Neler yeni
Türkiye'nin En Güncel Forum Sitesi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı yada giriş yapmalısınız. Forum üye olmak tamamen ücretsizdir.

Dini Sohbet

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Gönül telefon hattın hangi yöne bağlı,

Gönül telefonun kime açık
Cebinde taşıdığın telefonun hangi yöne açık ise o hattın bağlanır ve konuşursun.

Telefonun kapalı ise sana kimse ulaşamaz ve sana ihtiyacı olan kimse
senden yardım göremez.

Ayrıca telefonu aküsü de önemli.

Telefonun aküsü bitikse şarzını dolduramazsan işin daha da zor.

Çünkü sen zor duruma düşersen yardım görebileceğin merciye ulaşamaz
çaresiz kalırsın.

Gönül telefonun ise daha çok önemli, çünkü hem dünya ihtiyacını hem
ahiret ihtiyacını ilgilendiriyor.

Akıl santralını doğru çalıştırırsan gönül telefon hattını h.z Allaha bağlarsan
selamettesin demektir.

Fakat akıl santralın dünyaya, gönül telefonun nefsinin isteklerine bağlı
ise, h.z Allah ile hattın kapalı demektir.

Bu hal ile sıkıntıda kaldığın zaman h.z Allahın yardımı sana ulaşamaz.
Ne kadar yalvarsan da cevap alamazsın .

Gönül telefonun şarzı bitikse zaten sen bitmişsin demektir.

Vakit geçirmeden gönül telefonunun şarzını doldur.
Nerede, irfan meclislerinde.

H.z Allahın anıldığı sevildiği zikredildiği meclislerde kalpler nurlanır
kişinin imanı artar.

H.z Allah ile gönül hattı kurulur.

Riyasız yapılan her ibadette h.z Allah ile irtibat kurulur yapılan duanın
karşılığı verilir.

Sen kalbini O'na samimi içten ve gönülden bağlı ol kalp telefonun açıktır.

H.z Allah ile randevu vakti olan namaz vakitlerini de kaçırma ki hattın hep açık kalsın.
 

Orçun

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    30 Kas 2020
  • Mesajlar
    376
  • MFC Puanı
    4,460
  • MFC Seviyesi

CİLAU'L HATIR/ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ

20. KADERE RIZA, BELAYA SABIR

"Yazık sana! Ey kaderinden dolayı Allah-ü Teâlâ’ya îtiraz eden, boşu boşuna hezeyanlar, saçmalıklar yapma! Kaderi değiştirecek bir kimse yoktur. Onu bertaraf edecek kimse yoktur. Teslim ol ki, rahat edesin.

Şu geceyi ve gündüzü geri döndürmen mümkün mü? Gece geldiği zaman gelir; sen istesen de, istemesen de. Gündüz de aynen böyle. Her ikisi de sana rağmen gelir. Fakirlik gecesi geldiği zaman teslim ol ve zenginlik gündüzünü bekle.

Hastalık gecesi geldiği zaman teslim ol ve sıhhat gündüzünü bekle. Sevmediğin bir gece geldiğinde teslim ol ve sevdiğin gündüzün gelmesini bekle. Hastalık, rahatsızlık, fakirlik ve hayal kırıklığı gecelerini müsterih bir kalp ile karşıla.

Allah-ü Teâlâ’nın takdîrini, kazâsını ve kaderini reddetme, sonra helâk olursun, îmânın gider, kalbin kederlenir, bulanır ve sırrın ölür."


 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

H.z. Allaha kaçmak.

Şirkten tehvide.

Küfürden imana.

İsyandan itaata.

Zulümden adalete.

Nifaktan sadakate
.
Riyadan ihlâsa.

Kibirden tevazuya.

Cimrilikten cömertliğe.

İsraftan kanaate.

Adâvetten muhabbete.

Tefrikadan ittifaka.

Kötülükten iyiliğe.

Günahtan sevaba.

Bu iyiliklere kavuşmak için h.z Allaha kaçmak lâzımdır.
Ayeti kerimede: Allaha kaçınız .(Zâriyat 50) buyuruyor.
O,nun hıvzı himayesine sığınan, O,na iltica eden.O.na itimat eden
dünyasını da ahiretini de garanti altına almıştır.
Diğer bi Ayeti kerimesinde: Allaha sığın.(Mümin 56) buyuruyor kucak açmış
kullarını şeytandan kurtarmak istiyor.

Diğer bir Ayeti kerimede ise:
Allah rızasını arayanları,onunla kurtuluş yollarına eriştirir,
ve onları izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır,
onları dosdoğrubir yola iletir.(Mâide 16)

H.z Allah c.c. cümle Ümmeti Muhammedi karanlıklardan
aydınlığa çıkarsın İnşaAllah.
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

manevi sermaye

Manevi sermayeye kavuşmak için.
Başta kalpten iman etmek geliyor.
Sonra şeriatı yaşamak.
Sonra tevbe, zikir ve şükürle ömür geçirmek.
Bu halde ömür bitiren Ahirete sermasi bol olarak gider İnşaAllah.
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Kibir şaşkınlığı

Küçük bir fâre kocaman bir devenin yularını kapmış, eline almış, kurula kurula gidiyordu. Deve, kendi huyu, uysal tabiatı yüzünden, onunla yol alıp giderken fâre, kendi küçüklüğünü göremeden:

"- Meğer ben ne müthiş bir pehlivanmışım, develeri sürükleyebilecek bir yiğitmişim!" diye böbürleniyordu.

Gide gide bir nehrin kenarına geldiler. Nehri gören fare, kibrinin şaşkınlığı içinde donup kaldı. Onun kibrinin farkında olan deve ise, mânidar bir şekilde:

"- Ey dağda, ovada bana arkadaşlık eden! Neden durakladın? Neden böyle şaşırıp kaldın? Haydi, yiğitçe nehrin içine gir. Sen benim kılavuzum, öncüm değil misin? Yol ortasında böyle şaşırıp kalmak, sana yaraşır mı?" dedi.

Mahcup düşen fâre, kekeleyerek şöyle cevap verdi:
"-Arkadaş! Bu su pek büyük, pek derin bir su; boğulurum diye korkuyorum."

Deve suyun içine girip:

"- Ey kör fâre! Su diz boyu imiş, korkmana gerek yok!" dedi.

Fâre çaresiz ve mahcup itirafına devam etti:

"- Ey hünerli deve! Nehir sana göre karınca, bize göre de ejderha gibidir. Çünkü dizden dize fark vardır. Benimki gibi yüz tane diz üst üste koysak ancak senin bir dizin eder."

Bunun üzerine akıllı deve, fâreye şu nasîhatte bulundu:

"- Öyleyse, gurur ve kibire aldanıp bir daha terbiyesizlik etmeye kalkma; haddini bil! Sana olan hoş görüş ve müsâmahama kapılıp şımarma; çünkü Allâh, şımaranları sevmez!..

Var git; sen, kendin gibi fârelerle boy ölçüş!"

Artık iyiden iyiye gerçeği anlayıp utanmış bulunan fâre:

"- Tevbe ettim, pişman oldum. Allah için olsun şu öldürücü, şu boğucu sudan beni geçir!" diye yalvardı.

Böylece deve, yine merhamet edip ona acıdı da:

"- Haydi! Sıçra da hörgücümün üstüne çık, otur! Bu sudan geçmek veya başkalarını geçirmek benim işimdir. Zîrâ vazîfem, senin gibi yüz binlerce âcize hizmetten ibarettir." dedi ve fareyi nehrin öbür tarafına geçirdi.

Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî'de anlattığı bu hikâyede fâre; başından büyük işler görmeye kalkışan, kendini başkalarından üstün gören, böbürlenen bir kişinin sembolüdür. Deve ise sabırlı, tecrübeli, hünerli ve kâmil bir insanın remzidir.

Hazret-i Mevlânâ'nın bu kıssayı nakletmekten murâdı da, ondan nice ibretli düşünce, fikir ve hisseler aksettirmektir. Cümlelerinin her birini bir irfan deryâsı hâlinde söyleyen Hazret-i Pîr, buradan çıkarılması gereken nükteleri de yine kendisi şöyle ifade buyurur:

"İblis, önceleri melekler arasında büyük tanınmış, kendini üstün görmeye alışmıştı. Bu alışkanlığı yüzünden şımardı ve Allâh'ın emrinin azamet ve haşmetinin farkına varmadı; Âdem(a.s.)'ı hakîr, aşağı gördü. Böylece aşağıların aşağısı bir âkıbete dûçâr oldu..."

"Bil ki, bakır, altın olmadıkça bakırlığını bilmez. Gönül de mânevî kıvâma ulaşmadıkça hatalarını görmez, süflîliğini anlamaz. Ey gönül! Nefsin kibir ve gurur çukurundan kurtul da sen de bakır gibi iksîre hizmet edip bir altın hâline gel! Gönülleri kuşatan sevgiliye hizmet et!.."

"Bu sevgililer, gönül sahibi olanlardır. Gece ile gündüz birbirinden nasıl çekinir ve ayrılırsa, onlar da dünyadan öyle çekinir, öyle kaçıp dururlar..."

Bütün bu anlatılanlar gösteriyor ki, "benlik" ve "iddiâ"nın girdiği yerde mevkî ve rütbenin putperestliği başlar, orada aslâ rahmet tezâhür etmez. Zîrâ benlik ve iddiâ, rûhânî hayâtın kanseridir.

Benlik ve iddiânın kaynağı ise, insanın, ilâhî kudret karşısında kibirlenmesidir. Yani büyük bir sahrada bir kum tanesi bile olmamasına rağmen bu mevkîini unutarak elindeki, Allâh'ın ihsan ettiği birtakım emânet imkânlara aldanmak sûretiyle kendisini büyük görmesi, kibirlenmesidir. Kibir ise, hiç şüphesiz insana, onu olduğundan daha güçlü, hünerli ve kabiliyetli gösterir. Oysa mahlûkâtta ne kadar güç varsa, Cenâb-ı Hakk'ın ihsân ettiği güç değil midir?

Bu hakîkati idrâk edemeyenlere çok yazık! Nitekim Firavun ve Nemrud'un ilâhlık iddiâsına kadar varan kibirleri ve neticede ilâhî intikâma dûçâr olmaları mâlûmdur.

Onun için Cenâb-ı Hak, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbına, bilhassa büyük zaferlerden sonra dâima tevâzu ve teslimiyet telkin buyurmuş ve onların nefsânî bir böbürlenme içine girmelerine mânî olmuştur. İslâm'ın var oluş mücâdelesi olan Bedir muzafferiyeti hakkında, mü'minlere, onların ihlâslarına göre önce bin, sonra üç bin, daha sonra beş bin melek gönderdiğini beyân buyurmuş ve:

"(Rasûlüm!) Attığın zaman sen atmadın, Allâh attı!.." âyetini inzâl eylemiştir.

Bu yüce ve ilâhî terbiye neticesinde Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve sahâbe-i kirâmın hâli, bütün ümmete ebedî bir örnek teşkil etmektedir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Mekke'yi fethinde, o gün aslında içine girdiği şehirden çok gönülleri fethetmişti. O mübârek beldeye girerken de zafer işaretleriyle değil, şükrân hisleri içinde ve devesi üzerinde secde hâlinde idi.

İşte bütün bu yüce hâller:

"Nefsini bilen Rabbini bilir!.." düsturunu tâlim etmektedir.

Zîrâ kendi hâl ve mevkiini bilen her kul, ona göre hayat sürer, yâni yaratıcısını ve onun yüce emirlerini idrâk ederek yaşar. Yoksa hikâyede geçen fârenin deve karşısında şımarması, onun kendi cüceliğinden habersiz oluşundandır.

Nitekim kendini bilince devenin gücünü de idrâk etmiştir. Yine bir karınca da, eğer fil ile güreşmeye kalkarsa, bu da onun kendi acziyetinin farkında olmamasından dolayıdır. İşte insan da, eğer Rabbine kulluk etmiyor ve kibir, gurur bataklığında geziyorsa, o da kendisinden haberdar değildir, âdetâ ilâhî azamet karşısında bir körebe oyununun içindedir, demektir. Onun için en mühim mesele, kendimizi tanımak ve böylece Rabbimizi tanımaktır...

Kendini tanıyanlar, hiçbir zaman kibre ve gurura düşmez, bilâkis tevâzularını artırır ve mahfiyete bürünürler.

Kendini tanıyanlar, devamlı şükür ve secde hâlinde yaşarlar.

Kendini tanıyanlar, ebedî saâdete hazırlanırlar.

Kendini tanıyanlar, yüce Allâh'a, Rasûlullâh'a ve ehl-i îmâna dost olarak hayatlarını devam ettirir, sonsuzluk kervânına dâhil olurlar.

Kendi yaratılış hikmetinden habersiz olanlar ise, bütün bu güzelliklerden mahrûmdur. Şeyh Sâdî'nin dediği gibi:

"Fıstık misâli kendisinde bir iç var zanneden kimse, soğan gibi hep kabuk çıkar..."

Böylelerini Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle îkâz buyurur:

"Ey gâfil insan! Madem ki peygamber değilsin, ötelerden haber alamıyorsun, sana uyanlar da yok; bu yolda haddini bil, kendi safında kal; ileri gitme! Yürüdüğün hakîkat yolunda da büyük bir velînin arkasından yürü ki, bir gün nefsaniyet kuyusundan çıkıp Hz. Yûsuf gibi bir mânâ padişahı olasın."

"Madem ki Hakk'ta fânî olup Hakk'ın lisânı olamadın; bâri kulak kesil! Bir şey söyleyeceksen bile suâl tarzında söyle de, sözün bir şeyler öğrenmeye yarasın! Padişahlar padişahıyla hiçbir şeyi olmayan fakir ve muhtaçlar gibi konuş!"

"Kibrin ve kinin başlangıcı her türlü nefsânî arzulardan, bilhassa Karun gibi bir zenginliğe ve dünyevî isteklere karşı duyulan aşırı sevgidendir. Bu aşırı arzuların gönüle yerleşip kalması, kök salması da âdet ve alışkanlıktandır."

"Kötü huy alışkanlıkla kuvvetlenince, seni ondan vazgeçirmek isteyene kızarsın, kin bağlarsın. Puta tapanlar bile alışkanlıkla puta tapmayı huy edindiklerinden, putun etrafında toplanırlar; onları yollarından alıkoyanlara düşman kesilirler..."

Bu kibir hâli ise, nefret edilecek olmasının yanısıra bir o kadar da acınacak bir perişanlıktır. Nitekim merhametin pek çok şûbesi vardır. Bunlardan biri de, zayıfa, fakire ve garîbe acımaktan ziyâde; gururlu ve kibirliye acımaktır.

Çünkü bir bakıma mağrur; sefih vicdânına uymak, nefsinin esîri olmak ve gönlünü perişan etmekle kulluk haysiyetini ziyân eylemiş ve iblisin arkadaşı olmuş bir zavallıdır.

Rabbimiz, bizleri kibir ve gurur şaşkınlık ve şımarıklıklarından muhâfaza buyursun! Nefsimizi tanıyarak Hakk'a kulluk ve ibâdet dolu bir hayat yaşayan sâlihlerden eylesin!..
Âmîn!..

"
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de
dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!" (İsrâ, 37)

-alıntıdır-
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Bitki tohumu

Bitki tohumunun ne işler yapacağını onu var eden içine kopyalıyarak
yaratmıştır.

Onun nasıl bir bitki olacağını, hububat ise nereye ekileceğini,kimler
tarafından biçileceğini, insanlara mı, hayvanlara mı yem olacağını
bilmeden dünyaya gelir.
h.z Allaha teslim olmuştur itiraz etmek
için aklı da yoktur.

Hayvanlar ise yemeyi içmeyi cinsi münasebet yapmayı bilecek kadar
akıl sahibidirler.
Ancak kimlerin emrine girmişlerse onların yetiştirmeleri ile onlara
hizmet ederler.

Dünya da sahibi tarafından proğramlı, geceyi gündüzü, mevsimleri,
meydana getirmesi için İlâhi emrini almış ona verilen süre kadar
bir robot misali dönmeye devam edecektir.
Neticede onu ısıtan ikinci robot olan güneşin de görevi sona erecektir.

Fakat biz insanlar robot değiliz, bizim aklımız var fikrimiz var
bizi yaratan bizden kulluk vazifesi bekliyor.

Bizi imtihan etmek için içimize şeytanın girmesine müsade ettiği gibi
alternatif olarak da melekleri bizim içimize sokmuştur.
Yani meydanı şeytana büsbütün bırakmamıştır.

Biz hayvanlar gibi değiliz biz iyiyi kötüyü ayırdedecek kabiliyette yaratıldık.
Hayvanlar hesaba çekilmeyecek toprak olun İlâhi emir ile toprak olacaklardır.
Fakat biz kaçacak delik bulamıyacağız tıpkı dünyada bitkilerin, hayvanların,
insanlara itiraz edemediği gibi, biz de hiç bir emre itiraz edemeyeceğiz.

Daha açık bir ifadeyle,bizler dünya hayatımızda istediğimizi yapabiliyoruz
ister inanır hz Allaha robot oluruz, istersek inanmayız bırakın şu işleri,
kim ölmüş te geri gelmiş hepsi eskilerin uydurduğu masal dersek
ikinci yaratılışımızda hayvanlar misali ahirette hiç bir söz hakkımız olmıyacaktır
sahibimiz biz nereyi hak ettik ise oraya koyacaktır.

Öyle akıllı insanlar var ki, insan yaratıldığı halde icraatları hep hayvan,
yesin içsin cinsi münasebet yapsın aklı hep o yöne çalışıyor,
İçindeki şeytanının yönetimine girmiş şeytanın robotu olunca
melekler de ondan ilgiyi kesmiş o halde ölmüş o haliyle dirilmiş
şimdi varın düşünün bu halde ikinci bedene girenleri.

Hani bu insandı aklı vardı fakat aklını şeytana kaptırdı hayvandan daha
beter duruma düştü.
Hayvan toprak olunuz ilâhi emri gelince toprak oldu kurtuldu
fakat insanın böyle bir şansı olmadığı için cehennemi boyluyacaktır.

Ey insan aklını kullan seni yaratan seni insan yarattı hayvan yaratmadı.
İsteseydi seni hayvan yaratırdı, yaratsaydı itiraz edebilirmiydin sen biraz
insafla düşünsen seni insan yarattığı için Allahına gece gündüz secde ederdin.

Çünkü sana şeref verdi insan suretinde yarattı bunun şükrünü yaptın mı?
Fakat şunu kafana sok sen onun elinde kuklasın sana mühlet verdi vaktin bitince
senden verdiği emanetini alacak,ikinci yaratılışta, dünyada domuz gibi yaşadı isen
domuz suretinde, ***** gibi yaşadı isen ***** suretinde, insan gibi yaşamış isen
insan suretinde yaratılacaksın.
Onun için aklını kullan da verilen nimetlerin şükrünü yap.

Ya diğer verdiği nimetleri yeme içme eş evlat ve zahir batin nimetleri saymakla
bitmez üstelik seni her hususta bilgi sahibi yaptı cahil bırakmadı seni bilgi sahibi
yapacak ilâhi kitaplar gönderdi.
Hele son dine inanmışsan Alemlere Rahmet Muhammed Mustafa s.a.v
Efendimize ümmet isen ne mutlu sana.

H.z Allah c.c cümlemize bu değerlerin kıymetini bilmemizi şükrümüzü yapmamızı
nasip etsin İnşaAllah.
Vel hamdü Lillâhi Rabbil Alemin.

Allahümme salli Alâ Seyyidina ve Nebiyyina Muhammedin Ve Alâ
Ali Muhammed..
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Yalan Neden Söylenir?

Yalan, gurur ve kibir nedeniyle söylenir.Alışkanlık ile söylenir.
Alay etmek ve kızdırmak için söylenir.
Zor gelen bir işi yapmaktan kurtulmak için söylenir.
"Bilmiyorum" dememek için söylenir.
Yaşanan veya tanık olunan olayları abartmak için söylenir.
Kötülük yapmak ve aldatmak için söylenir.
Gösteriş yapmak için söylenir.
Çıkar ve gelir sağlamak için söylenir.
Bir tartışmada haklı çıkmak ve üstün gelmek için söylenir.
"Beyaz yalanlar" aldatmacası ile söylenir.
Yapmayacağını bildiği bir şeyi vaat ederken söylenir.
İnsanlardan korkup çekinerek söylenir.
Kahrolsun, o 'zan ve tahminle yalan söyleyenler'; Ki onlar, 'bilgisizliğin kuşatması' içinde habersizdirler.(Zariyat Suresi, 10–11
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Zemzem suyunun esrarı.

Bekir kardeşimizin Zemzem suyu haber yazısı bize
1995 yılında Hacc farızasını ifa ettiğimizde yaşadığımız
bir manevi hadiseyi hatirlattı.

Şöyle ki;
Beytullahı tavafımı bitirmiş Zemzem kuyusuna inmiştim.
Zemzem suyumu içmiş seccademi sermiş tavaf namazını
kılacaktım.
Sağ tarafımda bulunan bir hacı, Tavaf namazından sonra
iki rekat da Zemzem suyu için namaz kıl dedi.
Fakat böyle bir namaz şartı duymamış olduğum için
hiç ciddiye almamıştım.

Tavaf sahasından ayrıldım istirahate çekildim terlik torbamı
yastık yaparak yüzüm beytullaha dönük vaziyyette yattım.
Daha uykuya yeni dalmıştım ki etrafımı resmi kıyafetli
memur kılıklı insanlar sardı.
Bana, Su borcun var neden ödemiyorsun dediler ben ise
itiraz ediyor benim su borcum diyordum.
Yetkili memur ise bana çıkışırcasına kalk borcunu öde
Derken uyandım.

Kalktım oturdum aklıma bana zemzem suyu için de namaz
kıl diyen hacının sözleri geldi.

Hemen kalktım abdest tazeledim ve yine yüzüm beytullaha
dönük vaziyette yattım.

Daha gözümü kapatmıştım ki, baktım karşıdan ihramlı bir
hacı geliyor elinde de gümüş renkli bir tas içi Zemzem dolu
al şimdi içebilirsin dedi ve ben uyandım.

Bu hadiseden sonra her tavaf namazından sonra iki rekat da
Zemzem suyu için şükür namazı kılmayı ihmal etmedim.
H.z Allah şahidimdir ki bu hadiseyi yaşadım.

Bundan sonra hacca giden her rasladığıma bu hadiseyi anlatıp
Zemzem suyu için şükür namazı kılmalarını tavsiye ettim.
İşte bu mesajla da siz kardeşlerime de tavsiye ediyorum.

Şunu iyi bilelim ki h.z Allah c.c. bu mucize rahmet suyu için
şükür bekliyor.
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Nasihat

Kim ölümü cok hatirlarsa ona üc sey verilir, Tevbeye acele etmek, kalbin kanaatkarligi ve ibadette faaliyetli olmak. Ölümü unutan da üc seyle cezalandirilir, Tevbeyi sonraya birakmak, ihtiyac duyulan yeterli olacak seylere razi olmamak ve ibadette tembellik etmek.
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Davanin esaslari​



1-AÇIK KALPLİYİZİ
nsanlara gayemizi açıklamayı, metodlarımızı gözlerinin önüne sermeyi ve gizlilik-kapalılık olmaksızın dâvamızı anlatmayı bir vazife biliriz.Dâvamız güneşin ışığından daha nurlu, sabahın beyazlığından daha açık, gündüzün aydınlığından daha parlaktır.

2-MÂSUMUZ

Müslüman kardeşlerin dâvasının tertemiz ve masum bir dâva olduğunu bütün Müslümanların bilmesini candan dileriz.Dâvamız şahsî çıkarları aşan, maddî menfaatleri küçümseyen, nefsî arzuları geride bırakan ve ALLAHü Tealânın İslama davet edenler için çizdiği yolda süratle yürüyen bir dâvadır: «De ki: —Benim yolum budur, ben ve bana uyanlar bilerek insanları ALLAH'a çağırırız. ALLAH'ı her türlü ortaktan tenzih ederim. Ben ALLAH'a ortak koşanlardan değilim.»!')insanlardan bir şey istemiyoruz. Ne malda gözümüz var ne mükâfatta, ne şanda gözümüz var ne de şerefte. Mükâfatımızı ancak bizi yaratan ALLAHtan bekleriz

3-HAKİKATİ SEVERİZ:
İslâm milletini canımızdan daha fazla sevdiğimizi, kurban olmak gerekirse Müslümanların izzeti, şerefi, dini ve hedefleri uğrunda canımızı feda etmeyi kalpten istediğimizi, milletin bilmesini isteriz.Şüphesiz, Müslümanlara karşı kalbimizde beslediğimiz hadsiz-hududsuz sevgiler, hislerimize hâkim olan muhabbetler, geceleri uykumuzu kaybettiren, gözlerimizi pınara çeviren üzüntüler bizleri bu tutuma sevkat-miştir.Milletimizin bu vaziyetini gördüğümüz halde zelil(1) Yusuf Suresi: 108.olmayı kabul etmemiz veya ümitsizliğe düşmemiz asla mümkün değildir. Biz ALLAH yolunda kendimizden daha çok insanlık için çalışırız.Ey Müslümanlar!.. Biz devamlı sizinle beraberiz. Hiçbir gün aleyhinize olmayacağız...

4. LÜTUF VE İHSAN YALNIZ ALLAH'TANDIR:
Hiçbir iyiliği kimsenin başına kakmayız. Herhangi bir lütufta bulunduğumuzu da iddia etmeyiz. ALLAHü Tealânın şu kelâmına iman ederiz: «Bilâkis sizi imana erdirdiği için ALLAH size minnet eder. Şayet sâdık iseniz.»(-)Temennimiz odur ki, kalp gözleriniz hakikata açılsın da, ne olduğumuzu göresiniz. Sizlere karşı sevgi, saygı ve fedakârlıktan başka bir şeyimizin olmadığını idrak edesiniz. Düştüğünüz bu vaziyete karşı acı ile kıvrandığımızı müşahede edesiniz.Ancak, ALLAH'ın bunları bilmesi bizim için kâfidir. Zira kalblerin anahtarı O'nun elindedir. Doğru yola kavuşturan, hakikate yardım eden O'dur.«ALLAH'ın doğru yola erdirdiğini saptıracak hiçbir kimse yoktur.» (?)(2) Hucurat Suresi: 17(3) Zümer Suresi: 38

5. DÖRT SINIFLA KARŞI KARŞIYAYIZ:
Bütün insanlardan temennimiz, bize karşı şu dört guruptan biri olsunlar.a) İnanan: Dâvamıza inanan, sözlerimizi tasdik eden, prensiplerimizi beğenen, dâvamızı hayırlı gören ve O'na tam kalbiyle sarılan kişiye tavsiyemiz şu olacaktır:Hemen bize katıl, bizimle beraber çalış ki, mücahidlerin sayısı artsın. Hakka davet edenlerin sesi yükselsin. Zira amelsiz imanın bir değeri yoktur. Sahibini yolunda kurban olmaya sevketmeyen bir inançdan asla faide beklenemez. Önceki Müslümanlar, imanlarıyla amel etmişlerdir. 'ALLAH'ın kalblerini hidâyete kavuşturduğu Selef-i Salihin ALLAH'ın paygemberine tabi olmuşlar ona iman etmişler, İslâm yolunda hakkıyla cihad etmişlerdir. Bu zâtlar için ALLAH'ın en büyük mükâfatı vardır. Bunlar kendilerine tabi olanların sevapları kadar da mükâfatlara nail olacaklardır.

b) Kararsızlar (Müteredditler):Bizim hakkımızda henüz bir karara varamayanlar, sözlerimizin ihlâslı ve faideli olduğunu öğrenemiyenler, bize karşı tereddüt ve kararsızlık içindedirler.Bu guruptan olan insana tavsiyemiz şu olacaktır: Sık sık bizimle görüş uzak ve yakından eserlerimizi oku. Cemiyetlerimizi ziyaret et, kardeşlerimizle tanış. Böylece —ALLAH dilerse— şüphe ve tereddüdünü yeneceksin. Mutmain olacaksın. Nitekim, senden önce Resulullah' (S.A.V.)a tabi olan kararsızlar, bu şekilde hareket etmişlerdi.

c) Menfaatçılar:Sadece maddî menfaat karşılığında iş yapan ve gayretini şahsî çıkarları için sarfeden başkalarını düşünmeyen şahıslara cevabımız şu olacaktır:Kusura bakma. Bizde ALLAH'ın sevabından başka bir mükâfat yoktur. Bunu da ancak ihlâs sahipleri kazanır. Ayrıca mükâfaat olarak cennet vardır. Bunu da hakikî iman sahipleri kazanır.Bizler malî yönden fakir, şeref yönünden zengin kimseleriz. Kendimizi kurban etmek, elimizdeki her şeyi ALLAH yolunda harcamak adetimizdir.Dilediğimiz ALLAH'ın rızasıdır. O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır.Eğer ALLAHü Tealâ bu gibi menfaatperestin kalbini aydınlatır, cimrilik kâbusunu gönlünden çıkarırsa, ALLAH'ın katında kabul olunan şeylerin daha hayırlı ve daha devamlı olduğunu anlayacaktır. O da, ALLAH'ın Ordusuna katılacak, Âhirette ALLAH'ın vereceği mükâfatlara kavuşmak için, bu dünya hayatının geçici malını sarfe-decektir:«Sizin yanınızda olanlar tükenir. ALLAH'ın katında olanlar ise sonsuzdur.»Şayet bu adam menfaatçılığında devam ederse; canında, malında, dünyasında, âhiretinde, hayatında ve ölümünde ALLAH'ın hakkı bulunduğunu inkâr ederse AHah böylelerine asla muhtaç değildir.Peygamber Efendimiz'e biat ederken Resulullah' (S.A.V.) dan sonra liderliğin kendilerine verilmesini «şart» koşan menfaatçılar da bunlar gibiydiler. Resulullah (S.A.V.) bunlara şu âyet-i celile ile cevap vermişti: «Yeryüzü ALLAH'ındır. Kullarından dilediğini oraya vârisi kılar. Hayırlı netice ALLAH'tan korkanlarındır.»(r)

d) Karşı çıkanlar:Bize karşı sû-i zanda bulunanlar bizlere ancak siyah gözlükle bakarlar. Bizden bahsedilince, asılsız iftiralarla gerçek dışı konuşurlar. Gururlarını yenemezler, batıl inançlarından dönemezler. Bu tip insanlar için duamız şu olacaktır.ALLAH'ım! Bize ve onlara hakkı hak gösterip hakka tabi olmayı, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan kaçınmayı nasip eyle. Bizi ve onları hidâyete eriştir...Dualarımızın kabul edilmesi, ümidlerimizin gerçekleşmesi ALLAH'ın elindedir. ALLAHü Tealâ Peygamberine bir gurup insanlar hakkında şu âyet-i celîleyi indirmiştir:«Muhakkak ki, sen her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Ama ALLAH dilediğini hidâyete erdirir. Hidâyete erecekleri en iyi O bilir.»(")

Bu tip insanların bize dönmelerini, dâvamıza inanmalarını temenni ederiz. Bunlara karşı tutumumuz Hz. Mustafa (S.A.V.) nın bizleri irşad ettiği yol olacaktır: «ALLAHım!.. Sen ümmetimi affet. Çünkü onlar bilmiyorlar.» Bu hadis-i şerifi, Buhari, Müslim ve ibn. Mace rivayet etmişlerdir.İşte insanların, bize karşı zikrettiğimiz dört gurubun birinden olmasını diliyoruz. Müslümanların gayelerini idrâk etmeleri, Hak yolunu seçmeleri ve hedeflerine vâsıl olmaları için seçtikleri yolda başarılı adımlar atmalarının vakti çoktan gelmiş ve geçmektedir.Gaflete dalmak, hayallere kapılmak, körükörüne itaat etmek, her bağırana tabi olmak Müslümana yakışmaz.«De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, hazırladığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz alış-verişiniz ve hoşlandığınız yurtlar sizin için ALLAHtan, O'nun peygamberlerinden ve ALLAH yolunda cihad etmekten daha sevgili ise O halde ALLAH emrini gönderinceye kadar bekleyin. ALLAH fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez.»(9)Bizim dâvamız asla ALLAHa ortak koşmayı kabul etmez. Çünkü o ALLAH'ı «bir» tanıma esası üzerine kurulmuştur. ALLAH yolunda yokolmaya hazır olanlar ancak davamızı yaşayabilecektir. Buna katlanamayan ise mücahidlerin sevabından mahrum kalacaktır. Cihaddan geriye kalanlarla beraber olacaktır. ALLAH, dâvası için bu tip kişilerin yerine başka bir millet getirecektir.

6. ALLAH YOLUNDA YOK OLANLARIZ:
Dâvamızı, her yönüyle idrak edenler, uğrunda canını, malını, vaktinrve sıhhatini bahşedenler ancak bu dâvaya yakışır. Milletimizin bu gerçeği bilmesini arzu ediyoruz. ALLAH'u Tealâ bir ayet-i celîlede şöyle buyuruyor:«ALLAH mü'minlere karşı mütevâzi, kâfirlere karşı onurlu ve güçlü bir millet getirir. Ve onlar ALLAH yolunda savaşırlar. Hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler . Bu, ALLAH'ın bir lütfudur. Dilediğine verir.»

7. METODUMUZ GAYET AÇIKTIR:
Biz insanları apaçık, belirli, herkes tarafından kabul edilen bir dâvaya çağırıyoruz. O da islâmdır. Bütün insanlar, bu dâvayı pek iyi tanımakta, buna iman etmekte, üstünlüğüne inanmakta; huzur ve saadetlerinin, kurtuluş yolunun yalnızca islâm'da olduğunu bilmekledirler.Tecrübeler bu fikri desteklemektedir. Tarih de islâm nizamının kıyatnete kadar baki kalmaya lâyık olduğuna ve bütün varlıkları ıslâh edeceğine hükmetmektedir.

8. İMÂN ANLAYIŞIMIZ ŞUDUR:
İslâmî esaslara iman etme hususunda milletimizle aynı olmamıza rağmen, milletimizin imanı uyuşuk, uykuya dalmış bir imandır. Milletimiz imanlarının icabını yerine getirmemektedir.Biz Müslüman kardeşlerin imanı ise alevli, kuvvetli, uyanık ve canlıdır. Biz şarklıların şaşılacak bir psikolojisi vardır. İman ettiğimiz bir fikri insanlara anlatırken onlar bizim inancımız uğrunda malımızı, canımızı feda edeceğimizi, her türlü zorluklara katlanacağımızı, dağlar devireceğimizi, ya yok olacağımızı veya inancımızı gerçekleştireceğimizi sanarlar.Ne yazık ki, söz bitince, onunla beraber her şey de biter. Herkes imanını unutur. Düşünmeyi bırakır. Artık inancı uğrunda çalışmayı düşünmez, imanı yolunda en basit bir cihadı bile yapmaya çalışmaz. Hatta o derece gaflet ve uykuya dalar ki —bilerek veya bilmeyerek— dâvasının aleyhine çalışır. Onu yıkmaya gayret eder.Bir fikir adamını veya bir iş adamını aynı günde bir saatte imansızlarla beraber imansız, diğer bir saatte ise ibadet edenlerle beraber âbid görmek insanı güldürecek kadar acaip değil midir?İşte bu zillet, bu gaflet, bu uyku, bu şaşkınlık bizleri, milletimizce kabul edilen iman dâvasını yeşertmeye, yeniden uyarmaya sevketmiştir.

9. ÇEŞİTLİ DÂVALAR:Müslüman kardeşlerin dâvasının sağlam esaslar üzerine kurulmuş bir dâva olduğunu tekrar ediyorum.Günümüzde gerek doğuda gerek batıda çeşitli dâvalar, çeşitli prensipler, çeşitli ideolojiler ve çeşitli doktrinler vardır. Herbiri birtakım insanların aklını çalmış ve herbiri için birtakım insanlar çalışmaktadır. Herkes dâvası için çeşitli propagandalara başvurmakta, insanların gözüne kendi dâvasını güzel göstermeye çalışmakta ve dâvasının üstünlüğünü, güzelliğini iddia etmektedir

10. GÜNÜMÜZDEKİ DÂVA ADAMLARI:Bugün dâva sahipleri, dünkülerinden çok daha farklıdır. Günümüzde dâva sahipleri kültürlü, yetiştirilmiş, hazırlanmış kişilerdir, özellikle batıda durum budur.Her ideoloji için eğitilmiş gruplar bulunmaktadır. Yaymak istediği ideolojinin kapalı taraflarını açıklamaya çalışır, iyi yönlerini izah eder. ideolojisi için propaganda ve neşriyat yolları icad eder. ideolojisini insanlara aşılamak için en kolay en yakın ve en okşayıcı Yolları araştırır.
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Mevlana...Hayattan ne öğrendim?

Hayattan ne öğrendim?

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi…
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatin bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.


Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını,
zamanla öğrendim…

İnsani öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük
bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu…
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu
öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini…
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün
kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin
kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu
öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının,
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını
öğrendim.
Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akil unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Bu Gün Yeniden Ölümü Hatırla

Ölüm...

Aslında çok uzak gibi durmasına rağmen en yakın gerçek...

Hepimiz, her an onunla yüzleşmek durumundayız. O, yani ölüm, işlerinizin yoğun ve bir sürü meşgaleniz ve yapmanız gereken, yetiştirmeniz gereken çok acil, önemli işlerinizin olduğu bir Pazartesi günüde yakanızdan tutabilir. Ya da güzel ve huzurlu bir hafta sonu geçirmeyi düşünür, bekler ve hazırlanırken de...

Belki peşinden koştuğumuz türlü Dünyalıklara ulaşamadan da... Ve özellikle emellerimize de ulaşamadan ecel bizim ensemizden muhakkak tutacak...

İnsanı, ebedi mekanı olan ahiretten ve yaradanı Allah'dan en çok uzaklaştıran, unutturan ve nisyana sürükleyen Dünya hayatının zıddı olan ölümü unutmamak ve onu hatırlayarak nefsimize gem vurmak için; bu başlık altında her gün ölümü hatırlayalım inşallah, her gün saniyelere sıkışmış bir tefekkür ile bile olsa ölümü analım
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Namaz

Bilmiş ol ki namazda huzur ve huşunun şart olduğunu emreden pek çok deliller vardır. Yüce ALLAH şöyle buyuruyor: “Beni anmak için namaz kıl.”1 Bu emrin zahiri vücuttur. Gaflette bulunmak zikre tes düşer. Bütün namazları gaflet ile geçen bir insan, namaz da ALLAH’ı nasıl hatırlamış olabilir? Yüce ALLAH yine şöyle buyuruyor: “ Ve gafillerden olma.”2 Bu ayeti celile yasaklamadır. Ve gafletin haram olduğunu bildirmektedir. Başka bir ayette şöyle buyurulur: “Ta ki dediğinizi (okuduğunuzu) bilene kadar namaza yaklaşmayın.”3 Bu ayet-i celile, sarhoşun namaza yaklaşmaktan men edilmesinin sebebini bildirmektedir. Tamamen dünya düşünce ve vesvesesiyle namazını kılan kimse de aynı hükümdedir. Çünkü o da bu gaflet içinde olduğu için ne söylediğini, hatta kaç rekât kıldığını bile unutur. Peygamberimiz(sav) şöyle buyurmuştur: ”Namaz ancak zillet ve tevazudur.” Yine Peygamberimiz(sav): “ Nice namaza kılanlar var ki, onların namazdan nasibi, yorgunluk ve zulmetten başka bir şey değildir.”4 Hiç şüphesiz bu ifadeyle gafillerin namazını kastetmiştir. Hadiste bildirildiği gibi namaz kılan kimse, Rabbine münacat etmektedir. Gaflet ile söylenen sözlerin münacat olmayacağı meydandadır. Bunun açıklaması şöyledir: Mesele insan zekâtını gafletle verse de, yerine gelmiş olur. Çünkü o gerçekte isteğe aykırı ve nefse ağır gelen bir ibadettir. Oruç ta bunun gibi, gerçekte ALLAH’ın düşmanı olan şeytanın dostu ve aleti olan nefsin gücünü ve boş arzuları kıran bir ibadettir. Gaflet ile olsa bile yine bu faydayı sağlar. Hac da aynı şekilde ağır ve yorucu bir ibadettir. Haccın gereklerini yaparken, kalp ister hazır olsun ister olmasın, nefse elem veren mücahede kendiliğinden hâsıl olur.

Namaza gelince; namazda ancak zikir, kıraat, kıyam, rükû, sücut ve kuud vardır. Zikir ALLAH’u Teala ile karşı karşıya geliş ve ona münacat gizli bir yalvarış ve anlaşmadır. Çünkü namazın iki amacı vardır: Bu amaçtan biri muhavere, diğeri münacattır. Mide ve şehvet oruç ile, beden hac zahmeti ile, kalp sevdiği maldan ayrılıp zekat vermekle imtihan edildiği gibi, dili de ses ve harf ameliyle imtihan etmektir.

Bu kısımda şüphe yoktur. Zira gafletle söylenen boş laflar dolayısıyla olan imtihan, amel imtihanı değil, belki bunda gözetilen harflerdir. Gönüldeki anlamı kalıba dökmeyen harfler konuşma sayılmaz. Gönüldeki anlamı harflerin ifadelendirmesi de ancak kalp huzuru ile olur. Gafil kişi:
“Bizi doğru yola hidayet et.” Demekle bunun bir yalvarış ve dua olduğunun bilincine varmazsa neyi istemiş olabilir? Hele bunu alışkanlık haline getirdikten sonra, dilini hareket ettirmekte ne güçlük vardır? İşte zikirlerin hükmü budur.

Şüphe yok ki, okuma ve zikirden maksat, hamdetmek, övmek, yalvarmak ve dua etmektir. Burada muhatap olan şüphesiz ki ALLAH’tır. Kalbi gaflet perdesi ile örtülü olduğu halde manen ALLAH’u Teala’yı görüp müşahede etmeden ve muhatabından gafil olarak, dilini yalnızca adet olsun diye hareket ettirmek, kalbi cilalandırmak, ALLAH’u Teala’nın zikrini tazelendirmek ve iman bağını güçlendirmekten çok uzak kalır. İşte zikir ve okumanın hüküm budur. Kısacası, zikir ve kıraatteki bu özelliklerin inkarı mümkün değildir.

Rüku ve sücuda gelince: bunlardan amaç, hiç şüphesiz ALLAH’ı ululamaktır. Eğer gafletle yapılan rüku ve sücudun ta’zim olduğu kabul edilseydi, önünde put olduğunu bilmeden secde eden kimsenin puta ta’zim etmiş sayılması veya duvar ardına secde edenin duvara ta’zim etmiş olması caiz olacaktı. (Bunlar ta’zim sayılmayacağına göre gafletle yapılan secde de ta’zim sayılmaz.) Bunlar ta’zim sayılmayınca da ortada beden hareketinden başka bir şey kalmaz. Kendisiyle imtihan kasdedilen meşakkatten sonra dinin direği sayılan, iman ile küfrü ayıran, hac ve diğer ibadetler üzerin takdim edilen, yalnız bunun terk edilmesiyle öldürülmesi vacip olan namazdan bir şey kalmaz.

Görüşüme göre namazın taşıdığı bu ehemmiyet, yalnız zahiri bir ibadet olması bakımından değil, belki, buna münacat olmasını da eklemek lazımdır. Oruç, zekat, hac ve benzeri ibadetler üzerine takaddüm eden, bu münacattır. Hatta serveti harcamak demek olan kurbanlar üzerine takaddüm eden yine bu takvadır.
Nitekim yüce ALLAH şöyle buyurur:
“Onların (kurbanların) ne kanı ne de eti ALLAH’a ulaşır. ALLAH’a ulaşan ancak sizin takvanızdır.” Yani kalbimizi kaplayıp sizi emre uymaya sevk eden sıfattır. Bizden istenen eğer buysa, hareketlerinde bir ehemmiyet olmayan namazda hüküm nasıl olur? İşte bu anlattıklarımız, mana bakımından namazda kalp huzurunun şart olduğuna delildir.

Ebu Talip Mekke’nin Kut’ül-Kulub’undan geçen ve Süfyan-i Sevri’den naklettiğine göre, Bisr İbn Haris: “Huşu ile kılmayan kimsenin namazı fasiddir.” Demiş v eHasan-ı Basri’den “Huzursuz kılınan namazın, sevaptan çok ukubete sebep olduğu” rivayet edilmiştir. Yine Muaz İbn Cebel: “Kılarken sağında ve solunda olanları bilmeye çalışan kimsenin namazı namaz değildir.” Diye rivayet etmiştir. Peygamber efendimiz:

“Çok kimseler var ki, kıldığı namazın altı da, hatta onda biri de kendisi için yazılmaz. Ancak bilerek huzur ile kıldığı kısım yazılır.” Buyurmuştur. Basralı Abdülvahid b. Zeyd şöyle demiştir: “Kul için, ancak bilerek huzur ile kıldığı namazın sevabının olduğu konusunda alimler birleşti.” Vera’ sahibi olan fakihlerden buna benzer sayılmayacak kadar çok rivayet vardır. Bu hususta doğru olan, şer’i delillere müracaat etmektir. Hâlbuki kalp huzurunun şart oluşundaki deliller ortadadır. Şu kadar var ki, zahiri teklifte fetva, halkın kusurları nispetinde takdir edilir. Fetva makamı için bütün namazda kalp huzuru şart koşmak mümkün değildir. Halkın çoğu tam bir kalp huzurundan acizdir. Buna ancak bazı kimselerin gücü yeter. Bu zaruret nedeniyle, namazın tamamında kalp huzurunu şart koşmak mümkün olmazsa tamamen terk de edilemez. Hiç olmazsa az bir kısmında kalp huzurunun bulunması zarureti vardır. Bununla beraber, gaflet ile kılan, hiç olmazsa zahiri fiile başvurmuş, bir an olsun kalbini hazır kılmıştır. Nasıl böyle olmasın, abdestsiz olduğunu unutup namaz kılan kimsenin abdestsiz olması hasebiyle ALLAH katında namazı batıl iken, kusuru ve özrü nispetinde de olsa amelinin mükâfatını alıyor. Bu ümit ile beraber bir lahza olsun kalbi hazırlayan ile tamamen terk eden elbette bir olamaz. Bununla birlikte fukahanın gafletiyle de olsa sıhhatine fetva verdikleri hükümlere kimse muhalefet edemez. Yukarı da işaret edildiği gibi bu, fetva zaruretindedir. Namazın inceliklerine vakıf olan kimse, gafletin ona zıt olacağını bilir.

Kısacası kalp huzuru, namazın ruhudur. Bunun en az derecesi de tekbir anındaki huzurdur. Artık bundan da azı olursa helak demektir. Ne kadar çoğalırsa namazın cüzleri arasına ruh da o kadar yayılır. Nice hareketsiz diriler var ki, onlar ölü hükmündedirler. Yalnız iftitah tekbirinde huzur olup, diğer bölümleri gaflet ile geçen namazda son nefeslerini yaşayan hasta gibidir. ALLAH’u Teala’dan güzel yardımlar isteriz.
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Sen Beni Duyuyormusun!


Bir anda uykudan kalktim
çok ilginç bir ışık gördümama odanın ışığı kapalıydı
bir baktım saat 3:30 gece facirvakti
peki gördüğüm bu kadar ışık nerden
-----
birden şaşırıp kaldım baktım ki elimin yarısı duvarın içinde
hemen elimi çıkardım korku içinde oturup elime bakıyordum
tekrar elimi duvara dogru uzattım yine elim duvarın içine giriyordu!!!!!!!!

--
bir gülümseme sesi duydum
Yüzümü kardeşime dogru çevirdim, yatıyordu
korku içinde yatağımdan kalkıp kardeşimi uyandırmaya gittim
ama cevap vermedi
annemin odasına doğru gittim
babamı uyandırmaya çalıştım

birilerinin bana cevap vermesini istiyorum ama kimse cevap vermiyordu
annemi uyandırmak üzereyken, baktım ki annem uykudan uyandı
uykudan uyandı ama benimle konşmuyordu
---
bismillahirrahmanirrahim diyordu ve tekrarlıyordu
babamı uyandırdı, kalk kalk bir bakalım çocoklara dedi annem
şimdi zamanımı bırak uyuyayim yarın ola hayr ola dedi babam
ama annemin israrı üzerine babam kalkıverdi şaşkınlık içerisinde beraber odamıza doğru geldiler

---
başladım bağırmağa, anne, baba ama hiç birisi cevap vermiyordu!!!
annemin elbisesini çekiyor beni dinlemesini istiyordum ama annem beni hissetmiyordu!!!
başladım annemin arkasından yürümeye ta bizim odaya kadar

odamıza girdi ve ışıkları açıverdi
ama benim için fark etmiyordu çünkü benim için her taraf ışıktı

tam o sırada çok ilginç bir şeyle karşılaştım
---
kendi vücüdumu gördim!!!

evet kendi vücüdumu
oturup kendi kendimi seyredıyordum, iki taneydim
kendi kendime soruyordum kimdir bu acaba? Nasılda bana benziyor!!!
başladım kendi kendimi uyandırmaya, bu kabustan kurtulayım diye
ama uyanamadım
---
babam dedi ki bak yatıyorlar işte hadi yerimize gidelim
ama annem sakin olamadı ve benim uyuduğum yatağa doğru gelerek
beni uyandırmaya başladı kalk muhammed kalk bana cevap ver
ama cevap veremiyordu!!!
bir kaç defa uğraştı ama yok. Birden baktım ki babamın gözlerinden yaşlar dökülüyor
o babam ki şimdiye kadar onun göz yaşlarını görememiştim
bağırışmalar başladı oracık yerden .. kardeşim uyandı ve sordu ne oldu?
annem ona bağırarak, abin muhammed olmüş çok acıklı bir şekilde ağlıyordu

---
bağırmalar fazlalaştı
anneme giderek, anne ağlama ben burdayım bak bana!!
ama kimse bana cevap vermiyordu, neden?
oturup bağırmaya başladım, burdayım bakın işte

ama kimse cevap vermiyordu
başladım bağırmaya ya rabbi, ya rabbi ne olur beni bu rüyadan ve olduğum durumdan kurtar
 

tufan35

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    14 Ara 2018
  • Mesajlar
    1,034
  • MFC Puanı
    579
  • MFC Seviyesi

Cennetle Müjdelenen On Sahabe

1 – Hz. Ebu Bekir2 – Hz. Ömer
3 – Hz. Osman
4 – Hz. Ali
5 – Hz. Sad Bin Ebi Vakkas
6 – Hz. Zeyd Bin Sabit
7 – Hz. Talha Bin Ubeydullah
8 – Hz. Zübeyr Bin Avvam
9 – Hz. Ebu Ubeyde Bin Cerrah
10-Hz. Abdurrahman B. Avf
 
Üst Alt