Neler yeni
Türkiye'nin En Güncel Forum Sitesi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı yada giriş yapmalısınız. Forum üye olmak tamamen ücretsizdir.

Fatımiler (909-1171)

s3rdar

Kayıtlı Üye
MFC Üyesi
  • Üyelik Tarihi
    10 Ara 2012
  • Mesajlar
    764
  • MFC Puanı
    54
  • MFC Seviyesi

Fatımî Devleti’nin Kuruluşu ve Siyasi Gelişimi
Fatımî Devleti, Ebu Muhammet Ubeydullah tarafından 909 yılında Tunus’ta kurulmuştur. Kendilerini Hz. Ali soyuna bağlıyan Fatımîler , devletlerine de Hz. Ali’nin hanımı ve aynı zamanda Hz. Muhammed’in kızı olan Fâtıma (Fatma)’dan dolayı bu ismi vermişlerdir. Fakat onlar Hz. Ali soyundan geldiklerini iddia etmişlerse de, bunu doğrulayacak herhangi bir delile rastlanmamıştır.
Ebu Muhammet Ubeydullah, Fatımî Devleti’ni kurmadan önce Mısır’da yaşıyordu. Şiî propagandaları sayesinde çevresine çok sayıda taraftar toplamıştı. Sünni Abbasi Halifesi, Mısır’da bulunan Şiîleri sıkıştırınca Mısır’dan çıkmak zorunda kalmışlar, 909 yılında Tunus’taki Aglebiler Devleti’ni yıkarak Fatımî Devleti’ni kurmuşlardır

Fatımîler ilk dönemlerinde iç karışıklıklar, salgın hastalıklar ve kıtlıkla mücadele etmişlerdir. Bu dönemde, Haricîlerin büyük desteğini alan Ebu Yezit isyan ederek birçok Fatımî şehrini işgal etmiş ve başkent Mehdiye’yi de kuşatmıştı. Tam bu sırada Halife Ubeydullah ölmüş (934) ve yerine oğlu Mansur geçmiştir. Ebu Yezit’e karşı Mansur’da mücadeleye devam etmiş ve onu yaptığı bir savaşta öldürerek ülkede çıkan iç isyanları sona erdirmiştir.

Fatımîlerin en büyük hedefleri Mısır’ı ele geçirmekti. Bunun için Mısır’a birçok askerî seferler düzenlemelerine rağmen, o zamanlarda Mısır’a hâkim olan İhşidoğullarının şiddetli direnişleri nedeniyle başarıya ulaşamamışlardır. Fatımîler, el-Mu’izz Döneminde (953-975) gerek Mısır yönünde, gerekse Akdeniz’deki Sicilya adası üzerine başarılı akınlar yapmışlardır. Sicilya’ya gönderilen Ahmet adındaki emir, Taormina’yı alarak, buranın adını el-Mu’izziye olarak değiştirmiştir. Daha sonra Rametta şehrini de ele geçiren Fatımîler, bu şehir civarında yapılan savaşta, BizanslIları yenilgiye uğratmışlardır. Emir Ahmet, ayrıca denizde de Bizans donanmasına karşı başarılı zaferler elde etmiştir. Bu seferler sonucunda Sicilya, Fatımîlerce ele geçirilmiştir.
Halife el-Mu’izz Döneminde Mısır üzerine yapılan seferlerde ordunun başına başarılı bir komutan olan Cevher’in getirilmesiyle üst üste başarılar elde edilmiştir. İhşidoğullarının zayıf durumundan yararlanan Cevher, başkent Fustat’ı ele geçirerek, İhşidilere son vermiştir (969).
Mısır’ı alan Fatımîler, Müslümanlarca kutsal sayılan Hicaz bölgesindeki Mekke ve Medine’yi almak için harekete geçmişler ve bunda da başarılı olmuşlardır. Daha sonra Suriye’ye yönelen Fatımîler, Halife el-Aziz Döneminde (975-996) Şam’ı almışlardır. Suriye’deki Fatımî yönetimi, en kuzeyde yer alan Trablus’a kadar ilerleyerek bu bölgeleri de ele geçirmişlerdir. Fatımîler en geniş sınırlarına Halife el-Mustansır (1036-1094) zamanında ulaşmışlardır. Halife el-Mustansır, Fatımîlerin en uzun süre iktidarda kalan hükümdarı olmuştur. Onun zamanında da Filistin, Suriye ve Yemen bölgeleri alınmıştır.
Halife el-Mustansır Döneminde Türk ve Berberîler arasında kanlı çatışmalar yaşanmış, ordudaki düzen bozulunca da ülkede iç karışıklıklar çıkmıştır. Fatımîler, Bağdat’taki Şiî Büveyhoğulları Devleti’ni, Abbasi halifesine karşı desteklemelerine rağmen sonunda başarıya ulaşamamışlardır. Çünkü Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Abbasi halifesini korumuş ve Büveyhoğullarını Bağdat’tan çıkararak halifeyi onların baskısından kurtarmıştır. B öylece Fatımîlerin Suriye toprakları üzerindeki nüfuzları azalmıştır. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, ülkesine döndükten sonra Türk komutanlarından olan Arslan Besasirî, Bağdat’a girerek hutbeyi Fatımî halifesi adına okutmuştu. Bunun üzerine ikinci defa Bağdat’a gelen Tuğrul Bey, Arslan Besasirî’yi etkisiz hale getirmiştir (1055).
Selçuklu hükümdarı Sultan Alp Arslan, Fatımî Devleti’ni ortadan kaldırmak amacıyla Suriye’ye girerek Halep’i almıştır. Fakat tam bu sırada Romen Diyojen’in Doğu Anadolu’ya doğru ilerlediği haberini alınca seferini yarıda keserek geri dönmek zorunda kalmıştır (1071).
Fatımî Devleti nerede ve kim tarafından kurulmuştur?
Büveyhoğulları Devleti, Fatımîler tarafından niçin desteklenmiştir? Cevher kimdir? Mısır’ daki hangi devletin hâkimiyetine son vermiştir?

Fatımîlerin Tarihteki Önemleri ve Batınîlik Propagandaları
Şiîlik, yani Hz. Ali taraftarlığı olarak başlayan hareket, Sünniliğe çok yakın ılımlı akımlar ile Hz. Ali’ye çok farklı anlamlar ve kimlikler isnat edecek kadar ileri giden aşırı akımlar halinde gelişmiştir. Hz. Ali taraftarlarının başlangıçtaki amaçları, Hz. Ali soyundan birini halife yapmaktı. Fakat bu siyasi amaçlarını, kısa bir süre sonra dinî bir platforma çekerek fikir sistemi halinde işlemeye başlamışlardır.
Sünnilik: Dini, sosyal ve siyasi hayatı düzenleyen, kurallarını ortaya koyan ve Hanefi, Maliki, Şafii ve Hambeli mezhepleri olmak üzere dört mezhep halinde ortaya çıkan sistem 765 yılında Hz. Ali soyundan 6. İmam Cafer-i Sadık ölmüş ve yerine büyük oğlu İsmail’in imam olması kararlaştırılmıştı. Fakat bilinmeyen nedenlerden dolayı bundan vazgeçilerek küçük kardeş Musa imam yapılmıştır. Bu da Şiiler arasında ilk kesin ayrılığa neden olmuştur. Musa’nın tarafını tutanlar Şiîliğin ılımlı bir kolunu oluşturmuşlar, buna karşın İsmail taraftarları da İsmailîlik adı altında bir araya gelmişlerdir.
İsmailîler, Kur’an-ı Kerim’in açık anlamlarına inanmayarak kendilerine göre ayetlere başka anlamlar yüklemişlerdir. Onlara göre Kur’an’ın, bir görünen açık anlamı, bir de batın yani gizli anlamları bulunuyordu. Bu çerçevede İsmailîlere, Kur’ana tamamen ters davranışlarından dolayı Batınîler de denmiştir.
IX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batınîler, fikirlerini yaymak ve taraftar kazanmak için her tarafa daîler (propagandacılar) göndermişlerdir. Batınîlerin ilk büyük başarıları, çokça taraftar buldukları Kuzey Afrika’da Fatımî Devleti’ni kurmak olmuştur. Fatımî Devleti’nin kurulmasıyla İslam dünyası fikrî akımlar yanında, fiili olarak da ikiye bölünmüş oldu. Çünkü Fatımîler, Sünni Abbasi halifesini tanımamışlar, kendilerinin de halifeliği temsil ettiğini iddia etmişlerdir.
Fatımîler, Şiîliği yaymak için daîler yetiştirmek üzere Dârül-Hikme adında yüksek okullar açmışlardır. Dâilerini de özellikle Sünniliğe ve dolayısıyla Abbasi halifesine bağlı olan Selçuklu topraklarına göndermişlerdir. Selçuklular buna karşılık ülkelerinde birçok medrese açarak daîlere karşı önlem almaya çalışmışlar, Fatimîlere de aynı yolla karşılık vermek üzere din adamları ve müdderisler yetiştirmişlerdir. Batınîliği benimseyen en ünlü daîlerden birisi Hasan Sabbah’tı. İranlı olan Hasan Sabbah, 1072 yılında, eğitilmek üzere Fatimî halifesinin yanına gönderilmiş, 1081 yılında da İran’a geri dönmüştü. 1090’lı yıllarda Hazar Denizi’nin güneyindeki Alamut Kalesi (Kartal Yuvası)’ni ele geçirdikten sonra, burayı kendisine merkez yaparak propagandalarına başlamıştır. Fatımî Devleti’nin dıştan yaptığı mücadeleyi Selçuklu ülkesine sokmayı başaran Hasan Sabbah, daha sonraları Fatımîlerle olan ilişkisini keserek, Selçuklular aleyhine çalışmaya başlamıştır. Kendi faaliyetlerine karşı çıkanları, adamları sayesinde birçok suikast düzenleterek ortadan kaldırtmıştır. Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ve Abbasi Halifesi el-Müsterşid gibi devlet adamlarını da öldürtmüştür. Hasan Sabbah, adamlarının cesaretlerini artırmak ve kolaylıkla yönetmek için onlara haşhaş (afyon) yedirmesinden dolayı, Batınî hareketi taraftarlarına Haşişîler de denmiştir.
Fatımîlerin uyguladıkları bu yıkıcı ve bölücü propagandalar, Büyük Selçuklu Devleti’ni olumsuz yönde etkilemiştir. Batınîliğin beyni olarak kabul edilen Alamut Kalesi, 1256’da İlhanlı hakanı Hülagü tarafından ele geçirilmiş ve buradakileri öldürterek Batınîlere son vermiştir.
İslam’da ilk ayrılık ne zaman başlamıştır?
Fatımîler daî adı verilen propagandacılara niçin ihtiyaç duymuştur?
Hasan Sabbah kimdir? Alamut Kalesini niçin ele geçirmiştir?
Batınîler kimlerdir? Bunlara ayrıca niçin Haşişîler de denilmiştir?

Fatımî Devleti’nin Yıkılışı
I. Haçlı Seferi sonunda Haçlılar, Kudüs’ü ele geçirerek burada Kudüs Krallığı’nı kurmuşlardı. Fatımîler Haçlılarla zaman zaman işbirliği yapmış olsalar da, onlarla uzun yıllar mücadele etmişlerfakat bunda başarılı olamamışlardır. Fatımîlerin son dönemlerinde yönetimde vezirler etkili olmuş ayrıca Kudüs Krallığı ile de mücadele edilmiştir. Bu durum karşısında Fatımî veziri Şaver’in Musul atabeyi Nurettin Mahmut Zengi’den yardım istemesi üzerine, o da komutanlarından Şirkuh’u bir ordu ile Mısır’a göndermiştir. Şirkuh, yapılan yardımın sonucunda Mısır’da vezirliği tekrar ele geçirmişse de kısa bir süre sonrahayatını yitirmiştir. Bunun üzerine Şirkuh’un ordusunda yer alan yeğeni Selâhattin, onun yerine geçmiştir. Selâhaddin, hiçbir etkinliği kalmayan Fatımî Devleti’ne 1171 yılında son vererek, Mısır’da Eyyubî Devleti’ni kurmuştur. Hutbeyi de Abbasi halifesi adına okutturmuştur.
Haçlılar, Kudüs’ü hangi olay sonunda ele geçirerek Kudüs Krallığını kurmuşlardır?
Fatımî Devleti ne zaman ve kim tarafından yıkılmıştır?

Fatımîlerde Kültür ve Uygarlık
Devlet Yönetimi: Fatımîler, Abbasi halifeliğini tanımayarak ikinci bir halifelik kurmuşlardır. Şiî bir devlet olan Fatımîlerin kurucusu olan Ubeydullah, kendisini halife ilan etmiştir. Halifeler, devlet başkanı olarak görev yapıyorlardı. Ülke, ilk halifeler döneminde çok iyi yönetilmiştir. Fakat daha sonraları çocuk yaşta ve deneyimsiz halifelerin başa geçmesinden dolayı etkinliklerini kaybetmişlerdir. Bunun sonucunda da yönetimde vezirler ve güçlü komutanlar etkili olmaya başlamıştır. Bunlardan bazıları yönetimde büyük başarılar göstermişler, devletin ömrünü uzatmaya çalışmışlardır.
Ordu: Fatımî ordusu coğrafi şartlar gereği, Berberî (Kuzey Afrika’da Berberistan halkı), Habeş ve Türklerden oluşuyordu. Zamanla Türklerin ordu içindeki güçleri artmıştır. Fatımî ordusunu oluşturan bu gruplar zaman zaman birbirleriyle de mücadele ediyorlardı. Bu mücadeleler esnasında devlet zor durumda kalıyor, düşman kuvvetleri de başkente kadar sokulabiliyordu.
Ekonomi: Fatımîler, Mısır dışında Kuzey Afrika’ya, Hicaz bölgesine ve Suriye çevresine hâkim olmalarından dolayı, milletlerarası ticaretin gelişmesi için de çalışmışlardır. Fatımîler böylece ticaretten büyük gelirler elde etmişlerdir. Fakat ekonomideki bu düzelmeler, gelir dağılımındaki büyük adaletsizlikten dolayı halka pek
yansımıyor, devlet gelirlerinin büyük bir bölümü yöneticilere, subaylara ve memurlara ayrılıyordu. Bunlar bolluk ve lüks içinde yaşarken, halk ise yoksulluk içinde yaşamaya çalışıyordu. Özellikle Nil Nehri’nin yeterince taşmadığı yıllarda tarım üretimi azalıyor, bu yüzden sıkıntı ve yoksulluk da bir kat daha artıyordu. Bu gibi durumlar, zaman zaman ülkede çıkan iç isyanların da en büyük nedenlerini oluşturuyordu.
Sanat: Fatımîler, İslam sanatına bir yandan Kuzey Afrika, bir yandan da İran etkilerini kazandırmışlardır. En ünlü Fatımî eserlerinden birisi olan Mehdiye Camisi’nde, Sasanî eyvanlarına ve Roma zafer taklarına benzer bölümlere rastlanmaktadır. Kahire’nin kurulmasından sonra inşa edilen ünlü Ezher Cami’sinde ise İran sanatının etkileri belirgindir

XI. yüzyılda yapılan El-Cuyuşî Camisi’nin mimari yapısı, diğerlerinden farklıdır. Bu caminin üst üste dört köşeli iki kulesi, küçük kubbeli sekiz köşeli de bir minaresi vardır. Bu tarz, daha sonraları yapılan Mısır camilerine de örnek olmuştur. Kahire Surları da günümüze kadar ulaşan Fatımî eserlerinden birisidir. Kahire’nin doğusunda bulunan, Büyük Şark (doğu) Sarayı ile Halife Aziz’in yaptırdığı Küçük Garp (batı) Sarayları günümüze kadar ulaşamamıştır. Fatımîler mimaride ana malzeme olarak taş kullanmışlardır. Fatımîlerden kalma ünlü kapılar ise Bâb el-Nasr, Bâb el-Futûh ve Bâb Zuvayla’dır.
Fatımîler yaptıkları yapıların dış yüzeylerini nişlerle (camilerdeki kubbelerde bırakılan küçük yuvarlak açıklık, girinti) süslemişlerdir. Ayrıca mimaride çini de kullanan Fatımîler, yapılarını kufi yazılar, geometrik ve bitkisel motiflerle süslemişlerdir. Fatımî mimarisinin etkilerini XII. yüzyılda Sicilya’da yapılan saraylarda, şatolarda ve kiliselerde de görmek mümkündür.

Bilim ve Kültür: Fatımîler eğitim ve öğretime büyük önem vermişlerdir. Fatımî halifesi el-Hâkim, Kahire’de Dârü’l Hikme adıyla bir medrese yaptırmıştır. Bu medresede okuma salonları, kütüphaneler ve çok sayıda ders çalışma odaları mevcuttu. Bütün bilimlerin okutulduğu bu medresede, birçok bilim adamı da görev yapıyordu. Yine Kahire’de yapılan El-Ezher medresesi de, devrin ünlü eğitim kuramlarından birisi idi. Ayrıca bu dönemde zengin kütüphaneler de kurulmuştur. Ayrıca Fatımîler, Kahire’de bir de rasathane (gözlem evi) kurmuşlardır.
Fatımî ordusunun insan kaynakları kimlerdi?
Fatımîler, eğitim ve öğretim konularında Mısır’da neler yapmışlardır? Fatımîlerin Mısır’ da inşa ettikleri en önemli mimari eserler nelerdir?

EYYUBÎLER (1174-1250)
Eyyubî Devleti’nin Kuruluşu
Filistin ve Mısır bölgesini elinde bulunduran Fatımîler, bu bölgeleri Haçlılara karşı iyi koruyamamışlar ve I. Haçlı Seferi sonunda Haçlılar Kudüs’ü ele geçirerek Kudüs Krallığı’nı kurmuşlardı. Haçlılar ayrıca Mısır’a da saldırmaya kalkışınca, Fatımî vezirlerinden Şaver, Musul Atabeyi Nurettin Mahmut Zengi’den yardım istemişti. Nurettin Mahmut Zengi’de etkinliğini artırmak ve Mısır’a hâkim olabilmek amacıyla komutanlarından Şirkûh’u bir ordu ile Mısır’a göndermişti. Şirkûh’un yardımıyla yeniden vezir olan Şaver, daha önce Nurettin Mahmut Zengi’ye verdiği sözü unutarak, bu sefer de Kudüs Krallığı ile ilişki kurup onlardan yardım istemişti. Şirkûh’un ordusunda bulunan yeğeni Selâhaddin ve arkadaşları, Şaver’i öldürerek yerine Şirkûh’u vezir yaptılar. Göreve gelişinden kısa bir süre sonra ölen Şirkûh’un yerine
Selâhaddin, Fatımî veziri olmuştur (1171).
Musul Atabeyi Nurettin Mahmut Zengi, Selâhaddin’e haberciler göndererek Mısır’da okunan hutbenin Abbasi halifesi adına okunmasını istemiş, Selâhaddin’de bu isteğe uyarak hutbeyi Abbasi halifesi adına okutmuştur. Şiî olan Fatımî halkının büyük bir kısmı, zamanla kendi istekleri ile Sünniliği benimsemişlerdir. Selâhaddin Mısır’da gittikçe güçlenmeye ve bağımsız bir hükümdar gibi davranmaya başlayınca, Musul Atabeyi Nurettin Mahmut Zengi ile arası açılmıştır. Nurettin Mahmut, Mısır’a sefer hazırlığı içinde iken ölmüştür (1174). Bunun üzerine serbest kalan Selâhaddin, Mısır’da bağımsızlığını ilan etmiştir. Merkezi Kahire olan bu devlete, Selâhaddin’nin babası Necmeddin Eyyûb’den dolayı Eyyubî Devleti denilmiştir Fatımî vezirlerinden fiaver, niçin Musul Atabeyi Zengi’den yardım istemiştir? Eyyubî Devleti ne zaman ve kim tarafından kurulmuştur?
Niçin devletin adı Eyyubî olmuştur? 


Selâhaddin Eyyubî Dönemi
Selâhaddin Eyyubî, daha bağımsızlığını ilan etmeden önce kardeşi Turan şah’ı Yemen’i fethetmesi için göndermişti. Turan şah’ da 1176’da Yemen’i fethederek burada 1228 yılına kadar siyasi yaşamını sürdürecek olan Yemen Eyyubî kolunu kurmuştur.
Selâhaddin Eyyubî hükümdar olur olmaz, önce Suriye’yi ele geçirmiş, daha sonra da Irak topraklarının büyük bir kısmını fethetmiştir. İsteği üzerine Abbasi halifesi onun saltanatını onaylayarak elindeki toprakların hâkimiyetini tanımıştır. Sınırlarını Fırat’a kadar genişleten Selâhaddin’ in asıl amacı Kudüs’ü Haçlıların elinden kurtarmaktı. Kudüs, 1099’da I. Haçlı Seferi sonucunda Haçlılar tarafından ele geçirilmişti. Büyük bir ordu hazırlayan Selâhaddin Eyyubî, Filistin’e girerek Taberiye şehrini ülkesinin topraklarına kattı. Daha sonra Kudüs Kralı ile Hıttin’de yaptığı savaşı kazanan Selâhaddin, Kudüs’ü Haçlıların elinden kurtarmayı başardı (1187). Böylece Eyyubîler, Hıttin zaferiyle Kudüs ve Filistin’i ele geçirmiş oldular.
Kudüs ve Filistin’nin fetihleri İslam dünyasında ve Batı’da Selâhaddin Eyyubî’ye büyük ün kazandırmıştır. Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesi üzerine Papa, Avrupa devletlerine bir çağrıda bulunarak, kendi aralarındaki çatışmaları durdurup, Kudüs’ü kurtarmak için büyük bir Haçlı ordusu kurmalarını istemiştir. Tarihte III. Haçlı Seferi (1189-1192) olarak bilinen bu sefere; Alman İmparatoru Frederik Barbaros (Friedrich Barbarossa), Fransa Kralı Filip Ogüst (Philippe Auguste) ve İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar (Richard) katılmışlardır. Alman İmparatoru Frederik, Tarsus yakınlarında ölünce ordusu dağılmıştır. İngiltere ve Fransa kralları Akka Kalesi’ni kuşattılar (1189). Uzun bir kuşatmadan sonra Akka Kalesi’ni almayı başaran Haçlılar, Kudüs’ü ise alamadan geri dönmek zorunda kalmışlardır. İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar, Selâhaddin Eyyubî ile bir antlaşma yaparak Avrupa’ya geri dönmüştür.Antlaşmaya göre, Hristiyan Avrupalılar, Kudüs’ü silahsız olarak ziyaret edebilme hakkını elde etmişlerdir.
Selâhaddin Eyyûbî 1193 yılında öldü Onun zamanı Eyyubî Devleti’nin ekonomik, kültürel ve sanat alanlarında ileri gittiği bir dönem olmuştur. Selâhaddin, bilginleri ve sanatçıları koruyarak ülkesinin kalkınmasına ve halkının mutlu olmasına gayret göstermiştir. Ayrıca onun döneminde Doğu Anadolu’nun bir kısmı, Güneydoğu Anadolu’nun tamamı, Kuzey Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin’in büyük bir bölümü, Ürdün, Hicaz, Yemen, Mısır ve Libya fethedilerek Eyyubî Devleti’nin sınırları içine alınmıştı. Selâhaddin Eyyubî, Avrupa edebiyatında Saladin adı ile tanınmış ve Orta Çağ İngiliz, Fransız ve İtalyan şiirlerine konu olmuş ayrıca şövalyeliğin ve adaletin timsali olarak da kabul edilmiştir.
Selâhaddin Eyyubî, sağlığında ülkesini oğulları ve kardeşleri arasında paylaştırmıştı. Onun ölümüyle ülke topraklarında dört ayrı devlet kurulmuştur. Kardeşi Turanşah Yemen’de, diğer kardeşi Melik Âdil Ürdün ve Kuzey Mezopotamya’da, Selâhaddin’in oğullarından el-Aziz Mısır’da, el-Zahir de Halep’te (Suriye) kendi devletlerini kurmuşlardı.
Hıttin Savaşı ne zaman ve kimler arasında yapılmıştır?
Eyyubîler, hangi savaşın sonunda Kudüs ve Filistin’i Haçlıların elinden almışlardır? III. Haçlı Seferi’nin sebebi nedir?
Selâhaddin Eyyubi’nin, ülkeyi oğulları ve kardeşleri arasında paylaştırmasının ne gibi sonuçları olmuştur?


Eyyubî Devleti’nin Yıkılışı
Selâhaddin Eyyûbî’nin ölümü sonrasında, oğulları birbirleriyle geçinemeyerek iktidar savaşına girmişlerdir. Bundan yararlanan Selâhaddin’in kardeşi Melik Âdil, yeğenlerini etkisiz hale getirerek, tüm Eyyûbî topraklarına hâkim oldu. Ülkede birlik ve düzeni sağlayan Melik Âdil, Haçlılara karşı da başarılı mücadelelerde bulunmuştur. Melik Âdil de ülkeyi oğulları arasında paylaştırınca, küçüklü büyüklü birçok Eyyûbî devletleri ortaya çıkmıştır. V. Haçlı Seferi’nde Eyyûbî ordusundaki düzensizlik yüzünden Haçlılar, Dimyat’ı ele geçirdikleri sırada Melik Âdil öldü (1218).
Melik Âdil’in ölümünden sonra Eyyûbî Devleti birliğini koruyamadı. Mısır, Suriye ve Yemen’de Eyyûbî devletleri kuruldu. Bunların içinde en önemlileri Mısır’a hâkim olan Kamil ile Şam’a hâkim olan Eşref’in kurduğu devletlerdir. Bu devletlerin her biri kendi aralarında iktidar mücadelesi yaptığı için Eyyûbî hükümdarlarından hiç biri Eyyubî birliğini tekrar sağlayamamışlardır.
Alman İmparatoru II. Frederik yeni bir Haçlı ordusuyla (VI. Haçlı Seferi) Akka’ya gelmişti. Eyyûbîlerin içinde bulunduğu durumdan yararlanmak isteyen II. Frederik, Mısır Eyyubîlerinin başında bulunan Kamil ile bir antlaşma yaptı. Bu antlaşmaya göre Haçlılar, savaşmadan Kudüs’ü ele geçirdiler (1229). Ancak Eyyubî hizmetine giren Harzem Türklerinin de yardımıyla Eyyubîler Kudüs’ü geri almışlardır. Eyyubîlerin arasındaki iç karışıklıkları fırsat bilen Haçlılar, Kudüs’ü tekrar ele geçirebilmek için VII. Haçlı Seferini gerçekleştirdiler. Bu sırada Kamil ölmüş, yerine oğlu Salih geçmişti. Salih, Eyyubî birliğini sağlamak için Kıpçak Türklerinden bir Memlûk Ordusu kurdurdu. Fakat Salih, VII. Haçlı ordusunun başında bulunan Fransa Kralı Sen Louis’in (Saint-Louis) , Dimyat’ı almasını önleyememiştir.
Salih’in ölümü sonrasında yerine oğlu Turanşah geçti. Turanşah, Kahire üzerine yürüyen Sen Louis’i Mansure’de yenerek kralı esir aldı (1250). Kral Sen Louis’le anlaşma fırsatı yakalayan Turanşah, Dimyat’ı geri almayı başardı. Ayrıca Sen Louis, Turanşah’a yüksek miktarda kurtuluş fidyesi ödeyerek serbest kaldı. Turanşah’ın Haçlılarla antlaşma yapması ordu içinde huzursuzluk çıkmasını sağladı ve Kıpçak Türklerinin harekete geçmesine neden oldu. Sonunda Memlûk komutanı Aybek, Turanşah’ı öldürttü (1250). Bu olay Eyyubî Devleti’nin yıkılışı olarak kabul edildi.
Türk Memlûklarının komutanı olan Aybek, Turanşah’ın annesiyle evlenerek Eyyubî saltanatına son verdi ve Mısır’da Memlûk Devleti’ni kurdu (1250). Eyyubî Devleti’nin kolları olan Şam, Halep, Hama ve Meyyâfarıkin (Silvan) Eyyubîleri, Moğollar tarafından yıkılmıştır. Hısn-ı Keyfâ Eyyûbîleri ise 1524 yılında Osmanlılar tarafından, Humus, Baalbek ve Kerek Eyyûbîlerine de Memlûklar son vermişlerdir.
Selâhaddin Eyyubî, Fatımî Devleti’ne son vererek Müslümanlar arasındaki mezhep kavgalarını büyük ölçüde önlemiş, İslam dünyasındaki birlik ve beraberliği tekrar sağlamıştı. Kudüs’ü Haçlılardan geri alarak İslam dünyasına kazandırmıştır. Böylece Suriye ve Filistin üzerindeki Hristiyan üstünlüğüne son vermiştir. Eyyubîler kültürleri
ile de Haçlıları etkilemişlerdir. Avrupalı şövalyeler, Eyyubî ordusunun kullandığı arma sistemini örnek alarak kendi armalarını oluşturmuşlardır.
Eyyubî Devletinin son hükümdarı kimdir?
Eyyubî Devleti ne zaman ve kim tarafından yıkılmıştır?
Eyyubî Devletinin kollarından olan Hısn-ı Keyfâ Eyyubîleri’ni hangi devlet yıkmıştır? Eyyubîlerin tarihteki rolleri nelerdir?
Eyyubîlerde Kültür ve Uygarlık Devlet Yönetimi: Eyyubîler, mali teşkilat yönünden Fatımîler ve Suriye atabeyliklerinden, devlet teşkilatında da Büyük Selçuklulardan etkilenmişlerdir. Eyyubî Devletinin başında sultan bulunurdu. Halkın refah ve mutluluğunu sağlamak, adaletli bir şekilde ülkeyi yönetmek, orduya komuta etmek, yeni yerler fethetmek ve divan toplantılarına başkanlık yapmak sultanın belli başlı görevlerindendi. En yetkili kişi olan sultanın emirleri kanun hükmünde idi. Fakat verdiği emirler İslami kurallara ve geleneklere ters düşemezdi. Sultanın hükümdarlık alâmetleri; hutbe okutmak, para bastırmak, sarayın kapısında günde beş defa nevbet çaldırmaktı. Sultandan sonra ülkenin üst dereceli yöneticileri ise hanedana mensup emirler, vezir, valiler, kale komutanları ve saray görevlileri idi.
Sarayın idaresine ve işlerine bakan başlıca görevliler ise şunlardır:
Üstaddâr: Saray ağası, saraya giren ve çıkan her şeyden sorumlu görevli idi.
Hâcip: Sultanla görüşmek isteyen kişileri görüştürür, sultanın korunmasını sağlardı.
Silahdar: Sultanın silahlarının ve silah deposunun bakımı ve törenlerde sultanın silahlarını taşımakla görevli idi.
Emir-i Âhûr: Sultanın atları ile ilgilenirdi.
Taştdar: Sultanın içeceklerinden sorumlu görevli idi. Sultanın sarayında ayrıca nevbetler çalan görevliler, musiki grupları ve müzisyenler de bulunurdu.
Eyyûbî Devletinde çok sayıda divan da bulunuyordu. Bu divanların en önemlileri İnşâ, Mâl ve Ceyş divanları idi:
İnşâ Divanı: Bürokrasinin merkezi olan inşâ divanının başkanı vezir idi. Her türlü iç ve dış yazışmalar, tayin ve görevden almalar, nakiller, posta ve istihbarat işleri bu divanın görev alanı idi.
Mâl Divanı: Devletin bütün mali işlerinden sorumlu divandı.
Ceyş Divanı: Bu divanda da askerî iktaların dağıtımı, askerlerin maaşlarının ödenmesi ile ilgili işler yürütülürdü.

Devlet yönetiminde etkili olan diğer görevliler arasında; Mısır ve Şam nâipleri, emirler, valiler, reisler, şıhneler, muhtesipler, elçiler ve hazinedâr bulunmaktaydı:
Mısır ve Şam nâipleri: Sultanın olmadığı veya seferde olduğu zamanlarda onun yetkisini geçici bir süre kullanan görevliler.
Emirler: Mısır ve Şam nâiplerinden sonra en yetkili kişiler olan emirler, kendilerine sultan tarafından verilen iktalarda yaşarlardı.
Vali: Şehirlerin kale veya garnizon komutanı idiler. Valiler, emirler arasından seçilen yöneticilerdi. Bazen valiler şıhnelik görevini de yürütürlerdi.
Şıhne: Şehirlerde bu günkü polis ve jandarmanın görevini yapan teşkilatın başıdır.
Muhtesip: Belediye hizmetlerini yapan birimin başıdır.
Reisler: Sanatkâr ve meslek gruplarının veya cemaatlerin başında bulunan kişilerdir. Reisler, başında bulundukları grup ile devlet arasındaki ilişkileri düzenlerlerdi.
Ordu: Eyyubî Devleti gücünü ordudan alan bir devletti. Ordudaki askerlerin çoğunluğunu Kıpçak Türkleri (memlûk) oluştururdu. Askerler daimî askerler ve gönüllüler olmak üzere iki gruba ayrılırdı. Esas Eyyubî ordusu, mesleği askerlik olan daimî askerlerden oluşuyordu. Çoğunluğunu süvarilerin oluşturduğu daimî askerler de hassa askerleri ve memlûklardan meydana gelmekteydi.
Eyyubîler, Kafkaslardan Kıpçak Türklerini memlûk (köle) olarak alıp, özel bir eğitimden geçirerek gulam-asker olarak yetiştirirlerdi. Gulamların bazıları azat edilerek sultan ve emirlerin hassa kuvvetlerini oluştururdu. Eyyubî ordusunun büyük bölümü aylıklı asker olan memlûklardan oluşurdu. Eyyubî ordusundaki daimi askerler iktalı idi. Selçuklu ikta sistemini örnek alıp uygulayan Eyyubîlerde ikta sahibi olan her emir, belli miktarda savaşa hazır asker yetiştirmek ve savaş giderlerine katkıda bulunmakla görevli idiler. Bu askerlerin sayıları, silahları ve aldıkları maaşlar Divan el-Ceyş’teki defterlere yazılırdı. Gönüllüler ise sadece ihtiyaç olduğu zaman silahaltına alınan, diğer zamanlarda da kendi işleriyle uğraşan kişilerdir.
Eyyubî askerlerinin kullandığı silahlar; kılıç, kalkan, ok ve yay, balta ile nacaktı. Eyyubîler donanma gücüne de sahiplerdi. Dimyat ve İskenderiye’de kurulan tersanelerde, ordunun ihtiyacı olan gemiler yapılırdı.
Adlî teşkilat: Eyyubîlerde adalet teşkilatı her türlü siyasi ve askerî baskıdan uzaktı. Kadi’l-Kudât, ülkedeki bütün kadıların başkanı, başkadı idi. Ordu içinde meydana gelen davalara askerî mahkemeler bakardı. Bu mahkemelerin başkanı ise kadıasker (kazasker) idi.
Ayrıca önemli davaların görüşüldüğü ve halkın şikâyetlerinin dinlendiği, haftada iki gün toplanan Mezâlim Mahkemesi de vardı. Mezâlim Mahkemesi’ne sultan veya nâip başkanlık ederdi. Başkadı ve kazasker sultan tarafından tayin edilerek görevlendirilir, onlarda diğer kadıların atamalarını yaparlardı.
Dil ve Edebiyat: Eyyubîlerde, dil ve edebiyat üzerine çalışmalar daha çok Arap dili ve edebiyatı üzerine olmuştur. Bu dönemde Arap düz yazısı (nesir) ve şiiri en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır.
Maliye ve Ekonomi: Eyyubî Devleti düzenli bir maliye teşkilatına sahipti. Devletin tüm mali işlerini Mâl Divanı yürütmekte idi. Devletin başlıca gelir kaynaklarını haraç, cizye, öşür, zekât, ganimetlerin beşte biri, bağlı devlet ve beyliklerden alınan vergiler, hediyeler, küçük işletmelerden ve darphaneden alınan vergiler oluşturuyordu.
Eyyubî Devleti’nin para birimi dinar (altın para) idi. Selâhaddin Eyyubî, kendi adına bakır, gümüş ve altın paralar bastırmıştır. Halep ve Şam gibi merkezlerde darphaneler kurulmuştu. Devletin yanında özel kişiler de para bastırabilirdi. Devlet para bastıran kişilerden belli oranda vergi alırdı. Devlet elde ettiği bu gelirleri, görevlilerin maaşlarının ödenmesinde, ulaşım için gerekli yolların yapımı ve bakımında, bayındırlık işlerinde ve savaş giderlerinin karşılanmasında kullanırdı.
Eyyubîlerde tarım ve ticaret çok gelişmişti. Tarımın gelişmesinde, Nil Nehri’nin ve bu nehrin üzerine kurulan sulama kanallarının önemi büyüktü. Ayrıca Mısır’daki ticaretin gelişmesinde, ülkenin Baharat ve İpek yollarının kavşak noktasında bulunmasının da etkisi büyüktür. Eyyubîler Kıbrıs Lâtin Krallığı, Bizans ve çeşitli Avrupa devletleri ile ticaret yapmışlardır. Yabancı tüccarlar için gerekli ticarî emniyet sağlanmıştı. Şehirlerde ticaret yapılan merkezler ise çarşılar, pazarlar ve ticaret hanları idi. Ticaretle uğraşanlar ve sanatkârlar da birlikler (lonca) ve şirketler halinde örgütlenmişlerdi.
Eyybîler silah ve madenî eşya yapımı ile dokumacılıkta da çok ilerlemişlerdi. Ülkede pek çok kâğıt ve cam imalâthaneleri açılmıştı. Avrupa’ya cam eşyalar, şeker ve silahlar ihraç edip, karşılığında Mısır da az bulunan demir, kereste, zift, gemi ve savaş malzemeleri yapımında kullanılan hammaddelerini alırlardı.
Bilim ve Sanat: Eyyubîler bilim adamlarını ve sanatçıları koruyarak onlara büyük önem vermişlerdir. Tarihçiler, Kudüs’ün fethini ve Selâhaddin Eyyübi’nin hayatlarını anlatan eserler yazmışlardır. Ünlü tarihçi Abdüllâtif el- Bağdadî, Siretü Hayatî adlı eserinde Selâhaddin Eyyübi dönemini anlatmıştır. İbn-i Şeddâd’da dönemin bir diğer ünlü tarihçisidir. Dönemin ünlü felsefe âlimi olan Şahabeddin el-Suhreverdi ise Hikmet el - İşrak adlı eserini yazmıştır.
Dönemin ünlü tıp bilgini olan İbn Meymûn aynı zamanda felsefe, matematik, astronomi alanlarında da birçok eserler yazmıştır. Dönemin bir diğer ünlü siması da İbn Yunus’tur. İbn Yunus, Bağdat Nizamiye Medresesi’nde öğrenim görmüştür. O, matematik, mantık, felsefe, astronomi, fıkıh, kelam, tarih, edebiyat, tıp ve musiki konularıyla ilgilenmiştir.
Eyyubîler kuyumculuk, oymacılık, bakır ve cam işçiliği, kâğıt ve silah yapımı gibi el sanatlarında da ileri bir düzeye ulaşmışlardı. Ağaç işlerinde Halepliler çok ünlü idiler. Eyyubîlere ait şamdanlar, tabaklar ve birçok eserler, günümüzde dünyanın ünlü müzelerinde sergilenmektedir.
Eyyubîler mimari alanda da ileri bir düzeyde idiler. Selçuklu mimarisi örnek alınarak çok sayıda cami, medrese hastaneler yapmışlardır. Yapılarda ana malzeme olarak tuğla kullanılmıştır. Kudüs, Haçlılardan geri alındıktan sonra Kubbet-üs-Sahra ve Mescid-i Aksa tamir ettirilmiştir. Kudüs ve Kahire’de kaleler, burçlar, gözetleme kuleleri ve surlar yapmışlar, Nil Nehri ve kolları üzerinde de birçok köprüler inşa etmişlerdir. Bu dönemden günümüze ulaşan en önemli mimari eserlerden bazıları, Îmam-ı Şafiî Türbesi, Ebu Mansur İsmail Türbesi, Sultan Salih Necmeddin Eyüp Medresesi, Halep’deki iç kale ile birçok köprü, hamam ve hastane kalmışt
 
Üst Alt