ÇÖLLER
Çöller,geniş karasal alanlarda;metrekareye düşen yıllık yağış ortalamasının 25 cmnin altında olduğu,az sayıda bitki ve hayvanın uyum sağlamış olduğu kurak alanlardır.Yeryüzünün yaklaşık üçte biri çöllerle kaplıdır.Bu bölgelerde çok az sayıda insan yaşar.Çöller;sıcak,soğuk ve orta kuşak çöller diye ikiye ayrılır.Orta kuşak çöllere örnek olarak Orta Asyada ve ABDdeki Great Basin (Büyük Havza)dır.Bu yörelerde kışın çok soğuktur. Soğuk çöl olarak Çindeki Taklamakan Çölü.Sıcak çöllere örnek olarak Şilideki Atakama Çölü. Çöller nasıl oluşur?
Çöller; yeryüzündeki her kıtada görülebilir.Bütün çöllerin ortak özelliği çok az yağış almalarıdır.Çöllerin oluşumu,yüksek basınçtan kaynaklanan kuru havadır.
Sıcak ve nemli hava,yükselerek tropikal bölgelere doğru hareket eder.Yükseldikçe yoğunlaşır,soğur ve her iki yarımküredeki 30. enlemlerde alçalan hava,üzerindeki basınç nedeniyle sıkışır ve ısınır.Nem tutma kapasitesi artar.Bu bölgelerde yağmur ort.yıllık 200 mmnin altında yağar.Oluşacak çölün üzerinde bulutsuz bir ortam oluşur.Güneş ışınları da direkt topraktaki suyu buharlaştırır.Çöllerin oluşmasına gereli olan nedenlerden biridir.
Çöllerin oluşmasıyla ilgili nedenlerden ikisini açıklayacağız okyanustaki soğuk akıntılar ve yağmur gölgesi. Ilıman bölgelerdeki karaların batı kıyıları boyunca görülen soğuk su akıntıları,deniz yüzeyinin soğumasına neden olur. Bu yüzden hava kütlesi soğur.Soğumuş olan bir hava kütlesi su tutma kapasitesi azaldığından yağmur kıyılara ulaşmaz.Örnek olarak Şilideki Atakama Çölü ,Güneybatı Afrikadaki Namib Çölü gösterilir.Yağmur gölgesi olayı da bu şekildedirenizlerden karalara doğru ilerleyen nemli hava kütlesi,kıyıda dağ sırasıyla karşılaşınca,yamaç boyu yükselir.Doğa yağmuru olarak yağış bırakır.Dağı aşan bulutlar iç bölgeye ilerlediğin de hava kuru olur,alçalırken ısınır.Bu şekilde oluşan çöller Californiadaki Nevada dağlarının gölgesindeki Mojave Çölü örnektir.
Çölde yaşayanlar
Dünyadaki insanların %5i çöllerde yaşamaktadır.Bu insanlar ya göçebe yaşarlar ya da vaha denilen,su kaynaklarının yakınlarındaki verimli bölgelerde yerleşmektedirler.
Çölde yaşayan hayvanlar çöl şartlarına uyum sağlamaktadırlar.Kabuklu domuz,akrepler,değişik böcekler ve örümcekler gibi hayvanların terlemeyi sınırlayan sert ve geçirimsiz bir kabuğa sahiptirler;develer ve ceylanlar da su kaybını en aza indirmek amacıyla idrar çok yoğundur.Arap develeri ,normalde vücut ağırlıklarının %30unu yitirebilirler(insanlar için bu oran tehlikelidir).Sonra 120 litreye kadar su içerler.Sıcaktan kaçmak için yılanlar yarıkların içlerine saklanırlar;kertenkelelerde kumun içine sığınak kazarlar;piramit faresiyle kanguru-fare zıplayarak hareket ederek çölde yaşamaya uyum sağlayanlardandır.Bu hayvanların dışında kutlar,tilkiler,çöl kaplumbağaları,kuşlar (baykuş,ağaçkakanları)gibi hayvanlarda yaşamaktadır.Hayvanların çoğu geceleri barınaklarından çıkıp yaşarlar.Gündüzleri özellikle öğle vakitlerinde barınaklarına girerler.Kertenkeleler vücut ısısını dengelemek için öğle vak- tine kadar barınaklarına girmezler.
Kaktüs bitkisi susuz yaşar,kökleri çevresinde olur ve böylece yağmur yağdığında daha fazla su toplayabilir.Toplanan sular gövde de ya da yapraklarda depolanır.Kaktüslerin yüzeyleri su kaybını önlemektedir.
Çöl bitkilerinden bazıları:Kaktüs,feorocactüsler,gasteria bekeri,cereuslar,carnegia,hurma ağaçları gibi.Çöl çiçekleri de vardır:Echinopsis,hodtricia ve chamacerus rhodatric.Bazı çöl bitkileri hayvanlara hem besin hem de barınak sağlarlar.
Jeotermal enerji, Dünya'nın ısısından elde edilen enerjidir. Jeotermal sözcüğü "yer" ve "ısı" anlamındaki Yunanca iki sözcükten üretilmiştir. Bilim adamları, jeotermal ısının nereden kaynaklandığı, yeryüzüne çıkan buharın nasıl oluştuğu konusunda henüz tam bir görüş birliğine varamamışlardır. Büyük bir olasılıkla bu ısının kaynağı , Dünya'nın derinliklerindeki "magma" denilen erimiş kayaç kütlesidir. Yüzeye püsküren buharın da, yüzeyden derinlere sızan yağmur sularının, bu kızgın magma bölgesinde ısınıp buharlaşması sonucunda oluştuğu sanılmaktadır. Bu ısıdan, İzlanda ve Japonya'da olduğu gibi, evlerin, hamamların ve seraların ısıtılmasında yararlanılabilir. Elektrik enerjisi üretiminde de, üreteçlere bağlı buhar türbinlerinin çalıştırılmasıyla jeotermal enerji kullanılabilir.
İlk jeotermal enerji santralı 1931'de İtalya'daki Larderello'da kuruldu. Bugün Larderello'da toplam gücü 351 megawatt olan ve yaklaşık 600 bin nüfuslu bir kenti beslemeye yeterli elektrik üreten bir grup jeotermal enerji santralı bulunmaktadır.
Ucuz enerji çağından pahalı enerji çağına girilirken ömrü son derece kısıtlı olan konvansiyonel enerji kaynaklarının, bir gün tükenebileceği düşünülmeye başlanmıştır. Bu nedenle, hızla artan nüfusun ve teknolojik yeniliklere bağlı olarak gelişen endüstrinin enerji gereksinimi karşısında, konvansiyonel enerji kaynaklarının yerine geçebilecek, yeni ve yenilenebilir doğal kaynakların araştırılması bulunması ve bunlardan yararlanılması konusunda büyük bir arayış içine girilmiştir.
Dünyadaki enerji kaynakları fosil kaynaklar (kömür, petrol, doğal gaz, turba, petrollü, kaynaklar, vb.) yenilenebilir kaynaklar (hidrolik, biyomas, jeotermal, jeotermal gradyan, rüzgar, gelgit, dalga, vb.) olmak üzere iki bölüme ayrılabilir. Bunlardan yenilenebilir kaynaklar grubuna giren Jeotermal Enerji, önemli bir yer tutmaktadır.
Yerkabuğu içerisinde hazne kayalarda bulunan, basınç altında aşırı derecede ısınmış suların enerjisidir. Ekonomik önemdeki jeotermal enerji birikimi, 40°C-380°C arasında olup, 3000 m 'ye kadar olan derinliklerde geçirimsiz kayalar altında yer alan, geçirimli hazne kayalar içinde bulunmaktadır. Şimdiye kadar üç çeşit jeotermal sistemin varlığı saptanmıştır. Sıcak kuru kaya sistemi, sıcak su sistemi, kuru bahar sistemi.
Sıcak Su Sistemi
Yeryüzünde sıcak su esaslı sistemler Buhar esaslı sistemlerden yirmi kat daha fazla bulunmaktadır. Sıcak su sisteminde, derindeki hazne kaya içerisinde, basınç altında, yüksek sıcaklıkta, erimiş kimyasal madde bakımından çok zengin, farklı kimyasal özelliklerde sular bulunmaktadır. Bu tür sistemlerden sondajlarla yeryüzüne çıkarılan sıcak su+buhar karışımından elde edilen buhardan, elektrik enerjisi üretilmekte, buharı alınmış sıcak su ise atılmaktadır.
Kuru Bahar Sistemi
Buhar esaslı sistemler, sıcak su esaslı sistemlerden farklı olarak, çok fazla ısınmış, nem miktarı az, sıcaklığı yüksek buhar üretirler. Bu tür buhar, bir enerji kaynağı olarak doğrudan jeotermal santrallere gönderilerek elektrik enerjisine dönüştürülmektedir. Bir bakıma bunlar yerkabuğu üzerinde oluşmuş, birer doğal nükleer reaktör olarak kabul edilir.
Sıcak Kuru Kaya Sistemleri
Yerküremizde özellikle genç, aktif volkanik kuşaklarda, jeotermal gradyanın çok yüksek olduğu bölgelerde, sıcak su içermeyen yüksek sıcaklığa sahip kızgın, kuru kayalar bulunmaktadır. Bu tür sistemlere soğuk su basılarak sıcak su+ buhar karışımı alınmakta ve bu, bir enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır.
Başlangıçta Dünya
Dünya başlangıçta, üzerinde dumanlar tüten, akkor halde kayalarla kaplı, cehennem gibi bir yerdi. O dönemden beri yüzeyi soğudu, kıtalar hareket etti, dağlar yükseldi ve aşındı; yaşam belirdi. Gezegenin geçmişte nasıl bir yer olduğunu gösteren izlerin tümü silindi. Ancak uzmanlar, en yaşlı kayaçlardan, en derindeki magmadan, hatta Ay'ın kraterlerle kaplı yüzeyinden gelen ipuçlarına bakarak gezegenin ilk dönemlerine ilişkin teoriler üretti. Bu ilk günler daha iyi anlaşıldıkça, günümüzde, Dünya'da en sert koşulların hüküm sürdüğü, gezegenimizin bir dönemlerdeki görünümünü andıran az sayıda bölgenin gizemi de aydınlanıyor. Gezegenin doğum sancıları yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, genç Güneş'in çevresinde dönen kaya ve buz parçacıklarının çarpışıp birleştikleri ve çığ gibi büyüyerek, gezegenleri şekillendiren -ve giderek büyüyen- yapıtaşlarını oluşturdukları dönemde başladı. Yapıtaşları, zincirleme gelişen bu şiddetli çarpışma ve birleşmelerle birbirine yapışarak yeni doğmuş Dünya da dahil olmak üzere gezegenleri oluşturdu. Bu kargaşa sırasında, Mars büyüklüğünde bir kütle trilyonlarca atom bombası patladığında açığa çıkacak bir enerjiyle gezegenimize çarparak tamamen ergimesine yol açtı. Çarpan kütlenin büyük bir bölümü, çarpışmanın etkisiyle oluşan derin magma okyanusu tarafından yutuldu. Ama çarpışma, aynı zamanda yörüngeye küçük bir gezegeni oturtmaya yetecek kadar kızgın kor halde kayaç püskürttü. Bu kayaç yığını hızla bir küreye dönüştü. Ve Ay o dönemden beri Dünya tarihine tanıklık ediyor.
Ay'ın sancılı doğumunun ardından Dünya yüzeyi soğudu. Ancak yine de gezegenimizde, izleyen 700 milyon yıl boyunca yaşam ortaya çıkmadı; uzmanlar bu döneme, Yunan mitolojisinin yeraltı tanrısı Hades'ten esinle Hadean adını veriyor. Katı kayaç kütleleri, magma üzerinde koyu renkli buz kütleleri gibi yüzüyordu. Soğumakta olan kayaçlardan gazlar -karbondioksit, azot, su buharı ve diğerleri- fışkırıyordu ve bu gazların oluşturduğu oksijensiz, kalın atmosfer, gezegenin çevresini kuşatıyordu.
Sıcaklık düştükçe, buhar yoğunlaşarak ilk musonlarla okyanus havzalarını dolduran
yağmurlara dönüştü. Bu ilk okyanusların ömrü kısa sürmüş olabilir. Uzayda gezegenlerin doğumundan arta kalan ve çapları onlarca kilometreden yüzlerce kilometreye kadar değişen kayaç parçaları Dünya'yı Hadean boyunca bombardımana tuttu. En şiddetli çarpışmalar okyanusları buharlaştırarak soğuma ve yoğunlaşma sürecinin yeniden başlamasına yol açmış olabilir.
3,8 milyar yıl öncesine gelindiğinde çarpışmalar sona erdi. Artık su, gezegenin yüzeyinde sıvı halde uzun süre kalabilirdi. O dönemlerde, belki de okyanuslarda, yaşam içermeyen kimyasal tepkimeler, kendilerini eşleyebilecek ve daha karmaşık yapılara evrimleşecek kadar karmaşık moleküller üreterek eşik atladı. 3,5 milyar yıl öncesi gibi erken bir tarihte, yaşam, okyanusların güneş ışığını gören bölümlerinde ortaya çıkan birhücreli, mavi-yeşil siyanobakterilere doğru evrimleşti. Bu mikroskobik organizmaların trilyonlarcası zamanla gezegeni değiştirdi. Besin üretebilmek için güneş enerjisini alıp, atık olarak oksijen açığa çıkardılar. Yavaş yavaş atmosferi solunabilir hale getirdiler ve yaşamın çeşitlenmesi için yolu açtılar.
O günler çok gerilerde kaldı ama gezegenimizi bir cehennemden, yaşanabilir bir dünyaya getiren süreçlere hâlâ tanık olunabiliyor. Yanardağ püskürmelerinde hâlâ gezegenin oluştuğu dönemden arta kalan ısı açığa çıkıyor. Bugün, milyarlarca yıldır olduğu gibi siyanobakteriler gezegenimizin en sert koşullarında hüküm sürmeye devam ediyor. Ve soğumakta olan lavın üzerinde yaşam bulan her bitkiyle, yaşamın cansız kayaçlara karşı kazandığı zafer bir kez daha belgeleniyor.
Tim Appenzeller ( National Geographıc)
İnsanoğlu düşünmeye başladığı andan itibaren çevresindeki yerşekillerin nedenlerini merak etmiş, bunların binlerce yıl sabit ve sarsılmaz kabul edilmesinden sonra, aslında sürekli bir haraket ve evrim içinde olduklarını anlayınca da bu hareketi idame ettiren kuvvetin doğasını ve kökenini araştırmaya başlamıştır (Şengör, 1983). Sayıları oldukça kabarık olan jeotektonik hipotezlerin veya teorilerin başlıcaları Kontarksiyon Teorisi , Ekspansiyon Teorisi , Mağmatik Yükselme -Kabarma Teorisi; Konveksiyon Akımları Teorisi, Kıtaların Kayma Teorisi ve nihayet Levha Tektoniği Teorisi dir (Ketin, 1983). Kontraksiyon Teorisinin ana fikri, yani yerkürenin başlangıçta sıcak-ergimiş bir kütle halinde bulunduğu, zamanla soğuyarak büzüldüğü, hacminin küçüldüğü ve dış kısmında katı bir kabuğun oluştuğu daha 17. yüzyılda Descartes (1664) ve Newton (1681) tarafından benimsenmiş, ilk kez yer bilimlerine uygulanması ise , James Hall tarafından gerçekleştiilmiştir. Fakat teorinin tüm jeoojik yönleri ile geniş anlamda kurucusu ünlü fransız yer bilimci Elie de Beamont olmuştur (1829-1852). Özellikle Avusturyalı büyük yer bilimci Ed. Sues (1831-1909) Yeryuvarının Çehresi adlı ünlü eserinde teoriyi yer bilimleri alanında bir dünya görüşü niteliğine yükseltmiştir.
Kontraksiyon Teorisi yirminci yüzyılda Jefreys ve Guttenberg gibi ünlü jeofizikçiler tarafından değişik biçimde de olsa desteklenmiştir.
Ekspansiyon veya Genişleme Büyüme Teorisine göre, yeryuvarının hacminin büyüme nedeni esas itibarıyla ısısal genişlemedir. Diğer bir neden yer içindeki yoğunluğu fazla yüksek basınç fazındaki maddelerin yoğunluğu daha az düşük basınç fazındaki türlerine dönü?mesidir.
Konveksiyon akımları teorisinin dayandığı ana görüş yer içinde kabuk altında cereyan eden ısı değiş tokuşudur. Teoriye göre yerin içi ile yeryüzünün sıcaklığı arasındaki ısı farkı yerin manto kesiminde yılda bir kaç santimetre hızla hareket eden bir konveksiyon akımı oluşturmaktadır ve bu hareket sürtünme dolayısyla yerkabuğuna intikal etmektedir. Diğer bir değişle derinlerde manto kesiminde çok yavaş akan maddeler yerkabuğundaki hareketlere aktif olarak katılmakta büyük tektonik yapıların meydana gelmesinde katkıda bulunmaktadır.
Özetle konveksiyon akımını besleyen onu sürekli olarak hareket halinde tutan enrji kaynağı yerin sıcaklığı (Holmes) ve gravitasyon (van Bemmeln) etkisidir.
Kıtaların kayma teorisi, alman jeofizikçi Alfred Wegener tarafından 1912de ortaya konmuş ve E. Argand (1922), Du Toit (1921) gibi dönemin ünlü jeologları ile Beniof (1954) Runcorn (1962), Sykes (1968) ve Bullard (1969) gibi yeni zamanların tanınmış jeofizikçileri tarafından benimsenmiş ve desteklenmiştir. Bu teoriye göre;
Kıtalar okyanus tabanlarından farklı yapıdadırlar. Onlara sımsıkı bağlı da değillerdir. Aksine buzdağlarının denizde yüzdükleri gibi kıtalar da derin deniz diplerinde-okyanus tabanlarında- açığa çıkan ve yoğunlukları kendilerinkinden fazla olan ağır maddeler üzerinde yüzerler kayarlar.
Levha Tektoniği , büyük ölçüde okyanuslardan elde edilen verielr üzerine kurulmuş bir teoridir. Bu özelliği ile kendinden önceki teorilerden ayrılır.
İkinci dünya savaşı esnasında özellikle denizltı savaşları için geliştirilen son derece hassas batimetrik harita alma yöntemleri savaştan sonra İngilterede Sir Edward Bullard (cambridge Üniversitesi) ve Amerikada Hary Hess (Princeton Üniversitesi) ve Maurice Ewing (Colombia Üniversitesi) gibi hükümetler nezdinde söz sahibi ciddi bilim adamları tarafından okyanus tabanlarıın ayrıntılı haritalanmasında kullanıldı. Özellikle Ewingin yönetiminde bulunan Lamont Jeofizik rasathanesi gemileri sadece batimetrik değil mağnetik ve gravite verilerini de topluyordu, deniz tabanlarından tortu örnekleri alıyorlardı.
Bu faaliyet okyanuslarda devam ederken, ABD, soğuk savaşın bir sonucu olarak Sovyetler Birliğinin yaptığı zannedilen nükleer silah deneylerini izleyebilmek amacıyla dünyanın dört bir yanına uzanan sağlıklı bir sismograf ağı oluşturdu. WWSSN olarak bilinen bu ağ sayesinde mağnetidü 4 ve yukarısındaki depremler büyük bir hassasiyetle kaydedilmeye başlandı. Episantır tayinindeki hataların genellikle bir kç kmnin içine alınması özellikle okyanusal alanlarda depremlerin son derece dar kuşaklarda olması ve bu kuşakların çvrelediği devasa alanların hemen hemen asismik kuşaklar olduğunu gösterdi.
1940lı yılların sonlarına doğru Amerikalı jeofizikçi Hugo Benioff derin deniz hendeklerinden manto içine sarkan eğimli deprem zonlarının aslında devasa bindirmeler olduğu ve bu bindirmeler boyunca okyanus tabanının pasifiği çevreleyen kıtaların altına daldığını iddia etti. 1952de alman tektonikçi Hans Stille bu eğimli deprem zonlarının hemen üstlerinde Pasifiğia deta kuşatan meşhur ateş çemberini oluşturan volkanların varlığına dikkati çekti ve bunklar arasında jenetik bir ilişki olması gerektiğini vurguladı.
Bu gelişmeler olurken Amerikalı petrolog Harry Hess savaş yıllarında donanmada edindiğideneyimler ışığında okyanusların tarihi ile ilgileniyordu. Özellikle Ewing ekibinin okyanusların sanılanın tersine genç olmaları gerektiğini göstermişti.
Öte yandan Hess, Amerikalı jeologların ezici çoğunluğunun tersine, kıtaların kaymasına inanmaktaydı ama o da jeofizikte biraz bilgisi olan herkes gibi; Sir Harold Jefreysin sialin sima üzerinde yüzen bir sal gibi hareket edemeyeceğini, simanın sialden daha kuvvetli olduğunu tarışma götürmez bir açıklıkla kanıtlamış olduğunu biliyordu. Sial simadan bağımsız hareket edmezdi.
Acaba sial ile sima birlikte hareket edemez miydi ? 1960 yılında yayınlanan makalesinde Hess, mantoda büyük ölçüde konveksiyon akmları olamsı lazım geldiği varsayımından hareketle, okyanus litosferinin bu konvektif sistemin sınır kondüksiyon tabakası olduğunu ileri sürdü. Aynı yıl Robert Dietz, bu mekanizmaya deniz tabanı yayılması adını verdi.
Hess ve Dietzin makalelerinin yayınlanmasının hemenn akabinde Kanadada Morley, İngilterede Cambridgede henüz bir doktora öğrencisi olan Fred Vine, Hessin düşüncesini kontrol edebilmek için dahiyane bir yöntem önerdiler. Bu yöntemin esası şuydu: Yerin jeomanyetik kutuplarının Senezoik esnasında düzensiz aralıklarla terslendiği yapılan paleomanyetik çalışmalardan biliniyordu. Deniz tabanı yayılması yayılma eksenine dik yönde ve bilateral simetrik olarak okyanus tabanı ürettiğine göre jeomanyetik kutuplardaki terslenmeler de yayılma merkezinin her iki yanına simetrik olarak kaydedilmiş olmalılardır, çünkü okyanus tabakalarının üst tabakaları ferromanyetik mineral içeren bazaltlardan oluşur. yayılma ekseninde sıvı halde bulunan bazalt lavları içerisindeki mineraller püskürdükleri andaki jeomanyetik alanın etkisinde belirli bir yönde dizilirler. Yayılma devam ettikçe yayılma merkezinden uzaklaşan bazalt beraberinde püskürdüğü zamanki jeomanyetik alanın yönünün de sabit bir kaydını taşır. Sürekli jeomanyetik alan terslenmeleri yayılma merkezinin iki yanında ve ona paralel uzanan ters ve normal yönde manyetize olmuş şeritler meydana getirirler.
İşte Morley ve Fred Vine ile o zamanki tez hocası Drumont Matthews, bu fikri ileri sürerek özellikle Ewing grubu tarafından yıllardır toplanmakta olan Lamont Jeofizik Rasathanesinin veri bankalarında birikmiş olan manyetik verilerin bu görüşler ışığı altında tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini önerdiler. Vine ve Matthewsun makalesi 1963 yılında Nature dergisinde yayınlandı.
Kanadalı olan John Tuzo Wilson 1960lı yılların ilk yarısında o zamana kadar gerek Kanada kalkanı üzerinde ve gerekse Kanadadaki buzullaşma hakkında yaptığı çalışmalarla kendine haklı bir şöhret yapmış bir jeofizikçiydi. aynı sıralarda Lamont Jeofizik Rasathanesinde New yorkta radyoculuk yapmaktan bıktığı için bir gecikmiş bir doktora öğrencisi olarak gelen Walter C. Pitman ise sadece fizik eğitimi görmüş olup kendi deyimiyle kayaları kaldırım taşından ayıracak kadar dahi jeoloji bilmiyordu.
Pitmanın jeoloji konusundaki bilgisizliği aslında kendisinin en büyük avantajı oldu. Pitman, Vine ve Matewsun makalesini tesadüf eseri okuduğu zaman jeolojide bilgi sahibi arkadaşlrının tersine o makalede ileri sürülen fikirleri son derece akla yatkın buldu. Bunun sonucu olarak Lamontun veri bankalarında bulunan manyetik verileri kontrol ederek Vine ve Matewsun dolaysıyla Hessin haklı olduğunu gösterdi. Sadece kıtalar değil okyanus tabanları da küre sathında binlerce ve binlerce kilometrelik mesafeler katediyorlar orta okyanus sırtında doğup derin deniz hendekleri boyunca tekrar mantoya dönüyorlardı.
Bu arada T. Wilson probleme tamamen değişik bir açıdan yaklaşıyordu. Wilson, Hessden sonraki en önemli adımı attı ve orta okyanus sırtları ile hendeklerin bittikleri yerlerde aslında haraketin büyük yanal atımlı faylarla başka bir şekle transforme edilerek devam ettiğini gösterdi. Böyle sırtları ve hendekleri birbirine bağlayarak hareketin devamını sağlayan yanal atımlı faylara Wilson, hareketi transforme ettikleri için transform fay adını verdi. Wison 1965de tüm sırtları ve hendekleri birbirine bağlayan küre üzerindeki hareketli kuşakları ilk defa tam olarak tasvir etti ve bu kuşaklar boyunca birbirlerine göre hareket etmekte olan dahili olarak asismik ve yüksek bir burulma rijitidesine sahip olan litosfer parçalarına Levha adını verdi. Bu suretle levha tektoniği tüm öğeleriyle ortaya çıkmış oluyordu.
Levha tektoniğinin gelişmesinde, 1967 yılında yayınlanan iki makale çok önemli bir roloynadı. Bunlardan biri Lamontun jeofizikçilerinden Lynn R. Sykes tarafından yayınlandı. Sykes, o zamanlar hayli gelişmiş olan depremlerin fay meknizmalarının çözümleri yönteminden yararlanarak Wilsonun transform fay kavramını ve onunla birlikte Hessin deniz tabanı yayılması hipotezini kontrol etmek niyetiyle orta Atlantik sırtını öteleyen kırık zonları boyunca bir seri fay düzlemi sonucu elde etti. Sykes yaptığı bütün çözümlerde kesinlikle Wilsonun yorumunun doğru olduğunu buldu.
Levha tektoniği bu şekilde her tabi tutulduğu testden başarıyla çıkınca bu teoriyi tüm küre üzerinde ve ayrıntılı bir şekilde kontoletmek lüzumu doğdu. Önce 1967de genç jeofizikçi Dan McKenzie ile uygulamalı mtematikçi Robert Parker levha tektoniğinin küre üzerinde nasıl uygulanması gerektiğini göstererek levha hareketlerinin kinematiğinin türetilmesinde deprem kayma vektörlerinin önemine dikkati çektiler.
1969 yılında dar anlamda levha tektoniğinin son önemli öğesini oluşturan üçlü eklem sorunu da McKenzie ve Morgan tarafından ortaya atılıp çözülerek bu teorinin kendi içinde tutarlı ve tamamlanmış bir sistem haline gelmesini sağladılar.
1969 yılından itibaren levha tektoniği, ada yayları, kenar denizleri, orejenik kuşaklar, geçmişteki fauna vefloranın dağılımı, mantonun evrimi ve konveksiyon ve yer bilimleri kapsamına giren pek çok konuda bu prensiplere dayalı veya bu prensiplere dayandığını iddia eden pek çok hipotezin atılmasına neden olmuş ve onlarla birlikte dünyaçapında yeni bir tektonik model oluşturmaya başlamıştır.
Çöller,geniş karasal alanlarda;metrekareye düşen yıllık yağış ortalamasının 25 cmnin altında olduğu,az sayıda bitki ve hayvanın uyum sağlamış olduğu kurak alanlardır.Yeryüzünün yaklaşık üçte biri çöllerle kaplıdır.Bu bölgelerde çok az sayıda insan yaşar.Çöller;sıcak,soğuk ve orta kuşak çöller diye ikiye ayrılır.Orta kuşak çöllere örnek olarak Orta Asyada ve ABDdeki Great Basin (Büyük Havza)dır.Bu yörelerde kışın çok soğuktur. Soğuk çöl olarak Çindeki Taklamakan Çölü.Sıcak çöllere örnek olarak Şilideki Atakama Çölü. Çöller nasıl oluşur?
Çöller; yeryüzündeki her kıtada görülebilir.Bütün çöllerin ortak özelliği çok az yağış almalarıdır.Çöllerin oluşumu,yüksek basınçtan kaynaklanan kuru havadır.
Sıcak ve nemli hava,yükselerek tropikal bölgelere doğru hareket eder.Yükseldikçe yoğunlaşır,soğur ve her iki yarımküredeki 30. enlemlerde alçalan hava,üzerindeki basınç nedeniyle sıkışır ve ısınır.Nem tutma kapasitesi artar.Bu bölgelerde yağmur ort.yıllık 200 mmnin altında yağar.Oluşacak çölün üzerinde bulutsuz bir ortam oluşur.Güneş ışınları da direkt topraktaki suyu buharlaştırır.Çöllerin oluşmasına gereli olan nedenlerden biridir.
Çöllerin oluşmasıyla ilgili nedenlerden ikisini açıklayacağız okyanustaki soğuk akıntılar ve yağmur gölgesi. Ilıman bölgelerdeki karaların batı kıyıları boyunca görülen soğuk su akıntıları,deniz yüzeyinin soğumasına neden olur. Bu yüzden hava kütlesi soğur.Soğumuş olan bir hava kütlesi su tutma kapasitesi azaldığından yağmur kıyılara ulaşmaz.Örnek olarak Şilideki Atakama Çölü ,Güneybatı Afrikadaki Namib Çölü gösterilir.Yağmur gölgesi olayı da bu şekildedirenizlerden karalara doğru ilerleyen nemli hava kütlesi,kıyıda dağ sırasıyla karşılaşınca,yamaç boyu yükselir.Doğa yağmuru olarak yağış bırakır.Dağı aşan bulutlar iç bölgeye ilerlediğin de hava kuru olur,alçalırken ısınır.Bu şekilde oluşan çöller Californiadaki Nevada dağlarının gölgesindeki Mojave Çölü örnektir.
Çölde yaşayanlar
Dünyadaki insanların %5i çöllerde yaşamaktadır.Bu insanlar ya göçebe yaşarlar ya da vaha denilen,su kaynaklarının yakınlarındaki verimli bölgelerde yerleşmektedirler.
Çölde yaşayan hayvanlar çöl şartlarına uyum sağlamaktadırlar.Kabuklu domuz,akrepler,değişik böcekler ve örümcekler gibi hayvanların terlemeyi sınırlayan sert ve geçirimsiz bir kabuğa sahiptirler;develer ve ceylanlar da su kaybını en aza indirmek amacıyla idrar çok yoğundur.Arap develeri ,normalde vücut ağırlıklarının %30unu yitirebilirler(insanlar için bu oran tehlikelidir).Sonra 120 litreye kadar su içerler.Sıcaktan kaçmak için yılanlar yarıkların içlerine saklanırlar;kertenkelelerde kumun içine sığınak kazarlar;piramit faresiyle kanguru-fare zıplayarak hareket ederek çölde yaşamaya uyum sağlayanlardandır.Bu hayvanların dışında kutlar,tilkiler,çöl kaplumbağaları,kuşlar (baykuş,ağaçkakanları)gibi hayvanlarda yaşamaktadır.Hayvanların çoğu geceleri barınaklarından çıkıp yaşarlar.Gündüzleri özellikle öğle vakitlerinde barınaklarına girerler.Kertenkeleler vücut ısısını dengelemek için öğle vak- tine kadar barınaklarına girmezler.
Kaktüs bitkisi susuz yaşar,kökleri çevresinde olur ve böylece yağmur yağdığında daha fazla su toplayabilir.Toplanan sular gövde de ya da yapraklarda depolanır.Kaktüslerin yüzeyleri su kaybını önlemektedir.
Çöl bitkilerinden bazıları:Kaktüs,feorocactüsler,gasteria bekeri,cereuslar,carnegia,hurma ağaçları gibi.Çöl çiçekleri de vardır:Echinopsis,hodtricia ve chamacerus rhodatric.Bazı çöl bitkileri hayvanlara hem besin hem de barınak sağlarlar.
Jeotermal enerji, Dünya'nın ısısından elde edilen enerjidir. Jeotermal sözcüğü "yer" ve "ısı" anlamındaki Yunanca iki sözcükten üretilmiştir. Bilim adamları, jeotermal ısının nereden kaynaklandığı, yeryüzüne çıkan buharın nasıl oluştuğu konusunda henüz tam bir görüş birliğine varamamışlardır. Büyük bir olasılıkla bu ısının kaynağı , Dünya'nın derinliklerindeki "magma" denilen erimiş kayaç kütlesidir. Yüzeye püsküren buharın da, yüzeyden derinlere sızan yağmur sularının, bu kızgın magma bölgesinde ısınıp buharlaşması sonucunda oluştuğu sanılmaktadır. Bu ısıdan, İzlanda ve Japonya'da olduğu gibi, evlerin, hamamların ve seraların ısıtılmasında yararlanılabilir. Elektrik enerjisi üretiminde de, üreteçlere bağlı buhar türbinlerinin çalıştırılmasıyla jeotermal enerji kullanılabilir.
İlk jeotermal enerji santralı 1931'de İtalya'daki Larderello'da kuruldu. Bugün Larderello'da toplam gücü 351 megawatt olan ve yaklaşık 600 bin nüfuslu bir kenti beslemeye yeterli elektrik üreten bir grup jeotermal enerji santralı bulunmaktadır.
Ucuz enerji çağından pahalı enerji çağına girilirken ömrü son derece kısıtlı olan konvansiyonel enerji kaynaklarının, bir gün tükenebileceği düşünülmeye başlanmıştır. Bu nedenle, hızla artan nüfusun ve teknolojik yeniliklere bağlı olarak gelişen endüstrinin enerji gereksinimi karşısında, konvansiyonel enerji kaynaklarının yerine geçebilecek, yeni ve yenilenebilir doğal kaynakların araştırılması bulunması ve bunlardan yararlanılması konusunda büyük bir arayış içine girilmiştir.
Dünyadaki enerji kaynakları fosil kaynaklar (kömür, petrol, doğal gaz, turba, petrollü, kaynaklar, vb.) yenilenebilir kaynaklar (hidrolik, biyomas, jeotermal, jeotermal gradyan, rüzgar, gelgit, dalga, vb.) olmak üzere iki bölüme ayrılabilir. Bunlardan yenilenebilir kaynaklar grubuna giren Jeotermal Enerji, önemli bir yer tutmaktadır.
Yerkabuğu içerisinde hazne kayalarda bulunan, basınç altında aşırı derecede ısınmış suların enerjisidir. Ekonomik önemdeki jeotermal enerji birikimi, 40°C-380°C arasında olup, 3000 m 'ye kadar olan derinliklerde geçirimsiz kayalar altında yer alan, geçirimli hazne kayalar içinde bulunmaktadır. Şimdiye kadar üç çeşit jeotermal sistemin varlığı saptanmıştır. Sıcak kuru kaya sistemi, sıcak su sistemi, kuru bahar sistemi.
Sıcak Su Sistemi
Yeryüzünde sıcak su esaslı sistemler Buhar esaslı sistemlerden yirmi kat daha fazla bulunmaktadır. Sıcak su sisteminde, derindeki hazne kaya içerisinde, basınç altında, yüksek sıcaklıkta, erimiş kimyasal madde bakımından çok zengin, farklı kimyasal özelliklerde sular bulunmaktadır. Bu tür sistemlerden sondajlarla yeryüzüne çıkarılan sıcak su+buhar karışımından elde edilen buhardan, elektrik enerjisi üretilmekte, buharı alınmış sıcak su ise atılmaktadır.
Kuru Bahar Sistemi
Buhar esaslı sistemler, sıcak su esaslı sistemlerden farklı olarak, çok fazla ısınmış, nem miktarı az, sıcaklığı yüksek buhar üretirler. Bu tür buhar, bir enerji kaynağı olarak doğrudan jeotermal santrallere gönderilerek elektrik enerjisine dönüştürülmektedir. Bir bakıma bunlar yerkabuğu üzerinde oluşmuş, birer doğal nükleer reaktör olarak kabul edilir.
Sıcak Kuru Kaya Sistemleri
Yerküremizde özellikle genç, aktif volkanik kuşaklarda, jeotermal gradyanın çok yüksek olduğu bölgelerde, sıcak su içermeyen yüksek sıcaklığa sahip kızgın, kuru kayalar bulunmaktadır. Bu tür sistemlere soğuk su basılarak sıcak su+ buhar karışımı alınmakta ve bu, bir enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır.
Başlangıçta Dünya
Dünya başlangıçta, üzerinde dumanlar tüten, akkor halde kayalarla kaplı, cehennem gibi bir yerdi. O dönemden beri yüzeyi soğudu, kıtalar hareket etti, dağlar yükseldi ve aşındı; yaşam belirdi. Gezegenin geçmişte nasıl bir yer olduğunu gösteren izlerin tümü silindi. Ancak uzmanlar, en yaşlı kayaçlardan, en derindeki magmadan, hatta Ay'ın kraterlerle kaplı yüzeyinden gelen ipuçlarına bakarak gezegenin ilk dönemlerine ilişkin teoriler üretti. Bu ilk günler daha iyi anlaşıldıkça, günümüzde, Dünya'da en sert koşulların hüküm sürdüğü, gezegenimizin bir dönemlerdeki görünümünü andıran az sayıda bölgenin gizemi de aydınlanıyor. Gezegenin doğum sancıları yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, genç Güneş'in çevresinde dönen kaya ve buz parçacıklarının çarpışıp birleştikleri ve çığ gibi büyüyerek, gezegenleri şekillendiren -ve giderek büyüyen- yapıtaşlarını oluşturdukları dönemde başladı. Yapıtaşları, zincirleme gelişen bu şiddetli çarpışma ve birleşmelerle birbirine yapışarak yeni doğmuş Dünya da dahil olmak üzere gezegenleri oluşturdu. Bu kargaşa sırasında, Mars büyüklüğünde bir kütle trilyonlarca atom bombası patladığında açığa çıkacak bir enerjiyle gezegenimize çarparak tamamen ergimesine yol açtı. Çarpan kütlenin büyük bir bölümü, çarpışmanın etkisiyle oluşan derin magma okyanusu tarafından yutuldu. Ama çarpışma, aynı zamanda yörüngeye küçük bir gezegeni oturtmaya yetecek kadar kızgın kor halde kayaç püskürttü. Bu kayaç yığını hızla bir küreye dönüştü. Ve Ay o dönemden beri Dünya tarihine tanıklık ediyor.
Ay'ın sancılı doğumunun ardından Dünya yüzeyi soğudu. Ancak yine de gezegenimizde, izleyen 700 milyon yıl boyunca yaşam ortaya çıkmadı; uzmanlar bu döneme, Yunan mitolojisinin yeraltı tanrısı Hades'ten esinle Hadean adını veriyor. Katı kayaç kütleleri, magma üzerinde koyu renkli buz kütleleri gibi yüzüyordu. Soğumakta olan kayaçlardan gazlar -karbondioksit, azot, su buharı ve diğerleri- fışkırıyordu ve bu gazların oluşturduğu oksijensiz, kalın atmosfer, gezegenin çevresini kuşatıyordu.
Sıcaklık düştükçe, buhar yoğunlaşarak ilk musonlarla okyanus havzalarını dolduran
yağmurlara dönüştü. Bu ilk okyanusların ömrü kısa sürmüş olabilir. Uzayda gezegenlerin doğumundan arta kalan ve çapları onlarca kilometreden yüzlerce kilometreye kadar değişen kayaç parçaları Dünya'yı Hadean boyunca bombardımana tuttu. En şiddetli çarpışmalar okyanusları buharlaştırarak soğuma ve yoğunlaşma sürecinin yeniden başlamasına yol açmış olabilir.
3,8 milyar yıl öncesine gelindiğinde çarpışmalar sona erdi. Artık su, gezegenin yüzeyinde sıvı halde uzun süre kalabilirdi. O dönemlerde, belki de okyanuslarda, yaşam içermeyen kimyasal tepkimeler, kendilerini eşleyebilecek ve daha karmaşık yapılara evrimleşecek kadar karmaşık moleküller üreterek eşik atladı. 3,5 milyar yıl öncesi gibi erken bir tarihte, yaşam, okyanusların güneş ışığını gören bölümlerinde ortaya çıkan birhücreli, mavi-yeşil siyanobakterilere doğru evrimleşti. Bu mikroskobik organizmaların trilyonlarcası zamanla gezegeni değiştirdi. Besin üretebilmek için güneş enerjisini alıp, atık olarak oksijen açığa çıkardılar. Yavaş yavaş atmosferi solunabilir hale getirdiler ve yaşamın çeşitlenmesi için yolu açtılar.
O günler çok gerilerde kaldı ama gezegenimizi bir cehennemden, yaşanabilir bir dünyaya getiren süreçlere hâlâ tanık olunabiliyor. Yanardağ püskürmelerinde hâlâ gezegenin oluştuğu dönemden arta kalan ısı açığa çıkıyor. Bugün, milyarlarca yıldır olduğu gibi siyanobakteriler gezegenimizin en sert koşullarında hüküm sürmeye devam ediyor. Ve soğumakta olan lavın üzerinde yaşam bulan her bitkiyle, yaşamın cansız kayaçlara karşı kazandığı zafer bir kez daha belgeleniyor.
Tim Appenzeller ( National Geographıc)
İnsanoğlu düşünmeye başladığı andan itibaren çevresindeki yerşekillerin nedenlerini merak etmiş, bunların binlerce yıl sabit ve sarsılmaz kabul edilmesinden sonra, aslında sürekli bir haraket ve evrim içinde olduklarını anlayınca da bu hareketi idame ettiren kuvvetin doğasını ve kökenini araştırmaya başlamıştır (Şengör, 1983). Sayıları oldukça kabarık olan jeotektonik hipotezlerin veya teorilerin başlıcaları Kontarksiyon Teorisi , Ekspansiyon Teorisi , Mağmatik Yükselme -Kabarma Teorisi; Konveksiyon Akımları Teorisi, Kıtaların Kayma Teorisi ve nihayet Levha Tektoniği Teorisi dir (Ketin, 1983). Kontraksiyon Teorisinin ana fikri, yani yerkürenin başlangıçta sıcak-ergimiş bir kütle halinde bulunduğu, zamanla soğuyarak büzüldüğü, hacminin küçüldüğü ve dış kısmında katı bir kabuğun oluştuğu daha 17. yüzyılda Descartes (1664) ve Newton (1681) tarafından benimsenmiş, ilk kez yer bilimlerine uygulanması ise , James Hall tarafından gerçekleştiilmiştir. Fakat teorinin tüm jeoojik yönleri ile geniş anlamda kurucusu ünlü fransız yer bilimci Elie de Beamont olmuştur (1829-1852). Özellikle Avusturyalı büyük yer bilimci Ed. Sues (1831-1909) Yeryuvarının Çehresi adlı ünlü eserinde teoriyi yer bilimleri alanında bir dünya görüşü niteliğine yükseltmiştir.
Kontraksiyon Teorisi yirminci yüzyılda Jefreys ve Guttenberg gibi ünlü jeofizikçiler tarafından değişik biçimde de olsa desteklenmiştir.
Ekspansiyon veya Genişleme Büyüme Teorisine göre, yeryuvarının hacminin büyüme nedeni esas itibarıyla ısısal genişlemedir. Diğer bir neden yer içindeki yoğunluğu fazla yüksek basınç fazındaki maddelerin yoğunluğu daha az düşük basınç fazındaki türlerine dönü?mesidir.
Konveksiyon akımları teorisinin dayandığı ana görüş yer içinde kabuk altında cereyan eden ısı değiş tokuşudur. Teoriye göre yerin içi ile yeryüzünün sıcaklığı arasındaki ısı farkı yerin manto kesiminde yılda bir kaç santimetre hızla hareket eden bir konveksiyon akımı oluşturmaktadır ve bu hareket sürtünme dolayısyla yerkabuğuna intikal etmektedir. Diğer bir değişle derinlerde manto kesiminde çok yavaş akan maddeler yerkabuğundaki hareketlere aktif olarak katılmakta büyük tektonik yapıların meydana gelmesinde katkıda bulunmaktadır.
Özetle konveksiyon akımını besleyen onu sürekli olarak hareket halinde tutan enrji kaynağı yerin sıcaklığı (Holmes) ve gravitasyon (van Bemmeln) etkisidir.
Kıtaların kayma teorisi, alman jeofizikçi Alfred Wegener tarafından 1912de ortaya konmuş ve E. Argand (1922), Du Toit (1921) gibi dönemin ünlü jeologları ile Beniof (1954) Runcorn (1962), Sykes (1968) ve Bullard (1969) gibi yeni zamanların tanınmış jeofizikçileri tarafından benimsenmiş ve desteklenmiştir. Bu teoriye göre;
Kıtalar okyanus tabanlarından farklı yapıdadırlar. Onlara sımsıkı bağlı da değillerdir. Aksine buzdağlarının denizde yüzdükleri gibi kıtalar da derin deniz diplerinde-okyanus tabanlarında- açığa çıkan ve yoğunlukları kendilerinkinden fazla olan ağır maddeler üzerinde yüzerler kayarlar.
Levha Tektoniği , büyük ölçüde okyanuslardan elde edilen verielr üzerine kurulmuş bir teoridir. Bu özelliği ile kendinden önceki teorilerden ayrılır.
İkinci dünya savaşı esnasında özellikle denizltı savaşları için geliştirilen son derece hassas batimetrik harita alma yöntemleri savaştan sonra İngilterede Sir Edward Bullard (cambridge Üniversitesi) ve Amerikada Hary Hess (Princeton Üniversitesi) ve Maurice Ewing (Colombia Üniversitesi) gibi hükümetler nezdinde söz sahibi ciddi bilim adamları tarafından okyanus tabanlarıın ayrıntılı haritalanmasında kullanıldı. Özellikle Ewingin yönetiminde bulunan Lamont Jeofizik rasathanesi gemileri sadece batimetrik değil mağnetik ve gravite verilerini de topluyordu, deniz tabanlarından tortu örnekleri alıyorlardı.
Bu faaliyet okyanuslarda devam ederken, ABD, soğuk savaşın bir sonucu olarak Sovyetler Birliğinin yaptığı zannedilen nükleer silah deneylerini izleyebilmek amacıyla dünyanın dört bir yanına uzanan sağlıklı bir sismograf ağı oluşturdu. WWSSN olarak bilinen bu ağ sayesinde mağnetidü 4 ve yukarısındaki depremler büyük bir hassasiyetle kaydedilmeye başlandı. Episantır tayinindeki hataların genellikle bir kç kmnin içine alınması özellikle okyanusal alanlarda depremlerin son derece dar kuşaklarda olması ve bu kuşakların çvrelediği devasa alanların hemen hemen asismik kuşaklar olduğunu gösterdi.
1940lı yılların sonlarına doğru Amerikalı jeofizikçi Hugo Benioff derin deniz hendeklerinden manto içine sarkan eğimli deprem zonlarının aslında devasa bindirmeler olduğu ve bu bindirmeler boyunca okyanus tabanının pasifiği çevreleyen kıtaların altına daldığını iddia etti. 1952de alman tektonikçi Hans Stille bu eğimli deprem zonlarının hemen üstlerinde Pasifiğia deta kuşatan meşhur ateş çemberini oluşturan volkanların varlığına dikkati çekti ve bunklar arasında jenetik bir ilişki olması gerektiğini vurguladı.
Bu gelişmeler olurken Amerikalı petrolog Harry Hess savaş yıllarında donanmada edindiğideneyimler ışığında okyanusların tarihi ile ilgileniyordu. Özellikle Ewing ekibinin okyanusların sanılanın tersine genç olmaları gerektiğini göstermişti.
Öte yandan Hess, Amerikalı jeologların ezici çoğunluğunun tersine, kıtaların kaymasına inanmaktaydı ama o da jeofizikte biraz bilgisi olan herkes gibi; Sir Harold Jefreysin sialin sima üzerinde yüzen bir sal gibi hareket edemeyeceğini, simanın sialden daha kuvvetli olduğunu tarışma götürmez bir açıklıkla kanıtlamış olduğunu biliyordu. Sial simadan bağımsız hareket edmezdi.
Acaba sial ile sima birlikte hareket edemez miydi ? 1960 yılında yayınlanan makalesinde Hess, mantoda büyük ölçüde konveksiyon akmları olamsı lazım geldiği varsayımından hareketle, okyanus litosferinin bu konvektif sistemin sınır kondüksiyon tabakası olduğunu ileri sürdü. Aynı yıl Robert Dietz, bu mekanizmaya deniz tabanı yayılması adını verdi.
Hess ve Dietzin makalelerinin yayınlanmasının hemenn akabinde Kanadada Morley, İngilterede Cambridgede henüz bir doktora öğrencisi olan Fred Vine, Hessin düşüncesini kontrol edebilmek için dahiyane bir yöntem önerdiler. Bu yöntemin esası şuydu: Yerin jeomanyetik kutuplarının Senezoik esnasında düzensiz aralıklarla terslendiği yapılan paleomanyetik çalışmalardan biliniyordu. Deniz tabanı yayılması yayılma eksenine dik yönde ve bilateral simetrik olarak okyanus tabanı ürettiğine göre jeomanyetik kutuplardaki terslenmeler de yayılma merkezinin her iki yanına simetrik olarak kaydedilmiş olmalılardır, çünkü okyanus tabakalarının üst tabakaları ferromanyetik mineral içeren bazaltlardan oluşur. yayılma ekseninde sıvı halde bulunan bazalt lavları içerisindeki mineraller püskürdükleri andaki jeomanyetik alanın etkisinde belirli bir yönde dizilirler. Yayılma devam ettikçe yayılma merkezinden uzaklaşan bazalt beraberinde püskürdüğü zamanki jeomanyetik alanın yönünün de sabit bir kaydını taşır. Sürekli jeomanyetik alan terslenmeleri yayılma merkezinin iki yanında ve ona paralel uzanan ters ve normal yönde manyetize olmuş şeritler meydana getirirler.
İşte Morley ve Fred Vine ile o zamanki tez hocası Drumont Matthews, bu fikri ileri sürerek özellikle Ewing grubu tarafından yıllardır toplanmakta olan Lamont Jeofizik Rasathanesinin veri bankalarında birikmiş olan manyetik verilerin bu görüşler ışığı altında tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini önerdiler. Vine ve Matthewsun makalesi 1963 yılında Nature dergisinde yayınlandı.
Kanadalı olan John Tuzo Wilson 1960lı yılların ilk yarısında o zamana kadar gerek Kanada kalkanı üzerinde ve gerekse Kanadadaki buzullaşma hakkında yaptığı çalışmalarla kendine haklı bir şöhret yapmış bir jeofizikçiydi. aynı sıralarda Lamont Jeofizik Rasathanesinde New yorkta radyoculuk yapmaktan bıktığı için bir gecikmiş bir doktora öğrencisi olarak gelen Walter C. Pitman ise sadece fizik eğitimi görmüş olup kendi deyimiyle kayaları kaldırım taşından ayıracak kadar dahi jeoloji bilmiyordu.
Pitmanın jeoloji konusundaki bilgisizliği aslında kendisinin en büyük avantajı oldu. Pitman, Vine ve Matewsun makalesini tesadüf eseri okuduğu zaman jeolojide bilgi sahibi arkadaşlrının tersine o makalede ileri sürülen fikirleri son derece akla yatkın buldu. Bunun sonucu olarak Lamontun veri bankalarında bulunan manyetik verileri kontrol ederek Vine ve Matewsun dolaysıyla Hessin haklı olduğunu gösterdi. Sadece kıtalar değil okyanus tabanları da küre sathında binlerce ve binlerce kilometrelik mesafeler katediyorlar orta okyanus sırtında doğup derin deniz hendekleri boyunca tekrar mantoya dönüyorlardı.
Bu arada T. Wilson probleme tamamen değişik bir açıdan yaklaşıyordu. Wilson, Hessden sonraki en önemli adımı attı ve orta okyanus sırtları ile hendeklerin bittikleri yerlerde aslında haraketin büyük yanal atımlı faylarla başka bir şekle transforme edilerek devam ettiğini gösterdi. Böyle sırtları ve hendekleri birbirine bağlayarak hareketin devamını sağlayan yanal atımlı faylara Wilson, hareketi transforme ettikleri için transform fay adını verdi. Wison 1965de tüm sırtları ve hendekleri birbirine bağlayan küre üzerindeki hareketli kuşakları ilk defa tam olarak tasvir etti ve bu kuşaklar boyunca birbirlerine göre hareket etmekte olan dahili olarak asismik ve yüksek bir burulma rijitidesine sahip olan litosfer parçalarına Levha adını verdi. Bu suretle levha tektoniği tüm öğeleriyle ortaya çıkmış oluyordu.
Levha tektoniğinin gelişmesinde, 1967 yılında yayınlanan iki makale çok önemli bir roloynadı. Bunlardan biri Lamontun jeofizikçilerinden Lynn R. Sykes tarafından yayınlandı. Sykes, o zamanlar hayli gelişmiş olan depremlerin fay meknizmalarının çözümleri yönteminden yararlanarak Wilsonun transform fay kavramını ve onunla birlikte Hessin deniz tabanı yayılması hipotezini kontrol etmek niyetiyle orta Atlantik sırtını öteleyen kırık zonları boyunca bir seri fay düzlemi sonucu elde etti. Sykes yaptığı bütün çözümlerde kesinlikle Wilsonun yorumunun doğru olduğunu buldu.
Levha tektoniği bu şekilde her tabi tutulduğu testden başarıyla çıkınca bu teoriyi tüm küre üzerinde ve ayrıntılı bir şekilde kontoletmek lüzumu doğdu. Önce 1967de genç jeofizikçi Dan McKenzie ile uygulamalı mtematikçi Robert Parker levha tektoniğinin küre üzerinde nasıl uygulanması gerektiğini göstererek levha hareketlerinin kinematiğinin türetilmesinde deprem kayma vektörlerinin önemine dikkati çektiler.
1969 yılında dar anlamda levha tektoniğinin son önemli öğesini oluşturan üçlü eklem sorunu da McKenzie ve Morgan tarafından ortaya atılıp çözülerek bu teorinin kendi içinde tutarlı ve tamamlanmış bir sistem haline gelmesini sağladılar.
1969 yılından itibaren levha tektoniği, ada yayları, kenar denizleri, orejenik kuşaklar, geçmişteki fauna vefloranın dağılımı, mantonun evrimi ve konveksiyon ve yer bilimleri kapsamına giren pek çok konuda bu prensiplere dayalı veya bu prensiplere dayandığını iddia eden pek çok hipotezin atılmasına neden olmuş ve onlarla birlikte dünyaçapında yeni bir tektonik model oluşturmaya başlamıştır.