- Konum
- İzmir
-
- Üyelik Tarihi
- 9 Haz 2015
-
- Mesajlar
- 12,474
-
- MFC Puanı
- 1,810
<h2 class="title icon"> Zindanda Hicran
</h2>
Afyon Ceza Evi
Altmış kişilik koğuşta tek başına bir ebediyet sırrı
Duvarlar sulusepken karı çektiğinden sırılsıklam. Demir parmaklı pencerenin camı, parmak kalınlığında buz
Altında ince bir yatak, üstünde tek battaniye
Rüyaları bile üşütecek kadar soğuk, acımasız bir dünya bu. Bu dünyada ağaç yok, çiçek yok, güneş yok; kısacası hayat yoktur. Sadece yasakların soğuktan beter baskısı var.
En başta Bediüzzamanla görüşmek, konuşmak, avludan selamlaşmak yasak!
Ona mektupla ulaşmaya çalışmak yasak!
Battaniye vermeyi, koğuşuna soba-mangal kurmayı teklif etmek bile yasak!
Arada bir bahçeye çıkarılan mahkumlar pencereye bakıp iç çekiyor, bazıları temenna çakıyor diye, koğuşunun tek penceresi de tahtalarla kapatılıyor O ise bütün bunlara ilgisiz. Bulduğu her şeye tevhit akidesini yazıyor.
Gözümüzle görüyoruz ki, zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde her bir baharda yüz bin nevi nebatatın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsulatlarını ayrı ayrı hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl-i intizamla kaldırıp iki yüz bin nevi hayvanatına ondan erzak ve tayinatı rahmet ve hikmet eliyle- ihtiyaçlarına göre tevzî eden hadsiz kudret ve ilim sahibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasında bu tasarrufatı yapıyor. Bu Mutasarrıf-ı Hakîmi ve Malik-i Rahimi tanımayan, bu zemini, ahmak sofestailer gibi mahsulâtıyla inkâr etmeye mecbur olur.
Öyle bir cihat ki, insana, kalemi biter de yalnızlığı hâlâ sürerse, kanıyla yazmayı deneyeceğini düşündürüyor: Kanını mürekkep, derisini kâğıt yerine kullanacağını
Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir Said değil, bin Said feda olsun Yirmi sekiz senedir çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulmedenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, hakaret edenlerin, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin hepsine hakkımı helâl ettim.
Her nasılsa o yalnızlıktan alınıp tıraşa götürüldüğü gün, genç talebelerinden öğretmen Mustafa Sungur, adımlarını sürüye sürüye sokuluyor yanına. Üstadının aynadaki süzgün çehresine bakıp salıyor gözyaşlarını. Önüne diz çökememek, el öpememek ve dilediği gibi hıçkıra hıçkıra ağlayamamak, en büyük işkence. Yüreği bin parçaya bölünüyor
Ağlama keçeli, diyor Üstad, ben iyiyim. Sadece kağıt lâzım.
Derin bir soluk aldıktan sonra vasiyetini yapıyor:
Belki hayatta kalmayacağım. Bütün mevcudiyetim, vatan, millet, gençlik ve âlem-i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saadeti uğruna feda olsun. Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar
Sungur bu görüşmenin bedelini en ağır şekilde ödeyecek, falakaya yatırılıp ayakları yüreği gibi paramparça olana kadar dövülecektir.
Makale Yazarı:
Yazarların gözüyle Bediüzzaman'ı tanımak
En başta Bediüzzamanla görüşmek, konuşmak, avludan selamlaşmak yasak!
Ona mektupla ulaşmaya çalışmak yasak!
Battaniye vermeyi, koğuşuna soba-mangal kurmayı teklif etmek bile yasak!
Arada bir bahçeye çıkarılan mahkumlar pencereye bakıp iç çekiyor, bazıları temenna çakıyor diye, koğuşunun tek penceresi de tahtalarla kapatılıyor O ise bütün bunlara ilgisiz. Bulduğu her şeye tevhit akidesini yazıyor.
Gözümüzle görüyoruz ki, zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde her bir baharda yüz bin nevi nebatatın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsulatlarını ayrı ayrı hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl-i intizamla kaldırıp iki yüz bin nevi hayvanatına ondan erzak ve tayinatı rahmet ve hikmet eliyle- ihtiyaçlarına göre tevzî eden hadsiz kudret ve ilim sahibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasında bu tasarrufatı yapıyor. Bu Mutasarrıf-ı Hakîmi ve Malik-i Rahimi tanımayan, bu zemini, ahmak sofestailer gibi mahsulâtıyla inkâr etmeye mecbur olur.
Öyle bir cihat ki, insana, kalemi biter de yalnızlığı hâlâ sürerse, kanıyla yazmayı deneyeceğini düşündürüyor: Kanını mürekkep, derisini kâğıt yerine kullanacağını
Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir Said değil, bin Said feda olsun Yirmi sekiz senedir çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulmedenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, hakaret edenlerin, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin hepsine hakkımı helâl ettim.
Her nasılsa o yalnızlıktan alınıp tıraşa götürüldüğü gün, genç talebelerinden öğretmen Mustafa Sungur, adımlarını sürüye sürüye sokuluyor yanına. Üstadının aynadaki süzgün çehresine bakıp salıyor gözyaşlarını. Önüne diz çökememek, el öpememek ve dilediği gibi hıçkıra hıçkıra ağlayamamak, en büyük işkence. Yüreği bin parçaya bölünüyor
Ağlama keçeli, diyor Üstad, ben iyiyim. Sadece kağıt lâzım.
Derin bir soluk aldıktan sonra vasiyetini yapıyor:
Belki hayatta kalmayacağım. Bütün mevcudiyetim, vatan, millet, gençlik ve âlem-i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saadeti uğruna feda olsun. Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar
Sungur bu görüşmenin bedelini en ağır şekilde ödeyecek, falakaya yatırılıp ayakları yüreği gibi paramparça olana kadar dövülecektir.
Makale Yazarı:
Yazarların gözüyle Bediüzzaman'ı tanımak
</h2>