Günahlardan Terk-i Diyar...
Günahtan Kaçınmak, Sevap Kazananabilmenin Bir Başka İbad-i Boyutudur.
İslami yaşantıyı sürdürme ve İslama hizmet konusunda öteden beri çeşitli yöntemler ve görüşler ortaya konulur. Bu konuda takip edilen çizgi genelde kişinin kendisine yönelik olmaktan ziyade, başkalarına fayda sağlamayı hedefler. Bu fayda, ya hemen gözetilir, ya da gelecekte olması düşünülerek hareket edilir. Mesela, bulunduğu makam gereği açıkça ALLAHa ait ödevlerini yapamayanlar başkalarına faydalı olduklarını gerekçe göstererek hallerini meşrulaştırırlar.
Yine, tesettürsüz okullarına devam edenler de, gelecekte İslama hizmet amacıyla hareket ettiklerini söyleyerek savunma yaparlar. Bunlar, karşı görüş ileri sürenlere bu şekilde sus payı verdiklerini düşünürler. Dikkat edilirse her iki durumda da kişi kendi nefsini İslama muhatap olmaktan kurtarmış gözükmektedir. Oysa İslam iyi olanı önce kişinin kendisinin almasını istiyor.
Siz, kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? (Bakara /44)
Her bir Müslüman ALLAHın emanet olarak verdiği bir irade taşımaktadır. Bir iradenin nerede nasıl kullanıldığı kişinin sorumluluk alanını belirler. Herkes, başta kendi iradesinin sorumluluğunu takınmalıdır.
ALLAH, insanı hayata gönderirken temiz bir fıtratla gönderir. Kirlenmeler daha sonradır. İnsan günahlarla beraberliğini sürdürdüğü sürece kirlenir.
Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.(Mutaffifin/14)
Günahlar ALLAHla ve hakikatlerle aramızda perdedir. Bundan dolayı dünyaya gelen insan temiz geldiği için, amaç, bu temizliğin korunmasıdır. Bu yüzden insanın birinci derecede günahlardan uzak kalmaya çalışması lazım ki, kirlenmesin. Günahlar bizim kırmızı çizgilerimizdir. Bu çizgilerden sakınmak lazım. ALLAHa yakın kalmanın yolu budur. İnsan eğitimi denilen şeyin temelinde de onu başta zarar verici etkilerden koruma vardır.
Tıp ilmi de insanı tedavi ederken, önce onu kendisine zarar veren şeylerden korumakla işe başlar. Mesela; bir tansiyon hastasına önce tuzu yasaklar. Niçin? Çünkü tuz ona zarar veriyor. Sonra diğer ilaçları kullanmayı önerir. Yine, bir şeker hastasına, onun şekerini artırıcı yani, ona zarar verici gıdalardan sakınmasını emreder. Aynı mantıkla bir evi ısıtacağımız zaman, ısıtmaya geçmeden önce soğuk havanın girdiği yerlerde önleyici tedbirler alırız.
İşte bunun gibi İslam da, insanı eğitirken, olgunlaşmasını sağlarken önce onu sakınılması gereken şeylerden sakındırır. ALLAHa yakın olmanın yolu, Ona karşı gelmekten sakınmaktır. Ardından da Ona itaat etmektir. Asıl olan budur. Ama günahlardan kaçınmayla emirlere itaati bir arada yapma imkanı yoksa ve ikisinden birini tercih etmek zorundaysa, burada uygulanacak ilke; önce günahlardan kaçınmaktır. Eskiden büyüklerimiz bunu, Def-i mefsedet celb-i menfaatten evladır/zararı defetmek faydayı elde etmekten önce gelir deyimiyle ifade etmişlerdir.
Biliyorsunuz, İslamın ilk giriş kapısı olan kelime-i tevhidi söylerken önce lailahe diyerek sakınılması gereken ALLAHın dışındaki tüm otoritelerden (ilahlardan) sakınıyoruz. Sonra illallah diyerek ALLAHa teslim oluyoruz. Dolayısıyla günahtan kaçınmak sevap kazanmaktan önce gelir ilkesi kelime-i tevhidin içinde vardır.
Bir işe başlarken söylediğimiz euzu besmelede de aynı kural vardır. Önce sakınılması gereken şeytandan sakınarak ALLAHa sığınıyoruz. Sonra da ALLAHa yönelerek, Ben, ALLAHın adıyla işime başlıyorum demek istiyoruz.
Talut ve Calut hadisesini hatırlayın(Bakara/246-251). Müslüman askerler ALLAHın yolunda savaşmak için sefere çıkıyorlar. Bir süre yürüdükten sonra ALLAH onları bir nehir ile imtihan ediyor. Nehri karşılarına çıkarıyor ve Bir avuç dışında o nehirden içmeyeceksiniz diyerek ilahi fermanını açıkça belirtiyor. Halbuki istisnasız tüm akıllar o durumda suyun alabildiğine kullanılmasını öngörür. Çünkü uzun süredir yorgun ve belki de yoğun su ihtiyacı olan bir ordu. Az sonra düşmanla karşılaşmadan önce yıkanıp kirlerden arınmalı, kana kana su içmeli, dinlenmeliler. Hatta, yanlarındaki kaplarını da doldurmalılar.
Bunda akla aykırı hiçbir nokta olmadığı gibi, öyle yapmayı akıl zorunlu görür. Ama gel gör ki, ilahi ferman bunun tam aksine tecelli ediyor: Sudan sakınacaksınız. İşte, iman bu noktada şunu söyler: ALLAH bize suyu yasakladıysa bir bildiği vardır. Ben Ona güveniyorum. Onun bana yanlış bir şey emretmeyeceğinden eminim. Çünkü, O çok merhametlidir ve hikmetlidir.
Nihayet, Müslüman askerlerin çoğu ilahi emre aykırı olarak sudan içiyorlar.
Ayetlerde belirtilmemiş ama büyük ihtimalle, akıllarını faydacı bir yorumla işleterek yukarıda belirttiğimiz gibi, güçlü oluruz düşüncesiyle suyu içiyorlar. Çok az Müslüman ilahi emre uygun davranarak sudan içmiyorlar. Bu olaydaki hikmet çok geçmeden anlaşılıyor. İki ordu karşı karşıya gelince suyu içen Müslüman askerler şöyle diyorlar:
Bizim Caluta ve askerlerine karşı koyacak hiçbir gücümüz yoktur, dediler. ALLAHın huzuruna varacaklarına inananlar ise: nice az sayıdaki bir topluluk ALLAHın izniyle, çok sayıdaki topluluğa galip gelmiştir. ALLAH sabredenlerle beraberdir, dediler.(Bakara/249)
Bu hadise de çok net bir şekilde Biz Müslümanlar gücümüzü nerelerde kaybediyoruz. sorusunun cevabı vardır. Demek ki, gücümüzü ALLAHa karşı gelmekten sakınmadığımız yerlerde kaybediyoruz. Diğer bir ifadeyle, güç, günahın işlendiği yerde kaybediliyor.
Yegane güç ALLAHtır. Eğer biz Müslümanlar Ona karşı gelmekten sakınırsak, o gücü yanımıza almış olacağız. La havle vela kuvvete gerçeğini dil ile söylerken, daha da önemlisi, bunu pratik olarak davranışlarımızda somutlaştıracağız. O da, güçlü olmanın yolunun salt akılla hareket ederek şöyle veya böyle yapmakta değil, en büyük gücün ALLAH olduğu bilinciyle hareket ederek Ona karşı gelmekten sakınmak, Onunla birlikte hareket etmektir.
Bazen bir makamda hassasiyetlerine bağlı kalarak yaşayan bir Müslümanın, gün geliyor şartların değişmesiyle kırmızı çizgilerini koruma imkanı kalmıyor. Bu durumda ne yapılacak? O Müslüman : Ben buradan gidersem daha kötüsü gelir. Ama burada kalırsam hiç olmazsa bir iki Müslümana faydam dokunur diyerek kalıyor. Ama duruşu isyan üzere. Sürekli, bir Müslümanın yapmaması gerekenleri yapıyor. Bir defa orada isyan üzere duran Müslüman kendini yanlış bir zemine oturtmuş oluyor. O zemin Sevap kazanmak günahtan kaçınmaktan önce gelir ilkesidir. Yani, orada ara sıra bir iki Müslümana faydası olacak, sevap kazanacak diye günahın üzerinde yaşıyor. Gerçi, birine faydalı olmak için kimse kendini kolay kolay riske atmıyor. Tabi, işin burası da ayrı bir tartışma konusu. Ama biz oraya girmeyeceğiz.
İşte bu şartlarda orada duran Müslüman her gün kirlenmektedir, ALLAHtan uzaklaşmaktadır. İşe birde karşı cepheden bakarsak, yani onun, Müslümanlara faydası olur diye ateşin içinde kalmasını onaylayan, ne biçim bir Müslüman ki, oraya işi düştüğünde kendine yardımı olsun diye kardeşini ateşe atıyor, her gün günahlarla yaşamasına razı oluyor. Aslında, bana öyle geliyor ki, herkes kendi menfaatini ve rahatını düşünüyor, ama görüntü farklı bir şekilde ortaya konuluyor.
Yoksa kendisinin dünyası için, Müslüman kardeşinin ahiretini mahveden ,veya kendi ahiretini riske atarak başkasının dünyevi işine koşmak İslamın hiçbir yerine sığdırılabilecek bir tutum değildir.
Bir rivayette, Resulullah(s.a.v) şöyle buyurmuştur: Başkasının dünyası adına kendi ahiretinin kaybına sebep olan kimse kıyamet günü ALLAH katında insanların en kötülerindendir.(Kuzai/müsned- şihab/s.48)
Ashab-ı Kehfin olayında da bu konuda güzel bir ders vardır.Onlar, devletin en üst makamlarında bulunurlarken, mevcut tağuti otoriteyi reddederek mağaraya sığınıyorlar, çünkü orada Rabbe kul pozisyonunda durma imkanı kalmamıştır.Karşı koyacak güçleri de yok Bu yüzden terk ediyorlar. Bunlar şöyle de düşünebilirlerdi: Biz, burada kalabilecek şekilde ortama uyalım, biz gidersek daha kötüleri gelir. Hiç olmazsa birkaç Müslümana faydamız dokunur. Ama böyle demediler.Günahtan kaçınmak, sevap işlemekten önce gelir kuralınca terk edip mağaraya (ALLAHa) sığındılar. O yiğitlerin tavırlarında da savunduğumuz ilkeyi net olarak görmek mümkün.
ALLAH bir çok ayetlerde Akıbet muttakilerindir buyuruyor. Bu ayet iyice düşünüldüğünde yazıya başlık yaptığımız ilkeyi desteklediğini görürüz. Şöyle ki, ayet, sonuçta kazanacak olanların muttakiler olduğunu söylüyor. Muttakiler de, ALLAHa karşı gelmekten sakınanlar, anlamına geldiğine göre, demek ki, bizler sonuçta kazanmış olmak için kendimizi unutup başkalarına faydalı olmak yerine önce bizzat kendimiz günah işlemekten kaçınacağız. Günahlar bizim için ateştir. Günah işlemekten ne kadar kaçınırsak ateşten de o kadar kaçınmış olacağız. Aynı zamanda günahlar, imanın gücünü kırdığından, günahlardan uzak durduğumuz derecede imanımız güçlü olacak ve bizler bunun kalbimize verdiği huzuru sürekli yaşayacağız. Söylediklerimizi şöyle bir örnekle açacak olursak:
Biz biriyle maça çıkacağız. Çok güçlü, her istediğini yapabilen biri gelerek bize diyor ki,Sen benim dediğimi yaparsan yani, dediklerime aykırı davranmazsan söz veriyorum seni galip getireceğim. Bizde gerçekten onun, her istediğini yapabilecek güçte olduğundan, hem de sözünde durduğundan emin olduğumuzdan dolayı bunu kabul ederek maça çıkıyoruz.Yapacağımız tek şey, oyunu kurallarına göre oynayıp, bize söz verene karşı gelmekten sakınmak.Bu şartlarda maça giriyoruz.Bize gol atıyorlar pek fazla üzülmüyoruz .Kısacası, maçın aleyhimize olduğu anlarda moralimizi bozmuyoruz. Çünkü, maç devam ediyor. Eğer biz, söz veren şahsa karşı gelmezsek maçın sonucunun bize ait olacağından eminiz. İşte bu ahdi korumak, bizim en olumsuz şartlarda dahi güçlü kalmamızı sağlar. Önemli olan maç süresince sakınmamız gereken davranışlardan sakınmaktır.
İşte bizim dünya hayatımız bir maç gibidir. Hak ve batılın maçıdır bu. Hayatın ve her şeyin sahibi olan ALLAH, kendi safında mücadele edecek olanlara diyor ki, Akıbet muttakilerindir. Bu bir teminattır. Hem de öyle bir yerden ki, kimse bozamaz. Durum böyle olunca, bize düşen şey; şu hayat maçını sahibinin koyduğu kurallarla oynamaktır. Ama biz başarıyı daha maç bitmeden görmek istediğimizden dolayı sabırsız(veya güvensiz) davranarak kuralları çiğniyoruz. Hiçbir oyuncu kurallarını çiğnediği bir oyundan başarıyla çıkamaz.
Hem Kuranda yüce Rabbimiz asıl büyük başarının ahiretteki başarı olduğunu söylüyor. Kim ALLAHtan korkarak hareket ederse, Onun azabından emin olur.
Biz belalı ve çetin bir günde Rabbimizden(Onun azabına uğramaktan) korkarız(derler) İşte bu yüzden ALLAH onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.(İnsan/10,119)
Bilindiği gibi Hudeybiye seferi denilen bir sefer var. Resulullah(s.a.v), gördüğü bir rüya üzerine ashabını toplayarak umre amacıyla Mekkeye doğru ihramlı oldukları halde yola çıkıyorlar. Yolun bir yerinde ALLAH onlara, iştahlarını kabartacak şekilde av hayvanlarını gönderiyor. Ama dinen ihramlı kimselerin avlanması da yasak. ALLAH, ortamı öyle bir hazırlıyor ki, adeta onları tahrik edercesine av hayvanlarını, onlar ellerini ve mızraklarını uzattıklarında yakalayabilecekleri kadar yaklaştırıyor.
Ey iman edenler! ALLAH sizi ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avlanma ile dener ki, gıyabında kimin kendisinden korktuğu ortaya çıksın. Kim bundan sonra sınırı aşarsa onun için acı bir azap vardır.(Maide/94)
Peki, ALLAH neden böyle bir ortam hazırlıyor? Ayet sorunun cevabını da içeriyor: Kimin gıyabında ALLAHtan korktuğu ortaya çıksın.
Aynı şey cumartesi balık avlama yasağında da var. O gün de ALLAH tahrik edercesine balıkları bol miktarda gönderiyordu. İmtihan şu: Kim görmediği ALLAHa karşı gelmekten
Selam ve dua ile..
Günahtan Kaçınmak, Sevap Kazananabilmenin Bir Başka İbad-i Boyutudur.
İslami yaşantıyı sürdürme ve İslama hizmet konusunda öteden beri çeşitli yöntemler ve görüşler ortaya konulur. Bu konuda takip edilen çizgi genelde kişinin kendisine yönelik olmaktan ziyade, başkalarına fayda sağlamayı hedefler. Bu fayda, ya hemen gözetilir, ya da gelecekte olması düşünülerek hareket edilir. Mesela, bulunduğu makam gereği açıkça ALLAHa ait ödevlerini yapamayanlar başkalarına faydalı olduklarını gerekçe göstererek hallerini meşrulaştırırlar.
Yine, tesettürsüz okullarına devam edenler de, gelecekte İslama hizmet amacıyla hareket ettiklerini söyleyerek savunma yaparlar. Bunlar, karşı görüş ileri sürenlere bu şekilde sus payı verdiklerini düşünürler. Dikkat edilirse her iki durumda da kişi kendi nefsini İslama muhatap olmaktan kurtarmış gözükmektedir. Oysa İslam iyi olanı önce kişinin kendisinin almasını istiyor.
Siz, kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? (Bakara /44)
Her bir Müslüman ALLAHın emanet olarak verdiği bir irade taşımaktadır. Bir iradenin nerede nasıl kullanıldığı kişinin sorumluluk alanını belirler. Herkes, başta kendi iradesinin sorumluluğunu takınmalıdır.
ALLAH, insanı hayata gönderirken temiz bir fıtratla gönderir. Kirlenmeler daha sonradır. İnsan günahlarla beraberliğini sürdürdüğü sürece kirlenir.
Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.(Mutaffifin/14)
Günahlar ALLAHla ve hakikatlerle aramızda perdedir. Bundan dolayı dünyaya gelen insan temiz geldiği için, amaç, bu temizliğin korunmasıdır. Bu yüzden insanın birinci derecede günahlardan uzak kalmaya çalışması lazım ki, kirlenmesin. Günahlar bizim kırmızı çizgilerimizdir. Bu çizgilerden sakınmak lazım. ALLAHa yakın kalmanın yolu budur. İnsan eğitimi denilen şeyin temelinde de onu başta zarar verici etkilerden koruma vardır.
Tıp ilmi de insanı tedavi ederken, önce onu kendisine zarar veren şeylerden korumakla işe başlar. Mesela; bir tansiyon hastasına önce tuzu yasaklar. Niçin? Çünkü tuz ona zarar veriyor. Sonra diğer ilaçları kullanmayı önerir. Yine, bir şeker hastasına, onun şekerini artırıcı yani, ona zarar verici gıdalardan sakınmasını emreder. Aynı mantıkla bir evi ısıtacağımız zaman, ısıtmaya geçmeden önce soğuk havanın girdiği yerlerde önleyici tedbirler alırız.
İşte bunun gibi İslam da, insanı eğitirken, olgunlaşmasını sağlarken önce onu sakınılması gereken şeylerden sakındırır. ALLAHa yakın olmanın yolu, Ona karşı gelmekten sakınmaktır. Ardından da Ona itaat etmektir. Asıl olan budur. Ama günahlardan kaçınmayla emirlere itaati bir arada yapma imkanı yoksa ve ikisinden birini tercih etmek zorundaysa, burada uygulanacak ilke; önce günahlardan kaçınmaktır. Eskiden büyüklerimiz bunu, Def-i mefsedet celb-i menfaatten evladır/zararı defetmek faydayı elde etmekten önce gelir deyimiyle ifade etmişlerdir.
Biliyorsunuz, İslamın ilk giriş kapısı olan kelime-i tevhidi söylerken önce lailahe diyerek sakınılması gereken ALLAHın dışındaki tüm otoritelerden (ilahlardan) sakınıyoruz. Sonra illallah diyerek ALLAHa teslim oluyoruz. Dolayısıyla günahtan kaçınmak sevap kazanmaktan önce gelir ilkesi kelime-i tevhidin içinde vardır.
Bir işe başlarken söylediğimiz euzu besmelede de aynı kural vardır. Önce sakınılması gereken şeytandan sakınarak ALLAHa sığınıyoruz. Sonra da ALLAHa yönelerek, Ben, ALLAHın adıyla işime başlıyorum demek istiyoruz.
Talut ve Calut hadisesini hatırlayın(Bakara/246-251). Müslüman askerler ALLAHın yolunda savaşmak için sefere çıkıyorlar. Bir süre yürüdükten sonra ALLAH onları bir nehir ile imtihan ediyor. Nehri karşılarına çıkarıyor ve Bir avuç dışında o nehirden içmeyeceksiniz diyerek ilahi fermanını açıkça belirtiyor. Halbuki istisnasız tüm akıllar o durumda suyun alabildiğine kullanılmasını öngörür. Çünkü uzun süredir yorgun ve belki de yoğun su ihtiyacı olan bir ordu. Az sonra düşmanla karşılaşmadan önce yıkanıp kirlerden arınmalı, kana kana su içmeli, dinlenmeliler. Hatta, yanlarındaki kaplarını da doldurmalılar.
Bunda akla aykırı hiçbir nokta olmadığı gibi, öyle yapmayı akıl zorunlu görür. Ama gel gör ki, ilahi ferman bunun tam aksine tecelli ediyor: Sudan sakınacaksınız. İşte, iman bu noktada şunu söyler: ALLAH bize suyu yasakladıysa bir bildiği vardır. Ben Ona güveniyorum. Onun bana yanlış bir şey emretmeyeceğinden eminim. Çünkü, O çok merhametlidir ve hikmetlidir.
Nihayet, Müslüman askerlerin çoğu ilahi emre aykırı olarak sudan içiyorlar.
Ayetlerde belirtilmemiş ama büyük ihtimalle, akıllarını faydacı bir yorumla işleterek yukarıda belirttiğimiz gibi, güçlü oluruz düşüncesiyle suyu içiyorlar. Çok az Müslüman ilahi emre uygun davranarak sudan içmiyorlar. Bu olaydaki hikmet çok geçmeden anlaşılıyor. İki ordu karşı karşıya gelince suyu içen Müslüman askerler şöyle diyorlar:
Bizim Caluta ve askerlerine karşı koyacak hiçbir gücümüz yoktur, dediler. ALLAHın huzuruna varacaklarına inananlar ise: nice az sayıdaki bir topluluk ALLAHın izniyle, çok sayıdaki topluluğa galip gelmiştir. ALLAH sabredenlerle beraberdir, dediler.(Bakara/249)
Bu hadise de çok net bir şekilde Biz Müslümanlar gücümüzü nerelerde kaybediyoruz. sorusunun cevabı vardır. Demek ki, gücümüzü ALLAHa karşı gelmekten sakınmadığımız yerlerde kaybediyoruz. Diğer bir ifadeyle, güç, günahın işlendiği yerde kaybediliyor.
Yegane güç ALLAHtır. Eğer biz Müslümanlar Ona karşı gelmekten sakınırsak, o gücü yanımıza almış olacağız. La havle vela kuvvete gerçeğini dil ile söylerken, daha da önemlisi, bunu pratik olarak davranışlarımızda somutlaştıracağız. O da, güçlü olmanın yolunun salt akılla hareket ederek şöyle veya böyle yapmakta değil, en büyük gücün ALLAH olduğu bilinciyle hareket ederek Ona karşı gelmekten sakınmak, Onunla birlikte hareket etmektir.
Bazen bir makamda hassasiyetlerine bağlı kalarak yaşayan bir Müslümanın, gün geliyor şartların değişmesiyle kırmızı çizgilerini koruma imkanı kalmıyor. Bu durumda ne yapılacak? O Müslüman : Ben buradan gidersem daha kötüsü gelir. Ama burada kalırsam hiç olmazsa bir iki Müslümana faydam dokunur diyerek kalıyor. Ama duruşu isyan üzere. Sürekli, bir Müslümanın yapmaması gerekenleri yapıyor. Bir defa orada isyan üzere duran Müslüman kendini yanlış bir zemine oturtmuş oluyor. O zemin Sevap kazanmak günahtan kaçınmaktan önce gelir ilkesidir. Yani, orada ara sıra bir iki Müslümana faydası olacak, sevap kazanacak diye günahın üzerinde yaşıyor. Gerçi, birine faydalı olmak için kimse kendini kolay kolay riske atmıyor. Tabi, işin burası da ayrı bir tartışma konusu. Ama biz oraya girmeyeceğiz.
İşte bu şartlarda orada duran Müslüman her gün kirlenmektedir, ALLAHtan uzaklaşmaktadır. İşe birde karşı cepheden bakarsak, yani onun, Müslümanlara faydası olur diye ateşin içinde kalmasını onaylayan, ne biçim bir Müslüman ki, oraya işi düştüğünde kendine yardımı olsun diye kardeşini ateşe atıyor, her gün günahlarla yaşamasına razı oluyor. Aslında, bana öyle geliyor ki, herkes kendi menfaatini ve rahatını düşünüyor, ama görüntü farklı bir şekilde ortaya konuluyor.
Yoksa kendisinin dünyası için, Müslüman kardeşinin ahiretini mahveden ,veya kendi ahiretini riske atarak başkasının dünyevi işine koşmak İslamın hiçbir yerine sığdırılabilecek bir tutum değildir.
Bir rivayette, Resulullah(s.a.v) şöyle buyurmuştur: Başkasının dünyası adına kendi ahiretinin kaybına sebep olan kimse kıyamet günü ALLAH katında insanların en kötülerindendir.(Kuzai/müsned- şihab/s.48)
Ashab-ı Kehfin olayında da bu konuda güzel bir ders vardır.Onlar, devletin en üst makamlarında bulunurlarken, mevcut tağuti otoriteyi reddederek mağaraya sığınıyorlar, çünkü orada Rabbe kul pozisyonunda durma imkanı kalmamıştır.Karşı koyacak güçleri de yok Bu yüzden terk ediyorlar. Bunlar şöyle de düşünebilirlerdi: Biz, burada kalabilecek şekilde ortama uyalım, biz gidersek daha kötüleri gelir. Hiç olmazsa birkaç Müslümana faydamız dokunur. Ama böyle demediler.Günahtan kaçınmak, sevap işlemekten önce gelir kuralınca terk edip mağaraya (ALLAHa) sığındılar. O yiğitlerin tavırlarında da savunduğumuz ilkeyi net olarak görmek mümkün.
ALLAH bir çok ayetlerde Akıbet muttakilerindir buyuruyor. Bu ayet iyice düşünüldüğünde yazıya başlık yaptığımız ilkeyi desteklediğini görürüz. Şöyle ki, ayet, sonuçta kazanacak olanların muttakiler olduğunu söylüyor. Muttakiler de, ALLAHa karşı gelmekten sakınanlar, anlamına geldiğine göre, demek ki, bizler sonuçta kazanmış olmak için kendimizi unutup başkalarına faydalı olmak yerine önce bizzat kendimiz günah işlemekten kaçınacağız. Günahlar bizim için ateştir. Günah işlemekten ne kadar kaçınırsak ateşten de o kadar kaçınmış olacağız. Aynı zamanda günahlar, imanın gücünü kırdığından, günahlardan uzak durduğumuz derecede imanımız güçlü olacak ve bizler bunun kalbimize verdiği huzuru sürekli yaşayacağız. Söylediklerimizi şöyle bir örnekle açacak olursak:
Biz biriyle maça çıkacağız. Çok güçlü, her istediğini yapabilen biri gelerek bize diyor ki,Sen benim dediğimi yaparsan yani, dediklerime aykırı davranmazsan söz veriyorum seni galip getireceğim. Bizde gerçekten onun, her istediğini yapabilecek güçte olduğundan, hem de sözünde durduğundan emin olduğumuzdan dolayı bunu kabul ederek maça çıkıyoruz.Yapacağımız tek şey, oyunu kurallarına göre oynayıp, bize söz verene karşı gelmekten sakınmak.Bu şartlarda maça giriyoruz.Bize gol atıyorlar pek fazla üzülmüyoruz .Kısacası, maçın aleyhimize olduğu anlarda moralimizi bozmuyoruz. Çünkü, maç devam ediyor. Eğer biz, söz veren şahsa karşı gelmezsek maçın sonucunun bize ait olacağından eminiz. İşte bu ahdi korumak, bizim en olumsuz şartlarda dahi güçlü kalmamızı sağlar. Önemli olan maç süresince sakınmamız gereken davranışlardan sakınmaktır.
İşte bizim dünya hayatımız bir maç gibidir. Hak ve batılın maçıdır bu. Hayatın ve her şeyin sahibi olan ALLAH, kendi safında mücadele edecek olanlara diyor ki, Akıbet muttakilerindir. Bu bir teminattır. Hem de öyle bir yerden ki, kimse bozamaz. Durum böyle olunca, bize düşen şey; şu hayat maçını sahibinin koyduğu kurallarla oynamaktır. Ama biz başarıyı daha maç bitmeden görmek istediğimizden dolayı sabırsız(veya güvensiz) davranarak kuralları çiğniyoruz. Hiçbir oyuncu kurallarını çiğnediği bir oyundan başarıyla çıkamaz.
Hem Kuranda yüce Rabbimiz asıl büyük başarının ahiretteki başarı olduğunu söylüyor. Kim ALLAHtan korkarak hareket ederse, Onun azabından emin olur.
Biz belalı ve çetin bir günde Rabbimizden(Onun azabına uğramaktan) korkarız(derler) İşte bu yüzden ALLAH onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.(İnsan/10,119)
Bilindiği gibi Hudeybiye seferi denilen bir sefer var. Resulullah(s.a.v), gördüğü bir rüya üzerine ashabını toplayarak umre amacıyla Mekkeye doğru ihramlı oldukları halde yola çıkıyorlar. Yolun bir yerinde ALLAH onlara, iştahlarını kabartacak şekilde av hayvanlarını gönderiyor. Ama dinen ihramlı kimselerin avlanması da yasak. ALLAH, ortamı öyle bir hazırlıyor ki, adeta onları tahrik edercesine av hayvanlarını, onlar ellerini ve mızraklarını uzattıklarında yakalayabilecekleri kadar yaklaştırıyor.
Ey iman edenler! ALLAH sizi ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avlanma ile dener ki, gıyabında kimin kendisinden korktuğu ortaya çıksın. Kim bundan sonra sınırı aşarsa onun için acı bir azap vardır.(Maide/94)
Peki, ALLAH neden böyle bir ortam hazırlıyor? Ayet sorunun cevabını da içeriyor: Kimin gıyabında ALLAHtan korktuğu ortaya çıksın.
Aynı şey cumartesi balık avlama yasağında da var. O gün de ALLAH tahrik edercesine balıkları bol miktarda gönderiyordu. İmtihan şu: Kim görmediği ALLAHa karşı gelmekten
Selam ve dua ile..