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni
Şu genç yaşta denizlere attın ya beni
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Çökertme - Bodrum yöresi

Memleketin keşmekeş içinde olduğu işgal ordularının yurdu parsellediği yıllardı.Ege ‘de Yunan var.Eli silah tutan tüm gençlerin bellerinde pistov ellerinde Rus filintası sırtlarında yatakları dağları taşları ovaları mesken tuttukları yıllar...Küçük Menderes ‘ten Köyceğiz’e Denizli ‘den Bodrum’a her karış toprakta onların alın teri.

Bir yandan işgalcilerle boğuşuyorlar bir yandan da devletin seçip gönderdiği yöneticilerle.Bir yandan düşmanı kovalarken diğer yandan da işbirlikçilerle boğuşuyorlar.İşte o yıllarda Halil adlı yiğit bir delikanlı vardı.Mertti.İyi silah kullanır üç kuruşluk mevkiye boyun eğmezdi.Çam yarması gibi kaşı gözü eli yüzü düzgün cesurdu.Yiğitliği de dillerdeydi.Bir de “Bodrum kaymakamı” vardı.Halk düşmanı astığı astıkkestiği kestik.İstanbul ‘un da gözde adamı.Adına da “Çerkez Kaymakam “ derlerdi.Halk arasında “Kalleş Kaymakam” Bir eli yağda bir eli balda.Sandal sefaları gece alemleri...Etrafında etek öpenler fedailik yapanlar...Milletin kıtlıktan kırıldığı günlerde yağlı ballı yemeklerle donatılmış sofralar...

Bir de güzelliği tüm yörenin dilinde Çakır Gülsüm vardı.Bitez yalısında otururdu.Sahilde şipşirin bir köy.Köyün yakınlığından adına “Bitez yalısı” demişler.Herkes güzel Gülsüm ‘ü yiğit Halil ‘e yakıştırıyordu.Gülsüm adı Halil ‘le beraber anılırdı.Bunca dillenen güzellik Bodrum Kaymakamının kulağına da ulaşmıştı.Etrafındaki dalkavuk çömezler kaymakamın kulağını doldurmuşlar.”Gülsüm güzel kız.Saraylara layık.Halil gibi baş kaldırmış bir eşkıyanın eline düşerse yazık olur.Sen evet de on Gülsüm getirelim sana.Zaten Halil dağdaçetelerle dolaşıyor.” diyerek şişirmişler.Amaçları kaymakama yaranmak hem de çıkarlarına taş koyan Halil ‘e zarar vermek...

Çerkez Kaymakamın ‘ın çok hoşuna gitmiş bu düşünce .Hem güzel Gülsüm’e sahip olacak hem de büyüklerinin kulağına gitmiş bir efenin nişanlısını kaçırıp daha da yaranacak onlara.Kaymakam Bitez yalısına göndermiş kolcularını.Bir feryat bir figan sarıp sarmalıyıp qötürdüler Gülsüm ‘ü.Gülsüm ‘ün apar topar içine atıldığı sandal kıyıdan uzaklaşmak üzereyken çökertme tarafından hızlı hızlı gelen sandal göründü.Sandalın kürekleri kanat gibi açılıp kapanıyordu.Bir yanda kaymakam kolcularının sandalı bir diğer yanda da Bitez yalısına girdi girecek olan Halil’in sandalı.Yanında en güvendiği arkadaşı İbrahim Çavuş.İbrahim Çavuş asılmış küreklere Halil ise ayakta gözünü siperlemiş eliyle kolcuları gözlüyor.Millet sahile dökülmüş yürekleri ağzında seyrediyor onları.

Halil’in sandalı uçuyor gibi.İki sandal burun buruna geldi vuruşma başladı.Patlayan silah sesleri.Ve ardından Gülsüm’ün figanı.İbrahim Çavuş’un figanı. İbrahim Çavuş kapanmış sandala haykırıyordu.”Gitti.Yiğit Halil gitti.Vurdular Halil’i.Kalleş Kaymakamın adamları vurdu Halil‘i.

Kolcuların sandalı Bodrum’a hızla Gülsüm ‘ü qötürürken Halil’in sandalı da ağır ağır sahile yaklaşıyordu.Sonra sandaldan çıkardılar Halil’i.Oluk oluk kan akıtordu. İbrahim Çavuş’un kollarında verdi son nefesini.Sonra kalabalığı bir uğultu sardı.Bir hıçkırık bir gözyaşı seli.Bunların arasından da yanık içli bir ses yükseldi.Ağlayanağlatan...




Çökertme'den Çıktım Da Halil'im
Aman Başım Selâmet
Bitez De Yalısına Varmadan Halil'im
Aman Koptu Kıyamet.

Arkadaşım İbram Çavuş
Allah’ıma Emanet


Burası Da Aspat Değil Halil'im
Aman Bitez Yalısı
Ciğerime Ateş Sardı
Telli Kurşun Yarası.

Güverte De Gezer İken
Aman Kunduram Kaydı
İpekli Mendilimi Halil'im
Aman Mor Rüzgâr Aldı.

Çakır Da Gözlü Gülsüm'ümü
Aman Kolcular Aldı

Gidelim Gidelim Halil'im
Çökertme'ye Varalım
Kolcular Gelirse Halil'im
Nerelere Kaçalım.

Teslim Olmayalım Halil'im
Aman Kurşun Sıkalım
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Bitlis' te Beş Minare
Türkünün Hikayesi

Rus işgali sırasında Bitlis bir harabe şehir görüntüsü alır. Düşmanın çekilmesinden sonra savaş esnasında Bitlis'ten kaçan bir baba ve oğul Bitlis'e dönmek üzere yola çıkarak şehre hakim konumdaki Dideban Dağı eteğine varırlar. Baba şehirde canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu şehre gönderir. Bir süre sonra oğul geri döner ve uzaktan babasına şöyle seslenir:
"Şehirde yaşama dair hiçbir iz yok; sadece beş tane minare ayakta kalmış."
Bunu duyan baba yıkılır diz çöker ve şöyle bir ağıt yakarak oğlunu yanına çağırır.
Bitlis'te beş minare beri gel oğlan beri gel.
Yüreğim dolu yare beri gel oğlan beri gel.
Bu ağıt zamanla türkü ve manilere konu olarak günümüze kadar gelir.
(Nazmi Zülfikar - Bitlis)

Bitlis' te Beş Minare

Bitlis'te Be? Minare (Beri Gel O?lan Beri Gel)
Yüre?im Dolu Yare (Beri Gel O?lan Beri Gel).
Ysterem Yanen Gelem (Beri Gel O?lan Beri Gel)
Cebimde Yok On Pare (Beri Gel O?lan Beri Gel).


Tüfe?im Dolu Saçma (Beri Gel O?lan Beri Gel)
Kaçma Vururum Kaçma (Beri Gel O?lan Beri Gel).
Doksan Dokuz Yarem Var (Beri Gel O?lan Beri Gel)
Bir Yare De Sen Açma (Beri Gel O?lan Beri
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Yaz Gelende Çıkam Yayla Başına

Yay gelende çıkam yayla başına
Kurban olam kalem gibi kaşına
Beni kınayanın gelsin başına
Ağam nerden gider yolu yaylanın Bingöl’ün hey!

Yayla yolları dumanlı olur. Boranlı olur. Karışık olur! Hele yolu bilmeyenler için. Garipler için zor olur. Gözgözü görmez dumanlı yayla yollarında. Gurbetliğin burukluğu bir yandan; sıla özlemi bir yandan. Bir de karanlıkyayla yolları. Kahrolur insan.
Düşler düşleri kovalar. Varıp sılaya ***ürür. Güllü kızın eline bir testi verip çeşmeye indirir. çeşmenin suyuyaylanın suyuna karışır. Kardan soğuk su Buz gibi. Güllü kız allı kız. Yedi düvelde şanlı kız. “Dumlu’dan filan ağanın kızı Güllü” dedin mi bilmeyen yok. Şundan ki varsıl bir ailenin kızı Güllü. Güllü de tek çocuğu ailenin. O da yıllardan sonra dünyaya gelmiş. Daha anasının karnında iken adaklar adayıp kurbanlar kesmiş babası. “Eğer oğlum olursa yedi yıl saçına makas vurmam. Her yıl kurbanlar kesip sadakalar dağıtırım. Yook kızım olursa adını Güllü koyup güller gibi büyütürüm. Vakti zamanı gelince de yaşı kadar altın getirene veririm kızımı” deyip kavil etmiş.

Güllü kızın doğumu üç gün üç gece davul zurnayla kutlanmış. Güreşler tutulmuş ciritler atılmış. Dadaşlar sıra sıra dizilip bar oynamışlar. Bir yandan da danalar koyunlar boğazlanmış. Kazanlar vurulmuş ateşe. Yenmiş içilmiş.

Doğumuyla ünlenen Güllü kız günden güne büyüyüp serpilmiş uzun saçlı uzun boylu ahu gözlü bir kız olmuş ki güzelliği dillere destan. Duyan duymayana gören görmeyene anlatıyor. Ondört yaşın tüm güzelliği gelip çehresine yerleşince sık sık kapısı çalınır olmuş evlerinin “Allah’ın emri Peygamber’in kavli” diyen varıyor istemeye. Babası kısadan kesiyor. “Benim kızım adaklıdır. Yaşınca altın getirene gelin edecem Güllü’yü” diyor. O kadar! Güllü derseniz daha çocuk. İpi babasının elinde. Evliliği düşündüğü yok. Ama gelen gidenden de tedirgin. Babası kime verirse hayır diyemıyecek. Gelip gidenleri de anasından duyuyor Güllü. çoğunu da tanımıyor biyor. Komşusu Ömer kapısını çalana dek kimseye de ilgi duymuyor.
Ömer’in anasının kendini istemeye geldiğini duyunca içinde bir şeyler kıpır kıpır kıpırdamış Güllü’nün. Ömer’in bilmeyen kız var mı Dumlu’da! Ömer yakışıklı uzun boy kara kaş kara göz çam dalı gibi. Bir de yiğit ki Ömer dillere destan. Babasını küçükten yitirmiş; bir anası bir kendisi. Üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikip geçinip gidiyorlar. Herkesin dilinde Ömer’’n efendiliği çalışkanlığı. Bir tek kişi çıkıp da “Ömer yaramaz. Ömer tembel. Yalancı. Korkak” diyemez. Ömer’in adını anan “Neme lazım. İyi çocuktur. Babasız büyüdü ya; el eline muhtaç etmedi anasını. Kimin de işi düşse bitirir. Yaşından büyük davranır Ömer. Olgun çocuktur” deyip övdüler Ömer’i.

Ömer şu. Ömer bu. Neyse ne! Ama Güllü Ömer’in adını duyunca bir sevinmiş bir sevinmiş ki eh! “Allah vere babam terslemese. Verimkar olsa Ömer’e. Ömer yiğit çocuk” diye geçiriyor içinden. Derken anası getiriyor haberi yine. “Baban yaşın kadar altın istedi. Yoksa vermem diyor. Ömer’in anası da ‘ne isterse yetirecem’ diyesiymiş. Nasıl bulur bunca altını bilmem. Tarla takımı satıp savsa neyle geçinirler. İşi zor Ömer’in”.
Ömer derseniz kafaya koymuş Güllü’yi. Yaşı kadar altın vız geliyor Ömer’e. Anasına güveniyor Ömer. Bir de bileğine. Anası kenarda köşede biraz para biriktirmiş. “Ömer’im evlenirse ellerden geri kalmasın babasız büyüdüğünü anlamasın” diye sandığının köşesine birkaç altın atmış. Ömer biliyor bunu. Bir de Bingöl yaylalarına güvenir. Bingöl yaylalarında iş çok. “Yeter ki Güllü’nün babası ‘he’ desin. Para kolay. çalışır çabalar yetiririm parayı” diyor. Güllü’nün babasının şartı ortada. “Kim ki kızımın yaşı kadar altın getirirse kızımı ona veririm.” O kadar! Bunu bilip; bunu söylüyor. Güllü’nün yaşı ondört. Ondört altın gerekli yani. Ondört altın dile kolay. Yolda serpili değil ki toplasın insan. Bir ömür gerek. Sözün kısası Ömer Güllü’nün babasının isteğine “evet” diyor. Anlaşıyorlar. Söz kesiliyor. Yüzüklerini takıyorlar. Güllü de sevinçli. Ömer de Güllü seviniyorçünkü parası çok; aklı kıtın bir de isteyebilirdi. Babası da ona verebilirdi. Hiç değilse Ömer gönlünce biri. Ömer de sevinçli. “Nasıl olsa yetiririm altınları” diyor. Gün ola harman ola. Allah’ın günü çok. Yeter ki Güllü beklesin.

İşlere öyle bir sarılıyor ki kara saban dilleniyor elinde. Toprak lime lime oluyor. Vakti saati gelip ürün derleneceği zaman da kolları sıvayıp giriyor tarlaya. Anası bir yandan; kendi bir yandan. Güllü’yü de ancak kaçamak görüyor. Göz ucuyla bakışıp geçiyorlar. Güllü’nün gözleri yalvarılı. “Tez derle altınları” diyor sanki. Ömer daha çok çalışıyor. Daha çok terliyor. Ürünleri kaldırıp altına çeviriyor. Topu topu beş altın oluyor elinde. Üçü üründen ikisi de anasından. Geride kalıyor dokuz altın. Dile kolay. N’etsek ki! Beklemekle de olacak iş değil. Anasına açıyor konuyu: “Ana bu iş böyle yürümez. Bir çare düşünmek gerek. Tarlayı toptan icarlayıp gurbete gideceğim ben. Bingöl yaylalarında iş çok. çalışır çabalar yetiririm altınları. Tamamlamadan dönmem”.

Anası derseniz düşünceli: “Sen gidersen ben küçük n’aparım yalnız. Dayınlar hayırsız. Ölsem kulakları duymaz. Güllü dersen babası inat. Komaz ki yanıma gelsin. Sensiz n’aparım ben.” Ömer kararlı. İşin oluru yok! Bingöl yaylalarına varıp çalışması gerek. Altınları ondört’e tamamlamak şart. Güllü’nün babası inat. Yoksa vermez Güllü’yü. Ömer’in kafası karışık. Umudu Bingöl yaylalarında. “Gider Hasan’ı bulurum” diyor. “Hasan iyi çocuktur. Hemşehri canlısıdır Hasan. Nede olsa çocukluk arkadaşımdır. Bana da iş bulur. İyi para getirsin yeterki. Ne olsa yaparım. Ağaç keserim. çobanlık yaparım. Salcılık yaparım. Ne olsa yaparım. Yeter ki parası bol olsun”. Ömer bunları düşlüyor ya Güllü habersiz. Anası haberi iletince iki gözü iki çeşme Güllü’nün. “Dağlar adamı yutar. Dağlara güven olmaz. Karı var tipisi var. Yaylası boranı var. Eşkiyası yabanisi çok olur dağların. Bingöl dağlarında az adam mı kaldı? Vazgeçsin Ömer. Ben bir ömür beklerim. Yetek ki gitmesin” diyor.

Ömer kararlı. Bir akşam üstü varıp Güllü’nün babasını görüyor. “Böyle iken böyle ben gurbete gidiyorum. Altınları tamamilayıp geleceğim. Güllü’nün emaneti size. Anama da göz kulak olun” diyor. Sabahına da yola düşüyor. Şura senin bura benim. Varıp Bingöl’e ulaşıyor. Sora sora Hasan’ı buluyor. Hasan kucak açıyor Ömer’e. çalıştığı yerde iş de buluyor.

İş de iş! Dağların tepesinden ağaç kesip sal yapıyorlar. Murat Suyu’na kadar suyuna kadar indiriyorlar. Murat Suyu’nda geceli gündüzlü yol alıp da aşağılara indiriyorlar ağaçları. Dile kolay. Sal üstünde gecelemek zor. Gün oluyor sal bir kıyıya saplanıyor. Gün oluyor param parça dağılıyor. Tulumlarla ağaçları toplayıpyeniden kuruyorlar salı. Bir de suyun nemi var. Küt küt öksürtüyor adamı. Ciğerlerine işliyor sabah soğuğu. Ama olsun. İyi para alıyor Ömer. Güllü’süne kavuşmanın başka yolu yok. Salın bir kenarına çekilip tütünü sardı mı hep Güllü’yü kuruyor. Kuşağı altın dolup iniyor yayladan. Varıp Güllü’nün kapısına dayanıyor. Elini kuşağına atıp çıkarıyor altınları. Tek tek sayıyor. Anasındakilerle ondört altın. Günler aylar yıllar hep bu düşünceyle geçiyor. Beşinci yılın sonunda altınları tamamlıyor Ömer tek tek sayıyor. Tam dokuz altın. Beş de anasındakiler. Etti ondört. Bir sevinç bir özlem. Bir yorgunluk. Hepsi karışıyor birbirine. Beş yıl dile kolay. Arada bir gelen giden oluyor haber alıp haber iletiyor. O kadar!. Anasının Güllü’nün sağlığından gayrı merakı yok zaten. Kışın karı tipisi de vız geliyor. Tek düşüncesi Güllü bir de ondört altın. Dönüşügelişinden hızlı oluyor Ömer’in. Atını da daha hızlı sürüyor. Dağ bayır ova demiyor. Bir gecenin sabahına varıp ulaşıyor Dumlu’ya. Anasında bir sevinç bir gözyaşı. Beş yılın özlemiyle sarılıyor oğluna. Oturup dertleşiyorlar. Olanı biteni anlatıyor anasına. Dağların doruğundan odun indirmenin güçlüğünü karın tipinin adamı nasıl yuttuğunu bir bir sıralıyor. Sonra da çıkarıp altınları döküyor ortaya. “Sendekilerle tam ondört altın ana. çok rezillik çektim. Ama rezilliğe değdi. Gayri babası direnemez Güllü’nün. Ağzını kitledim.”

Sabahı zor ediyor Ömer. Tezden varıp Güllü’nün babasını arıyor. Kuşağından altınları çıkarıp döküyor ortalığa. Tam ondört altın. çil çil. Güllü’nün babası sayıyor altınları. Sonra da elini sakalına atıyor “Ben kızımın yaşı kadar altın isterim demiştim. O zaman ondört yaşındaydı. Aradan beş yıl geçti. Şimdi ondört yaşında değil. Artık ondokuz yaşında. Beş altın daha getirmen gerek. Yoksa Gülilü’yü alamazsın” deyince Ömer’in başı dönüyor. Gözü kararıyor. Olduğu yere yığılıyor. Bir Güllü’yü düşünüyor; bir de Bingöl yaylalarını.

Yaylanın da yolları. Karışık olur yayla yolları. Hele karda tipide. Gözüne büyümüş Ömer’in. “Acaba borcum olsa sonra ödesem” diyecek olmuş Güllü’nün babası inat “Benim adağım var. Kızımı yaşı kadar altın getirene vereceğim. Ya beş altın daha bulursun ya da Güllü’den olursun” deyip kestirmiş. Ömer kanatları kırık dönmüş eve. Başını ellerinin arasına alıp dalmış düşünceye. Anası daha da üzgün. Güllü’nün ağzını bıçak açmıyor. “Alsın kaçırsın beni” diyor. Ama Ömer kararlı. “Altınları tamamlayıp babasının ağzını kapatacağım. Yeter ki Güllü sabırlı olsun. Biraz daha beklesin” diyor.
çok geçmeden de hazırlanıp Bingöl yollarını tutuyor. İyi. Hoş. Ama mevzim kış. Yayla yolları dumanlı. Kar diz boyu. Göz gözü görmüyor. Bu türkünün öyküsünü anlatanlar Ömer’in anasının “illa ki yazı bekle de öyle çık. Yayla yolları kışın geçilmez. Adamı yutar. Gel vazgeç. Yüreğim razı değil” deyişini dinlemediğini söyler.

Ömer “er kalkan yol alır er evlenen döl alır. Güllü’ye kavuşmanın yolu bu. Ben gidiyorum” deyip atlamış atına. Atlamış ya yollar kötü. Kar tipi ayaz karışık. Şaşırıp kalmış Ömer. Acep yaylanın yolu nerden aşar ki? Her yer kar. Bir de duman var ki. Duracak gibi değil. Soğuk dondurur adamı. Sözün özü düz yol belleyipuçuruma sürmüş atını Ömer. Sürüş o sürüş. Aradan aylar geçip karlar eridikten sonra bulunmuş Ömer’in cesedi. Haber anasına ulaşınca kadın dizlerini dövmeye başlamış. Güllü deseniz deli divane. Halk üzgün. “Yaz gelseydi de yola çıksaydı” diyor kimi; kimi “hep Güllü’nün babası sebep. Kızını mal gibi satıyor. Beş altın da eksik olsaydı” diyor. Ama Ömer’in öyküsünü türküye dökmekten de geri kalmıyor. “Yaz gelen de çıkam yayla başına” deyip duygularını dillendiriyor halk.



Kaynak:
Yaşar Özürküt
Öyküleriyle Türküler -3
İstanbul-2002
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun?
Güz güneşi sarı sarı devriliyordu o ikindi üzeri de uzaklardaki mor dağların ardına. Elinde su testisi köyün çeşme başında sıraya girmişti. Yedi yıl önce beş altı yaşındaki kızlar şimdi varmışlardı on iki on üçlerine. Düğün davulları aynı gün birlikte döğülen Hatça'yla Zalha'nın üçüncü çocukları koşup oynuyorlardı.

Derin bir iç geçirdi.

Bir çocuğu olsaydı bâri. Oğlan değil kızı. O zaman olsaydı şimdiye yedi yaşında. Çeşmeden su getirmese bileevde aşa muşa el atar ortalığı toplar anasına can yoldaşı olurdu. Ama İstanbul gurbetinde yedi yıldır eylenen eri istemezdi kız evlât. Erkek olmalıydı çocuğu. Erkek olmalı babası gibi bilekli kocaman kocaman elliayaklı kaşı gözü kudretten sürmeli. On yaşına varmadan çifte çubuğa el atmalıydı. Yedi yıldır İstanbul gurbetinde eyleşen böyle isterdi oğlunu. Babasının soyunu sürdürmeli köy çocuklarıyla dere kıyısında güleş tutup kendi akranlarını yere kabak gibi vurmalıydı:
Gene derin bir iç geçirdi.

Yedi yıl yedi koca yıldır İstanbul dedikleri güzeli bol seyranı renkli İstanbul'da ne bekliyor da gelmek bilmiyordu? Sakın orda gül yüzlü bal dudaklı kara kaş kara gözlü bir güvercin göğsü topukluya... Ağlıyası geldi birden. Düşünmek istemiyordu bunu. O pençeli o tuttuğunu koparan o boylu poslu erkeğinin bir İstanbul kızına tutulup ondan dolayı sılasını unuttuğunu öğrense öldürürdü kendini. "Vallaha öldürürüm!" dedi içinden sert sert. "Günahı vebali varsa ona. Kaba sakal hoca tevatür günah dediydi vaazda. Hele böyle bir şey olsun...."

Yanında bir karaltı. Kendine gelerek gözlerinin yaşardığına dikkat etti sildi elinin tersiyle gözlerini.

Resullarin Emine anaydı gelen:

- Ne o kınalı kekliğim benim? dedi. Öksüzüm yavrum. Ne ağlıyon? Telâşlandı:
- Yoook ağlamıyorum nene...

Gün görmüş umur sürmüş kırış kırış nene inanmadı:
- Ağlıyon kınalı kekliğim sürmelim ağlıyon. Ben bilmem mi ne diye ağladığını? Vefasızın diktiği fidanlar meyveye geldi. Onunla gurbete gidenler yedinci sefer dönüyorlar sılaya. O nerde? Hani?

"Kınalı keklik" gene derinden bir çekti. Güneşin yarı yarıya derildiği mor dağlara baktı. Gözlerinden yuvarlananlara dur diyemiyordu gayri. Varsın aksınlardı Nene'nin dediği gibi öksüze bu dünyada gülmek yoktu. Keten yelekli burma bıyıklısı İstanbul gurbetinde belki de bembeyaz bir istanbul kızıyla unutmuştu sılasını. Dili de varmıyordu ama unutmasa ne diye yedi yıldır dönüp gelmesin? Dönüp gelmedi diyeliminsan iki satır bir şeyler de mi yazamazdı? İlk gittiği aylar nasıl yazıyordu? Demek unutmuştu? Unutmuştu demek ha? Hıçkırdı. Genç yaşlı kadınlar ellerinin kınasıyla çiçeği burnunda kızlar toplandılar başına. Sormadılar hiçbir şey. Biliyorlardı. Sorup da ne diye yüreğini büstübün kaldırsınlar? Biri:
- Sus bacım dedi. Sus! Bir başkası:
- Gözlerinden döktüğüne yazık!

Sağdan soldan herkes bir şey söylüyordu:
- El oğlu değil mi? En iyisinin köküne kibrit!
-Vallaha Amasyanın bardağı biri olmazsa biri daha bence..
- En doğrusu bu ama....
- Dinlemiyor ki!
- Bu gençlik bu tâzelik...
- Yedi yıl yedi yıl anam. Dile kolay. İnsan eksik eteğini yedi yıl sılasında unutur mu?

Sıkıldı bunaldı. Ağlamıyordu artık. Zaman zaman bu: Mâdem erkeği İstanbul gurbetinde yedi yıldır unutmuştu onu o da varsın istidayı boşansın bir güzel varsındı bir başkasına. Elini sallasa ellisi başını sallasa...

Duramadı karıların arasında. Onüçünde bulup yitirdiği yirmisine vardığı halde bir türlü geri dönemiyeni içinden bir sızı bir geçti. Testisini koydu çeşmenin iplik gibi akan suyunun altına. Testi dola dursun gittiyse keyfinden mi gitmişti. İstanbul'a? Gözü kör olasıca yokluk. Düşmanına avuç açtıran yokluk yüzünden birkaç para kazanıp öküzü ikileştirmek birkaç dönüm tarla daha alıp babadan kalan bir kaç dönümüne eklemek için. O gece o gece işte nasıl yatırmıştı koluna! Nasıl okşamıştı saçlarını neler demişti? İstanbul gurbetine gidecek çok değil yazı orda geçirip güze olmazsa kışa koynunda desteyle para dönecek. O zamana kadar bir de oğlu olmuş olursa eh gayri keyfine son olmıyacaktı!.

Başındaki beyat örtüyü çenesinin altında çözüp yeniden bağladı.
Yedi yıl yedi koca yıl!
Kocasının isteğince bir oğlu olaydı bâri..

Testisinin dolup taşmakta olduğunun farkına bile varmadı: Bir oğlu olsa o zamandan bu zamana altı yaşında mı olurdu? Bösböyük palazlanmış delikanlı. Akranlarıyla dere kenarında güleş mi tutardı? Babası gibi pençeli olur da akranlarını yere kapak gibi mi vururdu? Ekimde tarlaya birlikte mi giderler hasat vakti düveni birlikte mi sürerlerdi? Babasının kokusunu mu taşırdı?
- Kınalı keklik kaldın gene. Bak testin doldu taşıyor!

Kendine geldi. İnsanoğlunun aklına şaştı. Gözleri testisindeydi güya. Testisinde olduğu halde görememişti dolduğunu.

Çekti lülenin altından. Güldü acı acı.

Tuttu evinin yolunu. Tuttu ya şimdi de aklından köyün yaşlıları gençleri kaynaşmağa başlamıştı. Her kafadan bir ses:
- Deli anam deli bu!
- Doğru bacım deli..
- Beni yedi yıldır sılamda unutacak da..
- Ben de hâlâ yolunu bekliyeceğim onu ha?

Sonra kafa kafaya fısıl fısıl bir konuşma. Ah bu konuşma ah bu konuşmalar... Evden içeri girerkenDursunların Hacı'yı hâtırladı elinde olmıyarak. İnce kapkara kaşları yıkıldı sinirli sinirli. Testiyi bıraktı kapının yanına geçti pencerenin önünde dayandı duvara sağ omzuyla. Odada kimse yoktu tek başınaydı ya deminki karılar kızlar orta yaşlıların hayalleri doldurmuştu odayı. Alev saçan bakışlarıyla sanki topuna haykırdı:
- Dursunların Hacı Kara Hacı başınızda parçalansın. Atın yerine eşeği bağlamıyacağım işte bağlamıyacağım!

Kara Hacı da neydi ki sırma bıyıklı Ali'sinin yanında? Değil yedi yıl on yıl dönmese sılasına onu gene unutamazdı işte!

Güz güneşi çoktaan devrilip gitmişti mor dağların ardına. Gece iniyordu köye ağır ağır. Loş oda farkına varılmaksızın kararıyor derinleşiyordu. Derken bu yandaki kapkara dağların ardından bakır kızılı kocaman bir ayın tekeri gözüktü. Sonra ağır ağır yükseldi göklere ufaldı bakır kızılını yitirdi pırıl pırıl yanmağa saz örtülü dumanlarıyla kerpiç evleri süslemeğe başladı.

Canı ne yemek istiyordu ne de su.

Gel desen gelmez miydim? Şu güzellerin doldurduğu elmastan kadehleri ben dolduramaz mıydım?

Ali bakıyordu sadece bakıyordu.

Oysa hem ağlıyor hem söylüyordu:
- Ketenden yeleğini bile ben dikmedim miydi? Benim gibi bir öksüze dünyayı haram etmeğe nasıl kıydın? Yiğitliğine yakışır mıydı gurbette beklemek dayanacak özümün tükendiğini anlamadm mı?

Ali susuyor boyuna susuyordu. Taştan ses çıkıyor Ali'den çıkınıyordu. Sözlerinin ardını getirdi ağlıya ağlıya:
- İnsafsız yedi yıl oldu sen gideli diktiğin fidanlar meyvaya geldi tekmil. Birlikte gittiklerinizin tümü yedişer sefer geldiler sılalarına. Buraların güzelleri çoktur ama sana yaramaz. Durmadın sözünde Ali'm. Sözünde durmayana erkek demezler biliyor musun? Kavlimizde gidip de dönmemek varmıydı vefasız?

Fakat Ali hiç ses vermeden bakmış bakmış sonra çekip giderken duman olmuştu âdeta. Bağırmıştı ardındanbağırmış bağırmış... Fakat Ali...

Uyandı. Güneş bir mızrak boyu yükselmişti Kalktı yaslandığı yerden:
- Hayırdır inşallah dedi.

Kalktı usulcak gitti kapıya örttü kalın tahta sürgüsünü itti. Ne olur ne olmazdı. Kara kuru Hacı kötü dadanmıştı çünkü. Köy bakkalında kafayı çekip elinde saz düşüyordu tek gözden ibaret evininin yakınlarına. Daha bir günden bir güne ne kapısına dayanıp böyle böyle demiş ne de çeşmeye giderken yahut da tarlanın yolunu tek başına tuttuğunda yolunu kesmişti. Kesmemiş lâf da atmamıştı ama köyün cadı karıları pek yakıştırmışlar onu Kara Hacı'ya! Yedi yıldır İstanbul'u mesken tutan vefasızını düşüne düşüne uykuya varıverdi. Dünya çoktan silinmiş ay devrini tamamlayıp elini eteğini çekmişti dünyanın göklerinden.

Devrile kaldığı yerde mışıl mışıl uyuyordu.
Uykusunda düş.
Düşünde İstanbul gurbeti. Taşı toprağı altındandı İstanbul gurbetinin. Ali'sini aramağa gitmişti düşünde. Bulmuştu da. Güzellerin arasındaydı. Bir kıyıdan bakıyordu. Güzellerden biri dizine başını koyup uzanmıştı boylu boyunca. Bir başkası gümüş bir kupayla şarap veriyor daha bir başkası da dudağından öpmeğe uzatıyordu dudaklarını.

O zaman o zaman işte gizlendiği kıyıdan çıkıvermişti. Ali şaşırmış bırakıp güzellerini koşmuştu yanına. Açmıştı ağzını Ali'sine yummuştu gözünü:

- İstanbul'u mesken mi tuttun? Bu güzelleri gördün beni unuttun mu? Sılasına gelmeğe yemin mi ettin yoksa?

Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun aman
Gördün güzelleri ben unuttun aman
Beni evinize köle mi tuttun aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

Yarim sen gideli yedi yil oldu aman
Diktigin fidanlar meyveye döndü aman
Seninle gidenler silaci oldu aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman
 
Üst Alt