Neler yeni
Türkiye'nin En Güncel Forum Sitesi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı yada giriş yapmalısınız. Forum üye olmak tamamen ücretsizdir.

Türkülerimizin Hikayeleri

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Aksaray Develisi - Aksaray yöresi

Yaklaşık 1900 yıllan... Temmuz güneşinin Anadolu'yu yakıp kavurduğu günlerde Konya 'ya yakın köylerden birindeyiz. Bir evin temelleri yeni bitmek üzere. İri yan bir adam koca elleriyle güneşe inat koca koca taşlan yontup temeli yükseltmek için ha bire çalışmakla meşgul. Bir yandan da çamur isteyip amelelere daha sıkı çalışmalarını tembih ediyor. Dört beş amele bir ustaya çamur ve taş yetiştirmekte güçlük çekiyorlar. Etraf an kovanı gibi. Taş ve çekicin işlemenin ve işlenmenin verdiği hazla çıkardıkları ses dalga dalga çevreye yayılıyor. İri yan koca elli adam bir terini siliyor bir temele taş koyuyorken gözü tulumbanın başında su içme bahanesiyle oyalan ameleye takılır. Gümbür gümbür bir ses ile amelenin yüreğini oynatır. Amele hemen küreğini alıp çamur karıştırırken ''Ne sert bir adam'' diye düşünür.

Oysa bilmez ki kaba saba adam diye tasvir ettiği kişi ne kadar ince ruhludur!..

Oysa bilmez ki taş kıran kerpiç kesen o eller kanun üzerinde dolaşırken al yazmalı körpecik köylü kızının kınalı narin ellerinden farksız olduğunu!..

Nerden bilsin ki o koca elli adamın Gökmen Hasan Hüseyin Ağa olduğunu. Nerden bilsin ki Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın Konya'da namı olduğ1mu Konya oturaklarının değişmez siması olduğunu.

Ve yine bilmez ki geleli daha birkaç gün olmasına rağmen yüreğinin sıla hasretiyle çarptığını. Konya'yıtozlu Aksinne'sini.

Külahçı sokağının karşısındaki alçacık da köhne kerpiç evini.

Muhabbetin pervasızca sunulduğu günlerin haftaların kısaldığı Konya oturaklarını "Şabab oğlan" türküsünü ihvanını yaranını özlediğini kanun tellerin nağme olup gezinmeyi arzu ettiğini nerden bilsin ki?!..

O koca elli adam Gökmen Hasan Hüseyin Ağa bir yandan terini siliyor bir yandan yonttuğu taşı itina ile yerine yerleştiriyor.

Taş yontarken çekicin çıkardığı ses sanki akşam yakacağı türkünün dillerden düşmeyecek türkünün çığ çığlık habercisi idiler.

Derken güneş kızgınlığını yitirip gece ülkesine yolculuğunu hızlandırınca işi bırakırlar.

O koca elli ruhu kanun telinde dolaşan adam Gökmen Hasan Hüseyin Ağa bulgur aşını yedikten sonra bir ''Kalıp carası2'' yakar.

Başını aktaşa koyar uzanır. Sigara dumanının adında Emmiler türküsü yankılanırken uyuya kalır.

Rüyasında yaranı kadınlar pazarında bir ara bekçilik yapan ''Gavur İmam'ı'' görür. Asıl adı Hüseyin olan Gavur İmam o sıralar bir camide imamlık yapmaktadır. Her günkü gibi yatsı namazını kıldırıp caminin kapısını kilitlemiş başında sarığı sırtında cüppesi elinde şak şak tespih ile ağır ağır evine giderken birden irkilir!. Kulak kabartır?! Bir saz dövünmektedir uzaktan!.. Gavur İmam olduğu yere mıhlanır. Bir süre evi dinler. Evet! Evet! Artık şüphesi kalmamıştır bir oturaktır bu. Olanca haşmetiyle dışarıya taşan ahenk onu cezbedereli gayri ihtiyari kapının tokmağına gider. O da ne?!.. Kapı açıktır dalar. Bu bir bağ evidir. Daha iyi duyabilmek için gider pencerenin altına çöker. Şuh zil sesleri arasında yanık yanık türkü söyleyen Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'yı tanır;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın

Bunu duyan Gavur İmam artık dayanamaz kapıyı tıklatır kapı açılır içeri girer. Bir oturak kadını zarifkıvrak hareketlerle ayaklan adeta yere basmamacasına zil dövmektedir. Dem nargile ve ahenk birbirlerine sinmiş; içeriyi tatlı bir sarhoşluk kaplamıştı. Gavur İmam hemen kapının yanına çöktü ve terbiyeli sesiyle dövünmeye başladı;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın;

derken herkes onu fark etti. Başında sarık sırtında cüppeyle onu görünce şaşırdılar fakat şaşkınlıktan kısa sürdü; tanımışlardı.

Hoşgörüsü ve muhabbet ehli olmasıyla tanınan Gavur İmam'dı. Türkü bitti ara verdiler.

Oyuncu kadın boşalan kadehleri testideki kaçak rakıyla tazeledikten soma bir kadeh de Gavur İmam'a uzattı. Gavur İmam içmedi. O muhabbetten zaten sarhoşlamıştı. Bunun üzerine oyuncu kadın eline koca bir döğme gümüş tabaka alarak sigara sardı ve meclistekilere tek tek ikram ederek yaktı.

Saatler çabucak geçmişti. Ortalık ağarmaya başlayınca Gavur İmam'ın aklı başına geldi. Bir süre düşündüsoma ani bir kararla sırtından cüppesini başından sarığını ve saltasının cebinden camiinin anahtarını çıkarıpkendisine kapıyı açan gencin eline verdi ve kulağına şöyle fısıldadı;

''Bunları camiye götür cemaatten birine ver Gavur İmam artık gelmeyecek Eremedim vefasına dünyanın türküsünü çağıracak de!''

Gökmen Hasan Hüseyin Ağa yatsı ezanlarıyla uyandı. Kendini hala oturakta zannediyordu. Fakat yüzüne çarpan serin yel ona rüya gördüğünü hatırlattı. O ne biçim rüyaydı öyle? Hem öyle bir türküsü de yoktu. İçinden yakılmamış türküyü okumak geldi salıverdi sesini..
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Ala Geyik - Çukurova yöresi

Alageyik türküsü bir efsanedir her yörede her bölgede anlatılır.. Çukurova ‘da Halil ile Zeynep Manisa ovasında Fatma kızla Mustafa’nın öyküsüdür anlatılan.. Ama aynı minval aynı tutku.. aynı aşk..

Zamanlardan bir zaman Anadolu’nun bol ormanlı sarp yamaçlı dağlarının kıyısında bir avcı genç yaşarmış. İki tutkusu varmış bu gencin. Biri sevdiği kız..ötesi geyik avı sürek avı.Avdan vazgeçmesi imkansız yarsız yaşaması ölüm demekmiş. Sık sık tüfeği omzunda ormanlara vurur dağlara koşar sürek avına koyulurmuş. Günlerce köye eve uğramazmış. Genç ceylanların sürmeli geyiklerin korkulu düşüymüş. Vurdu mu iki çatal boynuzun ortasından vururmuş geyikleri.. Dağda ormanda kara bir gölge gibi kayıp gidermiş.. Geyik avı tekin değildir.. Anayı yavrusundan ayıran av ağır vebal getirir. Ama avcılık bir tutkudur.. Gözü karartan bir yangındır. Taş kesilir yürek ..

İşte o genç avcı bir kez Alageyik görür bir yamacın başında. Güneşte de ayışığında da parlamaktadır bir masal perisi gibi orda.. Gözünü ondan alamaz delikanlı avcımız. Koşar peşinden. Alageyik durur tüfek omzunda nişan alır genç geyik sırra kadem basar. O dağ senin bu tepe benim günlerce yalnız onu arar gözleri.. Geyik bir vardır bir yok.. bir görünür bir kaybolur.. Köy halkı çocuğu merak ederler genç geyiğin peşinde köylüler onun.. tüfek seslerini dinleyip iz sürerek genci bulurlar sonunda.. Hala pusuya yatmış Alageyiği gözlerken onu alıp köye götürürler. Geyik avından vazgeçirmek için sevdiği kızla hemen evlensin diye düğün dernek kurarlar. Gencin hoşuna gider. Genç kızın gözlerindeki aşk ateşi yüreğini yalazlandırır. Gerdeğe girerler.. İşte o sırada tam seccadede namaz kılıp kalktıkları sırada pencerede bir hayal görür genç. Alageyiğin hayali.. Işığı odaya düşer gibi.. Duvardan tüfeğini kapar atlar pencereden dışarı.. Alageyik bir hayal bir serap.. Bir aynalı düş ki genç avcı damatlığı üstünde onun peşinde.
Ertesi sabah bir uçurumun altında bulunur ölüsü delikanlının.. Kimi der Alageyik atlayınca uçurumdan kendi de geçmeye kalktı kimi der bütün vurulan geyiklerin laneti genç avcıyı muradına eremeden yaktı..
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Ala gözlerine kurban olduğum - Çukurova yöresi

Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan'ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu'da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel'li olduğu muhakkaktır.Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmişaşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel'in Mut İlçesi'ne bağlı Karacaoğlan Köyü'ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.
Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen bilinen ilk ozandır. İçel'in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yörede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmiştir.

Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi'nin "Gökçe" köyünde "Mamalı" da "Binbuğa"da"Erzurum"da "Zobular"da "Varsak da hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat kanımızca en sağlam ve eski kaynak Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi'nin hatıra defteri olup inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi'den anlaşılmıştır. Karacaoğlan'ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan'ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak'tan firar-la mekanın gaip ederek encam Maraş'ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey' in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)" vermedikleri için kızın arkasından da Karacaoğlan'ın Kırklar mağarasına bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği fakat birbirlerine kavuşamadıkları en sonunda Karacaoğlan'ın bir tepeye demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova'dan Çukur Köyü'nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri'nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü'nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsasuyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş ona evliyalık izafe etmiş "Gökçeli"de kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan'ın Tarsus'ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi'nin kızına aşık olduğu Karaca Kız'ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş" Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Alacada Çorap Öremedim - Tokat yöresi

Kıymet Tokat’ın köylerinde yaşayan dünyalar güzeli bir kızmış. Bütün köyün delikanlıları onun gözünün içine bakarlarmış. Ama Kıymet’in aklı fikri oyunda kırda.. Anası başına bir haller gelecek kızımın diye ne oyuna salarmış kızını ne kıra.. Yine de Kıymet gece gündüz evin etrafından ayrılmayan delikanlılardan birine gönül vermiş.. Perde açıp kapayarak ışığı açıp kısarak ona işaretler vermiş.. Gel zaman git zaman nasıl ettilerse nasıl dertleştilerse anlaşıp kaçmaya karar vermişler. Kıymet’in anası genç körpe kuzusunun kaçtığını o gece hemen anlamış. Köyü feryat figan ayağa kaldırmış.. Bütün köy halkı peşlerine düşmüş.. Jandarma bunları kıstırmış bir derebaşında. Kıymet anaevine delikanlı genç yaşta kız kaçırmaktan zındanlara..

İşte derler ki delikanlı hapisten çıktıktan sonra Kıymet’in izini bulamamış. Kıymet anaevinden kaçmış ya da kaçırılmış öyle yoklara karışmış..
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Ali Molla Türküsü - Bilinmiyor yöresi

Ali Molla Ege bölgesinde okumuş yazmış bir din hocasıydı. Bütün köyleri dolaşır din dersleri verir köylülerin dertlerini dinler sorunlarını çözmeye akıl vermeye çalışırdı. Bütün yöre halkı onu sevip yolunu gözlerdi. Aydın bir din adamı olduğu için onun dersleri kimine ters gelir çıkarlarına dokunur onu sevmezdi. Ardından Gavur İmam diyenler de vardı.

Ali Molla her zaman ezilenden yanaydı.O zamanlar devletin öşürünü vergisini toplayan memurlar çoğu kez aldıklarını almamış gibi yaparak köylüyü devletle karşı karşıya getiriyorlardı. Ali Molla tahsildarlarla sık sık karşı karşıya geliyor tartışıyordu. Zaptiyelerle anlaşan tahsildarlar Ali Mollaya uyan köylülere zulmetmeye başlayınca Ali Molla zeybek olarak dağlara çıkıyor.. Orada bir çatışmada vuruluyor..
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Allah etmesin - Orta Anadolu yöresi

1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan sadece geniş halk kesimlerinde değil ciddi musiki çevrelerinde de taktir ve hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır.

İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar ve bu evlilikten Necati Neşet Ayşe Nadiye ve muhterem adında beş çocuğu olur. Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan Neşet Ertaş hayatını bir nevi hayat destanı diyebilceğimiz 1960’lı yıllarda yazdığı uzun bir şiirinde şöyle anlatır.

TÜRKÜ BABANIN HAYAT DESTANI ŞİİRİ

Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler
Babama Muharrem anama Döne
Dediysen Ata’yı bildin dediler


Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü
Baban gibi sazcı oldun dediler


O zaman babamdan öğrendim sazı
Engin gönül ile Hakk’a niyazı
O yaşımda yaktı bir ahu gözü
Mecnun gibi çölde kaldın dediler


Zalım kader devranını dönderdi
Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler



Anam Döne İbikli’de ölünce
Tam beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de Perişan olunca
Babamgile burdan göçek dediler



Yürüdü göçümüz Tefleğe doğru
Bu hali görenin yanıyor bağrı
Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
Bunlara bir ana bulun dediler


Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne vardık
Bize ana yok mu diyerek sorduk
Adı Arzu dediler bir ana bulduk
İşte bu anadır buldun dediler



En küçük kardaşı kayıp eyledik
Onun için gizli gizli ağladık
Üstelik babamı asker eyledik
Yine öksüz yetim kaldın dediler


Zalım kader tebdilimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza devşirtti
Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler


Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler


Yarin aşkı ile arttı hep derdim
Babamı bir yere dünür gönderdim
Başlık çok istemişler haberin aldım
İstemiyor yarin seni dediler


Kırşehir’de yedi sene kalınca
Düğün düzgün hepsi bize gelince
Burada herkese yer daralınca
Ankara’ya gider yolun dediler


Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
Epeyce eğleştim evinde kaldım
Yüz lirayı verip bir yatak aldım
Etti isen böyle buldun dediler


Bir ev kiraladım münasip yerde
Kaldı kavim kardaş hep Kırşehir’de
Bu aşk hançerini vurdu derinde
Çaresini bulamazsan ölün dediler


Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
Canan acımaz mı garip dostuna
Buna da içeriye alın dediler

Bu hasretlik duygusu Türkü babanın sanatına olumlu etki yaparak memleketin taşına toprağına insanına hasret ve özlemle dolu pek çok türkünün doğmasına sebep oldu.

Ana vatanımsın baba yurdumsun
Ozanlar diyarı şirin Kırşehir
Uzak kaldım gurbet elde derdimsin
Hasretin bağrımda derin Kırşehir.
Feleğin yazdığı kara yazıynan
Çok yürüdüm bağrımdaki sızıynan
Kara kaşlarıynan kara gözüynen
Aşık etti beni birin Kırşehir


Gerçekten de “gönül” kelimesinin Ertaş’ın şahsi lügatinde çok özel bir yeri var. O adeta tıpkı Yunus gibiHacı Bektaş-i veli gibi kendisini”gönüller yapmaya” adamış biri... “gönül”ün geçmediği türküsü yok dense yeri...

Şu garip halimden bilen işveli nazlım
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
Tatlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

Bir başka türküsünde:

Küstürdüm gönlümü güldüremedim
Baharım güz oldu yazım kış oldu
Gönüle yarini bulduramadım
Baharım güz oldu yazım kış oldu
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Alo'nun Türküsü - Göksün yöresi

Göksün'ün Keklikoluk köyünden olan Alo bu köyün ağası Demiroğlu Mulla Hüseyin'in işlerinde çalışan yoksul bir köylü gençtir.

Mulla Hüseyin'in davarını yaymakta ve ev işlerine bakmaktadır. Mulla Hüseyin koruyup kollayacağı vaadleriyle Alo'yu her işe koşmakta ve kullanmaktadır.

Ağa kapısındaki bu kullanılma askere göndermeme konusunda sözlerin suya düşmesiyle sona erer. Alo o güne kadar karın tokluğuna kendisini çalıştınp sözünü yerine getirmeyen Demiroğlu'na karşı kinlenmişhınçlanmıştır.

O güne kadar köyün mutlak hakimi olan Demiroğlu bu gergin ortam içinde bir koçunun kaybolmasını bahane ederek Alo'nun anasını acımasızca cezalandırır. Demiroğlu'nun adamları önce Alo'nun anasına tecavüz eder sonra da döve döve öldürürler Demiroğlu bu cezalandırmayla halka bir ibret dersi vermek isterkenhalkın nefretini de iyice artırır.

İşte bu acılı olay Alo'da sonsuz nefret duyguları yaratır ve onu dağa çıkartır. Alo genç yaşta dağlardadır. Eşkıya gruplarına katılmış ve onlardan ders almaktadır. Aradan zaman geçtikçe Alo'nun Kara Paşo gibi namlı eşkıyalardan ders alarak zorlu bir eşkıya olduğu dilden dile kulaktan kulağa yayılır.

Alo'nun tek amacı vardır: Köye kan ağlatan ve anasını acımasızca öldüren Demiroğlu'na gerekli dersi vermek...

Onun yönetimle ya da kolluk kuvveti jandarmayla bir işi yoktur. Bu yüzden elinden geldiğince jandarmayla karşı karşıya gelmek istemez. Türküde geçen "Hükümetle yoktur işimBen hasmımı bilirim diyor" sözleri de bu tutumunu gösterir. Onun eşkıyalık ustası Kara Paşo'da bu düşüncededir.

Çepel Dünya'da Alo'nun ve ustası Paşo'nun bu eğilimi şöyle yansıtılır. "... Demircioğlu'nun jandarma getirip peşlerine takacağını bir müddet için buralardan uzaklaşmalarının iyi olacağını söyledi. Jandarma ile karşılaşıp işi alevlendirmek istemiyorlardı. Hele Paşo hiç istemiyor jandarmayla karşılaşmayı. On iki yıllık eşkıyalığında jandarmaya tek kurşun atmamıştı. (Candarma emir kuludur. Ona verilen emri o yerine getirmeye mecburdur. Candarmayı bekleyen anası babası avradı çoluğu-çocuğu var sılada. Candarmaya kurşun atmak namertliktir) diyordu".

Alo kendisiyle hesaplaşacağını açıktan Demiroğlu'na da bildirmiştir. "Hükümetle işi olmadığını da". Demiroğlu başlangıçta önemsemez bu haberleri ve Alo'yu. En azından öyle görünür ve suçunu bildiği için sorunu sessizlikle çözümlemeye çalışır. Amacı sorunu büyütmeden Alo'nun işini bitirmektir. İşin kolayı varken başına yeni dertler açmaya gerek yoktur.

Fakat zaman geçtikçe Alo'nun hiç de kolay kolay yutulmayacağını anlar. Çünkü Alo'yu yoketme konusundaki bütün planları boşa çıkar. Üstelik her defasında Alo'nun üstüne gönderdiği adamlarını kaybeder. Türküde geçen öldürme olayları bu toplu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanmasını gösteriyor.

Demiroğlu adamları aracılığıyla sorunu çözümlemeyince jandarmaya başvurur ve gücünü kullanarak Alo'nun akrabaları ve köydeki yandaşları üzerinde terör estirir. Köylüler karakollara taşınırlar aralıksız. Yakın akrabaları işkencelerden geçirilirler. Fakat birşey edilemez. Çünkü Alo arkadaşlarıyla Toroslar'a geçmiş oradan da Çukurova topraklarına inmiştir. "Uçsuz bucaksız bir memleket Çukurova. Açlar orada toklar orada eşkıyalar kışın orada hırsızlar puştlar hepsi orada. Hem iyi hem de kötü insan ambarı Çukurova."

Sonra Toros insanı eşkıyalarla içiçe yaşar. Eşkıyaların doğal barınağı gibidir Toroslar'daki oymaklar. Çünkü buralardaki toplulukların yaşama yerleridir dağlar.

Alo ele geçmedikçe Demiroğlu'nun öfkesi dolayısıyla köylüler üzerindeki baskısı da büyür. Jandarma baskısıyla yetinmez. Alo'ya yardımı olduklarından kuşkulandığı evlere baskınlar düzenletir adamlarına. "Elif'i bir gece herkesin uyuduğu bir sırada evini bastırıp adamlarına dövdürttü. Süleyman Çavuşu da dövdürttübayılıncaya kadar." (Elif yediği darbelerden halsizleşmiş yataklara düşmüştü.) "Elif yataklarda yattığı müddetçe köylülerin gözünde büyüdü kahramanlaştı. İlahlaştı adeta. Maniler söylendi Elif üstüne türküler uyduruldu iç paralayıcı acı kokan dert kokan illet kokan türküler..."
Olaylar her geçen gün Alo'nun lehine gelişiyordu. Alo köylülerde bir "umut" haline gelmişti. Kahramanlaşmıştı köylülerin gözünde. Günün birinde mutlaka gelip Demiroğlu'na layık olduğu dersi vereceğine inanıyorlardı. Köylüler bu inançla bağırlarma taş basıp bekliyorlardı.

Derken beklenen gün gelip çatmıştı. Köyde kalmayı uygun bulmayan Demiroğlu Göksün'a yerleşmişti. Göksün'deki konağında adamlarını çevresine toplamış keyif yapıyordu. Bunu haber alan Alo kılık değiştirerek konağa yönelir. Bir gölge bir sır olmuştu Alo. Demiroğlu'nun adamları farkına varmamışlardı birinin kapıya dayandığının... Alo Demiroğlu'nun oturduğu büyük odanın kapsına dayanmıştır bile... Silahının namlusuyla açar kapıyı. "Hazır ol Demiroğlu ben geldim der!" Demiroğlu'nun korktuğu başına gelmiş Alo yakalamıştır onu. Ve uzun ve acılı bir öykü burada noktalanır: Alo hayfını almıştır... Üstelik Demiroğlu'nun saltanatı bitmiş ama Alo kahramanlaşmıştır halkın arasında... Üstüne türküler yakılmışdestanlar düzülmüştür... Sonradan jandarmalarca vurulduğu yolundaki sözlere de kimse inanmamıştır...
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Altın kafes idi benim durağım - Çukurova yöresi

Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan'ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu'da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel'li olduğu muhakkaktır.Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmişaşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel'in Mut İlçesi'ne bağlı Karacaoğlan Köyü'ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.
Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen bilinen ilk ozandır. İçel'in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yörede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmiştir.

Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi'nin "Gökçe" köyünde "Mamalı" da "Binbuğa"da"Erzurum"da "Zobular"da "Varsak da hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat kanımızca en sağlam ve eski kaynak Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi'nin hatıra defteri olup inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi'den anlaşılmıştır. Karacaoğlan'ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan'ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak'tan firar-la mekanın gaip ederek encam Maraş'ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey' in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)" vermedikleri için kızın arkasından da Karacaoğlan'ın Kırklar mağarasına bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği fakat birbirlerine kavuşamadıkları en sonunda Karacaoğlan'ın bir tepeye demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova'dan Çukur Köyü'nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri'nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü'nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsasuyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş ona evliyalık izafe etmiş "Gökçeli"de kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan'ın Tarsus'ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi'nin kızına aşık olduğu Karaca Kız'ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş" Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Arpaçayı Aşdı Daşdı - Kars yöresi

İnsanoğlu türküsüz kaldığı zaman gurbettedir derler. Türküler var türkülerde ulus var yaşam var. İnce yüce duygularla insan var.

Türkülerimiz ninnilerimiz ve ağıtlarımız bir olay üzerine doğmuş. Tümünün bir öyküsü var. Tümünde ortak olan: İnsan duygularını dile getirmesi.

Bu öykü Kars'ın Arpaçayı ilçesine bağlı Şöregel adıyla anılan düzlük bir araziden geçen Arpaçayı suyu ile Kar Suyu'nun birleştiği MUGAN denilen yerde geçer.

Bir zamanlar Mugan denilen bu yerde bir köy varmış. Köyün varlıklı ağasının Saran adında bir kızı varmış ki; uzun boyu ince beli sırma gibi saçlarıyla köy yiğitlerinin düşlerine girermiş. Saran güzelliğinin yanısıra çok da becerikliymiş... Koyunları inekleri sağar ata biner renk renk kilimlerin en güzelini dokurmuş.

Saran'ın babasının sürüsünü güden bir çoban varmış. İsmi Han. O da uzun boylu yakışıklı yiğit bir delikanlı. Günlerden bir gün Han çoban koyunları sağılması için ağıla getirmiş... O günde Saran süt sağıyormuş ağılda... Derken iki gencin bakışları karşılaşmış gözlerinden çıkan aşk kıvılcımları gönüllerinde alevlenmişbirbirlerine aşık olmuşlar... Ama ne çare kız ağa kızı... Oğlan ise garip bir çoban... Derdini kalbine gömmüş Han Çoban gömmüş ama sonunda dayanamamış yaşlı ninesine anlatmış. Yaşlı nine bu durumu Saran'ın anasıyla konuşmuş. Konuşmuş konuşmasına da anası ne yapsın.

Yaşlı nineye dönüp:
-"Han Çoban yiğit namuslu bir delikanlı Kızım Saran'a da layık ne var ki ağa bunu duyarsa küplere biner bizleri yaşatmaz" demiş.

Nine de; ağayı razı edebilmek için köyün ileri gelenlerini toplayıp ağadan "Allahın emri peygamber'in kavli" ile Saran kızı Han çobana istemişler. Ağa önce kızmış itiraz etmiş sonunda:

"Bir şartla olur" demiş. "Çobana nişan ederim ama yedi yıl kızla oğlan birbirlerini görmeyecekler. Han Çoban yayladaki otlaktan köye inmeyecek"

"Ağanın söyledikleri Han çobanla Saran kıza anlatıldığında onlar: "Yeter ki sağlık olsun yedi yıl nedir kikuş gibi gelir düş gibi geçer" demişler. Demişler ama yedi yıl bu dile kolay. Saran kız kardeşleriyle birlikte oturmuş dokuma tezgahına her yıl için bir halı dokumuş... Sonunda yedi yıl tamamlanmış yedi halı da dokunmuş. Köy halkı neş'e içinde düğün gününü beklerken Saran kardeşleri ve anasıyla birlikte yedi yılda dokuduğu halıları temizlemek için Arpaçayı'na gelip yıkamaya başlamışlar. Derken hava kararmış... Gök gürlemiş... Şimşekler çakmış.... O sırada sel halılardan birini götürürken Saran kız çeyizini kurtarmak için kendini suya atmış... Bir anda suyun içinde kaybolup gitmiş...

Sonunda Saran'ın cesedini sudan çıkarmışlar. Kızını o durumda gören Saran'ın anası bu ağıdı yakmış.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Aslımı sorarsan - Doğu Anadolu yöresi

Dadaloğlu'nun hayatı hakkında bilgiler tahminlere dayalıdır. Bazı bilgilere şiirlerindeki ipuçlarından ulaşılmıştır. Dadaloğlu'nun konar göçer olması bazı bilgilere ulaşmamıza engel olmuştur. Dadaloğlu Avşar boyuna mensuptur. Ailesi hakkında bazı bilgileri Mene-mencioğlu Ahmet Beyin kendi aşireti tarihinde buluyoruz. Dadaloğlu bir şiirinde soyunu Nadir Şah'a kadar uzatır. Dadaloğlu'nun doğum tarihi bilinmemektedir. Tahmini doğum tarihi 1785-1790 yılları arasıdır. Dadaloğlu'nun babası da âşıktır. Şiirlerinden yola çıkarak Dadaloğlu'nun belli bir eğitimden geçmediğini anlıyoruz. Âşığın adı da tam olarak bilinmemektedir kaynaklarda Mustafa Ali Veli adları geçmektedir. Dadaloğlu'nun hayatı gibi ölümü de bilinmezliklerle doludur. Çeşitli kaynaklarda verilen tarihler tahminidir. Âşığın ölüm tarihi yaklaşık 19. yy.'ın ikinci yarısı olmalıdır.(25) 19. yy.'da Çukurova'da Fırka-i İslahiye birliğinin göçebe zümreleri yerleşik hayata mecbur etmesiyle konar göçerlerle yer yer çatışmalar olmuş yeni yaşama biçimine geçmek istemeyen aşiretlerin direnmeleri âşıkların şiirlerine konu olmuştur

Dadaloğlu'nun yaklaşık olarak 130 şiiri tesbit edilmiştir. Pek çoğu ağızdan derlenen bu şiirlerin kaçının âşığın olduğunu bilemiyoruz. Âşıkların yazıya geçmeyen şiirlerinin başka bir âşığa bağlanmasını Dadaloğlu şiirlerinde de görüyoruz. Bunların sağlıklı tespiti dönemine yakın yazılı kaynak olmadığı için zordur. Dadaloğlu'nun şiirleri sanat endişesinden uzak şiirlerdir. Şiirlerindeki yalınlık içtenlik onu büyük bir âşık yapmıştır. Dadaloğlu'nun aruzla yazılmış şiiri yoktur. Koşma varsağı destan türünde şiirler söylemiştir. Onun şiirleri konu ve içerik bakımından üç bölümde incelenebilir.

1) Kavga Kahramanlık ve İskân İle İlgili Şiirleri Dadaloğlu'nun bu tür şiirlerinde temel konu kavga ve kahramanlıktır. O aşireti adına şiir söyler. İskân şiirlerindeki duyguları Avşar'larm duygularıdır. Bu şiirlerindeki söyleyiş korkusuz ve yiğitçedir. Dadaloğlu'nun koçaklamalarında epik bir söyleyiş göze çarpar. O 19 yy. âşıkları içinde konar göçer Türkmen aşiretlerinin geleneksel dünyasını törelerini yansıtan şiirleriyle etkinlesin Âşık yiğitlik soyluluk dayanışma gibi değerlerin değişmeğe başladığı bir çağda bu değerleri savunan bir aşiret âşığı olarak öne çıkar. Dadaloğlu'nun şiirlerinde zorunlu iskânı kabullenememe ve toprağa bağlı yaşama uyum gösterememe iki önemli olgudur. Kavga şiirlerindeki epik söyleyiş iskân sonrası şiirlerde yerini lirizme ve bazen de duygusal bir içlenmeye bırakır.

2) Yurt Güzellemeleri ve Sosyal Konulan İçeren Şiirleri
Dadaloğlu'nun yurdu konup göçtüğü yerlerdir. Yaşadığı olayları ve gezip gördüğü yerleri içten duygularla anlatır.

3) Sevda Şiirleri
Dadaloğlu'nun güzelleri düşsel değil içimizden biridir.
Dadaloğlu şehir kültüründen ve divan edebiyatından etkilenmemiştir. Dadaloğlu Karacaoğlan'm li-rizmiyleKöroğlu'nun yiğit edayla epik söyleyişini kaynaştırmıştır. Konar göçer yaşama biçiminin kuvvetli izleri şiirinde görülür. Tabiat ve sevgi şiirlerinde güzelliğe tutkusunu kavga şiirlerinde göçerlikten yerleşik düzene geçerken yaşanan acıları duyulan tepkileri yalın duygulu ve vurgulu bir dille anlatır. Özellikle kavga şiirleriyle ün salmıştır.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Avşar Beyleri - Teke yöresi

Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Anadolu’da Türk Beylikleri kuruldu. Beylikler zamanında Burdur ve civarında Hamitoğulları Beyliği kurulmuştu. Osmanlı Beyliği ile Germiyanoğulları arasında bir kız alışverişi sebebiyle Osmanlılar Acıpayam/Yeşilova bölgesindeki Eşeler yaylasını çeyiz olarak Germiyanoğullarına verdiler. Bunun üzerine bölgeyi kontrol altına almak isteyen Germiyanoğulları 5-6 bin civarındaki atlı kuvvetlerini bölgeye gönderdi. Hamitoğulları da bu durumdan rahatsız olup kuvvetlerini bu bölgeye sevk etti.

Yine bu arada Karaağaç Bey kontrolundaki Avşar Aşireti de bu bölgeyi beğenip daha önceden yerleşmişti. Avşar Aşireti'nin kuvvetleri sayı olarak 500-600 civarındaydı. Germiyanoğullarının kuvvetlerine karşı kendilerini savunmak için sayıca çok azdılar. Ancak konakladıkları bölgeyi Germiyanoğullarına bırakmaya niyetleri de yoktu. Aşiretin ileri gelenleri gözü kara Karaağaç Bey’e savaşmaması için ne kadar telkinde bulunduysa da dinletemediler. Karaağaç Bey Germiyanoğullar’yla savaşa tutuşup az sayıdaki adamlarıyla Germiyan güçlerini dağıtarak savaştan zaferle çıktı. Burası sonraları Avşar Aşireti’nin merkezi oldu ve “Asi Karaağaç” dendi. Bir diğer ismi de “Garbi Karaağaç” tır. Daha sonraları badem ağaçlarının çok olması sebebiyle buraya "Acıpayam" adı verilmiştir.

Avşar Beyleri’nin Germiyanoğulları'na karşı verdiği savaşta yaptıkları kaharamanca çarpışmalarda obanın ozanı tarafından destansı bir şekilde türkü halinde söylenmiştir. Daha sonraları Teke Yöresinde sevilen ve günümüze kadar gelen bir türkü haline gelmiştir.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Bir kız bana emmi dedi - Çukurova yöresi

Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan'ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her nekadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu'da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu İçel'li olduğu muhakkaktır.Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmişaşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı çağının konuşma dili ile öz türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir.
Bugün kesin olarak bilinen bir şey varsa o da mezarının İçel'in Mut İlçesi'ne bağlı Karacaoğlan Köyü'ndeki Karacaoğlan tepesinde Karacakız tepesi ile karşı karşıya olduğudur.
Mezar 1997 yılında anıt mezar haline getirilerek Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından ziyarete açılmıştır. Karacaoğlan aynı zamanda tarihte heykeli dikilen bilinen ilk ozandır. İçel'in Mut İlçesine Heykeltraş Prof.Hüseyin GEZER tarafından yapılan heykeli 8 haziran 1973 günü dikilmiştir.Yörede onun şiirlerinden pek çoğu halk arasında söylenir bazıları türküleştirilmiştir.

Çeşitli kaynaklara göre Kozana bağlı Feke İlçesi'nin "Gökçe" köyünde "Mamalı" da "Binbuğa"da"Erzurum"da "Zobular"da "Varsak da hatta "Belgrad"da doğduğu öne sürülmüştür. Fakat kanımızca en sağlam ve eski kaynak Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi'nin hatıra defteri olup inandırıcı delillere da-yanmaktadır. Hamdi Efendi Varsak köyünde 1876 da hatıra defterine şu satırları kaydetmiştir: "Malum ola ki Karacaoğlan Varsak karyesinde dünyaya gelüp babası Türkmen aşiretinden Kara İlyas fakir-el hal olmağla sayd-ü şikarla taayyuş eder olup 1013 (M .1604) tarihinde Kozan dere-beylerinden Hüsa m Beyin sayıl namıyle tut-kap asker devşirdiği hengamda İlyas dahi tutulup götürülerek orada gaip olduğu için lakapları Sayıloğlu kaldığı ve el- yevm karyei mezbur hanedanı Sayılzade Mehmet Efendi'den anlaşılmıştır. Karacaoğlan'ın ismi Hasan olup öksüz büyümüş. Vechen karayağız ve fakir çocuğu olduğu için buna Karacaoğlan denülüp böylece anıldığı. Karacaoğlan delikanlı iken munis ve zeyrekliği hasebiyle ol vaktin karye ağalarından serdengeçti Osman Ağa Karaca Oğlan'ı evlatlık şekliyle diğer fakir bir aile kızıyle teehhül ettirmiş ise de kız hor ve çirkin olduğundan Kara caoğlan babası gibi Sayıl askerliğine tutulacağını anlayup yirmi dört yaşında Varsak'tan firar-la mekanın gaip ederek encam Maraş'ta Zülgaroğlu (Zülkadir olacak) Hüsam Bey' in himayesinde altı sene teehhül ümidiyle kalıp teehhül ümidi münkesir olunca ora-dan müfarekatla yine geşt-i diyara başlayıp on dokuz sene sonra vatanına gelmişse de fazla barınamayıp elli beş yaşında Tarsus tarikıyla tekrar geşt-i diyara der-ban oldu-ğu (1)" vermedikleri için kızın arkasından da Karacaoğlan'ın Kırklar mağarasına bazı kaynaklara göre de Eshab-ı Kehf Mağarasına çekilerek orada öldüğü rivayet olunur. İshak Refet Işıtman ise1933 yılında yayınladığı Karacaoğlan adlı eserinin 33. sayfasında "Şairin menkıbeleri arasında Karaca Kız adlı birisini sevdiği söylenir ve ölünceye kadar bu sevginin devam ettiği fakat birbirlerine kavuşamadıkları en sonunda Karacaoğlan'ın bir tepeye demektedir. Bizim görüşümüze göre buradaki Çukurova'dan Çukur Köyü'nün anlaşılması gerekir. Zira Çukur köyü (şimdi Karacaoğlan) Karaca Kız ve Karacaoğlan Tepeleri'nin düzlüğündedir. Fuat Köprülü'nün araştırma yaptığı dönemlerdeki ulaşım imkanları dikkate alınırsasuyunu içtikten sonra dönmektedir o Bundan sonra sadece yazları oturulan eski Çukur su kaynağına yakın yerde yeniden iskân sahası haline getirilir. Köy devamlılık kazandıktan sonra halk Karacaoğlan mezarını adeta ziyaretgâh haline getirmiş ona evliyalık izafe etmiş "Gökçeli"de kayıtlıdır. Han Mahmut adli halk hikayesinde ve diğer bazı anlatımlarda Karacaoğlan'ın Tarsus'ta Karaca Kız adındaki bir yörük beyi'nin kızına aşık olduğu Karaca Kız'ın da onun karşısındaki bir tepeye gömüldükleri anlatılır. Bu tepeler Çukurovada imiş" Mut İlçesi dahi belli çevre dışında bilinmezken Çukur köyünün bir araştırmacı için bilinmesi elbette mümkün değildir. Esasen şimdiki Çukur (Karacaoğlan) köyü 1286 yıllarında Sarıkavak beylerinden Hacı Kadir ağa zamanında eski yerinden nakledilmiştir. Karacaoğlan tepesinin birkaç kilometre kuzey batısına düşen eski Çukur içme ve kullanma sularını sarnıçlardan sağlayan bir kıraç yayladır. Sarıkavak beylerinin yaylası olan bu köyün 8 kilometre kadar doğuya nakledilmesinin bir de hikâyesi vardır. Rivayete göre köyün çobanı sürünün içinden bir tekenin sık sık ayrılarak sakalı ıslanmış şekilde geriye döndüğünü görür ve merakla takip eder. Görür ki şimdiki köyün hemen yakınında bir kaynak vardır ve teke tesadüfen bulduğu bu kaynaktan iç güdüsüyle şaşırmadan gidip tepenin adına zamanla Erenler Tepesi de denmeye başlanmıştır.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Zahide Türküsü

Halk arasında “Zahidem” adıyla ün yapan türkünün şairi Aşık Arap Mustafa 1901 yılında Çiçekdağı’na bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde dünyaya gelmiştir. Babasını annesini çok küçük yaşlarda yitirdi. İlk önce bir akrabasının himayesinde daha sonraları da onun bunun yanında büyüdü.

Arap Mustafa’nın babası düğünlerde toplantılarda “Koca Oyunu” adı verilen oyunda “Arap” rölünü üstlenirdi. Bu nedenle Mustafa’ya da “Arap” lakabı takılmıştır. Kimsesiz kalan Arap Mustafa 10 yaşına gelince Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Hacı Bürozadeler’den Mehmet’e çiftçi durdu. Zaman içinde çalışkan babayiğit giyimine özen gösteren yakışıklı bir delikanlı olan Arap Mustafa Ağasının yeni yetişen Zahide’ye gönlünü kaptırdı. Fakir ve kimsesiz olduğundan bu sırrını bir türlü açığa vuramadı.

20’sinde askere giden Mustafa’nın aklı deliler gibi sevdiği Zahide’de kalmıştı. Köydeki dostlarına mektuplar göndererek Zahide’den haber almaya çalışan Arap Mustafa Zahide’nin başka biriyle evlendirildiğini ve düğünün’ün de bir hafta sonra olacağını duyunca üzüntüsünü aşağıda içli mısralara dökmüştür. Türküyü Neşet Ertaş plağa okuyup tanıtmıştır. (1)

Zahide Kurbanım n'olacak Halim
Gene bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin

Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçekdağı döktü m'ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahidem'den güzeli

Ay ile doğar da gün ile aşar
Zahide’mi görenin tebdili şaşar
İyinin kaderi kötüye düşer
Diken arasında kalmış gül gibi.

Zahide’m kurbanım kurtar bu dardan
Baban anlamadı bizim bu haldan
Kekiline sürmüş kokulu yağdan
Derdin beni del’ediyor Zahide’m.

Ziyaret’ten çıktım Cender’in özü
Kum gibi kaynıyor Zahide’m gözü
Aslını sorarsan esalet yerden
Hacı Bürolardan Mehmet’in kızı.

Gurbet ellerinde esinim esir
Zahide’m kurbanım hep bende kusur
Eğer baban seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır.

Çiçekdağı’nda da hiç gitmez duman
Zahide’rn kurbanım hallarım yaman
Yapamadım şu babayın gönlünü
Fakir diye bana vermedi baban.

Anamdan doğalı çok çektim cefa
Şu yalan dünyada sürmedim sefa
Adımı namımı soran olursa
Orta Hacı Ahmetli Arap Mustafa.

Arapoğlu Mustafa’nın kendisine Mecnun gibi aşık olduğundan etkilenen Zahide Mustafa için şiirler söylemiştir. Bu şiirin üç kıtasını H. Vahit
Bulut 1973 yılında Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Zahide’nin yakın arkadaşı ve sırdaşı Fatik’ten derlemiştir.(2) Baştaki iki kıta tarafımızdan derlenmiştir.

Bu nasıl sevdaymış geldi başıma
Felek ağu kattı tatlı aşıma
Sevda çekenlere zor gelir gurbet
Gece gündüz elim kalkmaz işime.

Aşağıda sap kağnısı geliyo
Derdin beni elik elik eliyo
Kurbanlar olayım gara Mustafam
Babam beni yad ellere veriyo.

Arapoğlu derler gayeten atik
Gözleri kara da kaşları çatık
Git nazlı y de bir haber getir
Bastığın yerlere kurbanım Fatik.

Ağlayarak yayığımı yayarım
Yarim gitti günlerini sayarım
Çıksa Büyüköz’e mendil sallasa
Islık çalsa ıslığını duyarım.

Coşkuna da deli gönül coşkuna
Aşkından Zahide döndü şaşkına
Sensiz edemiyom nazlı civanım
N’olur bir yol görün Allah aşkına.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

Ela Gözlü Nazlı Yari
Derleyen : Mazlum N. Kılıçkıran

Çıkarttın allan kara bağladın
Yüreğimi aşk oduna dağladın
Bir yar için on beş sene ağladın
Ey Ferrahi gül dedim de gülmedin.

Gönlü yaralı bir ozan Ferrahi. Dediği gibi bir yar uğruna yanıp yakılmakla geçmiş ömrü. 1934 yılında Ceyhan'ın Kıvrık köyünde doğmuş. Asıl adı Mehmet Ali Metin. Saz vurmaya küçük yaşlarda başlamış. Çevrenin sevilen bir genci olmuş Söz erliği yanında çalıştığı ağanın kızına sevdalanmasıyla başlıyor. Ağa önceleri kızım Ferrahi'ye vermeye razı olu yor ama sonraları çevrenin dedikodularının etkisiyle bundan cayıyor.

Türkülerinden de anlaşıldığı gibi ağa kızının adı Emine'dir. İki gönlün bir olması engellenince alır başım çıkar sıladan. Başlar gurbet ellerde sazıyla çile doldurmaya. Bundan sonra Ferrahi'nin öyküsü daha da yanıktır. Otuz yaşlarındayken bir Aşık için en önemli şeyini sesini kaybeder. Sazıyla kalır bir başına. Bir ara evlenir ve bir kızı olur. Adım Emine koyar. Küçük Emine beş yaşından sonra babasının sesi soluğu olur. Baba çalar küçük Emine söyler. 1960 doğumlu olan Emine'nin söyledikleri yalnızca babasının türküleri değildir. Daha o zamandan dağarında yüz elli türkü vardır. Böylece baba-kız geçim derdini birlikte yüklenir birlikte paylaşırlar. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde yapılan Aşıklar Bayramları'na katılırlar. Şimdi 1967 yılında Konya'da yapılan Aşıklar Bayramında Mihri Hatun ödülünü kazandıran türküsünün sözlerini sunuyoruz.

Ela gözlü nazlı yari
Görem dedim göremedim
Boş kalmıştır kavil yeri
Varam dedim varamadım.

Gönlümün gülü nerede
Engeller durmaz arada
Emine'yle ben murada
Erem dedim eremedim.

Şeker kaymak tatlı dili
Kınalamış nazik eli
Koynundaki gonca gülü
Derem dedim deremedim.

Şahinim yok çıkam ava
Ne yaptımsa aldım hava
Kuşlar gibi ben bir yuva
Kuram dedim kuramadım.

Gel derdini bana anlat
Ben kimlere edem minnet
Dediler ki bağın cennet
Girem dedim giremedim.

Mehmet Ali asıl adım
Ferrahi'yi pirle kodum
Gurbet elden dönem dedim
Duram dedim duramadım...

Kubbede kalan bir hoş seda diye boşuna dememişler. İşte Ferrahi'yi artık yaşatanlar da radyolarımız Halk Türküleri dağarında bulunan bu türküler oluyor. Çünkü Ferrahi'nin dolmak bilmeyen çilesi 1969 yılının 26 Nisan günü aramızdan ayrılmasıyla tükendi. Usta aşık ardında bir bir çok koşma güzelleme gibi türküler bırakarak göçüp gitti. Son senelerinde iki Aşıklar Bayramı'na katılmıştı. Her ikisinde de kızı Emine'yle birlikte birincilik ödülü aldı. 1967 Yılında Konya'da türkü ödülünü ertesi yıl da yine Konya'da Köroğlu ödülünü aldılar. Ferrahi'nin öyküsünü çok sevilen bir türküsünün şiiriyle erdiriyoruz.

Ah neyleyim gönül senin elinden
Her zaman ağlarım gülemem gayrı
Ben bıktım usandım elin dilinden
Terk ettim sılayı dönemem gayrı.

Gönül ben sırrına eremedim ki
Gonca gonca güller deremedim ki
Kaybeyledim (aneyledim) dostu göremedim ki
Aylar yıllar geçse göremem gayrı.

Ey Ferrahi yandım yar ateşine
Neler gelir gariplerin başına
Ağlayarak geline mezar taşıma
Uyanıp da sana gülemem gayrı.
 

Painfully

Biz yalnızlar, çok kalabalığız.
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    23 Kas 2013
  • Mesajlar
    584
  • MFC Puanı
    16
  • MFC Seviyesi

seyduna ile şahrud


yitik bir öyküdür
tarihten iki ayrı coğrafyaya damlayan,iki yürekte durmadan kanayan
seyduna ile şahrud
yüreklerinin akarken bıraktığı izi birbirlerinin gözlerinde aradılar
yoktu..
iki iklim farkıydılar
ne zaman gözgöze değseler yangın çıkmıycak denli uzaktılar
yalnızca aynaların dökülen sırrına yansırdı üçüncü bir kente düşmüş suretleri
şahrud gökyüzü geliniydi
yüzüne bulut inse dolardı masal gözleri
bir solukluk rüzgarda bile usul usul kanardı gelincik bedeni
seyduna yeryüzü cehennemi
ölüm çağrılı uçurumlarda sınardı sevdasını magma yüreği
yalnız ufuk çizgisinde buluşurlardı
onuda güneş günde iki kez ateşe verirdi
iki iklim ayrıldılar
'ya şahrud! ' dedi seyduna
gözlerime mermi diye sevdanı sürdüm
ardına bakma gözyaşıma bakma
su gibi git
şahudun yüzüne keder mayın gibi durdu
ve zaman gözlerinin su yeşiline kuruldu
hüzün bir buda heykeli gibi çırılçıplak yüzlerine oturdu
rivayat odur ki
şahrud vardığı denizlerde hala SEYDUNA TÜRKÜLERİyle uyanmakta
seyduna şahrudun gözlerinden kalan masalla yaşlanmakta


VE BU GÜZEL AŞKI ANLATAN EN GÜZEL TÜRKÜ İSE ;


ACIYA GÜLMEK
Öpüyorsam ayrılığı gözünden
Söküyorsam yüreğimi göğsümden
Geciyorsam gözlerinin icinden
Sana olan sevdamdandır bilesin
Geciyorsam bir çiçeğin özünden
Sana olan sevdamdandır bilesin.

Meğer ne yanlızız insan olmuşsak
Yaprak gibi dalda sesziz solmuşsak
Yeri gelmiş acıyda gülmüşsek
Sana olan sevdamdandır bilesin
Yeri gelmiş ayrılığa gülmüşsek
Sana olan sevdamdandır bilesin

Biliyorum sen yine parmak uclarında üşüyorsun....
Aramızda kıvrılıp yatan uzaklığa inat
Ayaklarınla kasıklarımın kasırgasını
Ellerinle yüreğimde yaktığın ateşi düşlüyorsun...
Sularımız sızıp karışıyor ay karanlıkta
Ve cırılcıplak bir ırmağa dönüşüyoruz yatağımızda..
Apansız pencerende gülümsüyor güneş ne güzel.....
Bütün parmakların tıkır tıkır işliyor
İştahla gülüyorsun yaşamaktır aşk
Geceyle gündüzün sesziz gecişimidir bir uyku boyunda....
Delice bir yangın parmaklarının buzulunda
Ah şahrut her yerimiz nasıl da şaşırıp kalmaya istekli....

Karşılıksız sevebilmekse sevda
Gercek seven küle dönmüş her cağda
Elim kolum bağlanmışsa kıyında
Sana olan sevdamdandır bilesin
Sevdunayım gebermişsem kıyında
Sana olan sevdamdandır bilesin...

HAKAN YEŞİLYURT
 
Üst Alt