• Web sitemizin içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için Web sitemize kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Web sitemize üye olmak tamamen ücretsizdir.

Sahte Bilimin (Pseudoscience) Ekonomik ve Tarihsel Kökenleri

DarkWoman

Emektar Üye
Konum
Germany
Forum Yaşı
6 Yıl 6 Ay
Mesajlar
13,325
Tepkime puanı
65,910
image.png


Avrupa’da orta çağ genel olarak siyasi durum savaşlar, istilalar ve güç kavgalarından ibaretti. Savaşın olduğu yerde ise her zaman, kahramanlık öyküleri halk ozanları tarafından dilden dile anlatılırdı. Çocuklar bu hikayeler ile büyür, ellerinde tahta sopalarla ve süpürgeden atlarıyla askercilik oynarlardı. Erkek çocukları ileride bir gün görkemli zırhıyla şovalye olmayı hayal eder, rüyasında bunları görürdü.

Orta çağ siyasi, ekonomi ve kültürel yapısında, istilalar sonucunda doğal olarak feodal örgütlenme gelişti. Feodal sistemde malikaneler ekonomisi görülmekte, bu sistemde derebeyi, lord, senyör malikanedeki toprakların sahibiydi. Toprağa bağlı çalışan fakat hür olan köylülere ise serf deniyordu. Özetle malikane, bir şato ve çevresindeki topraklardan oluşan, köylünün güvenliğini, aristokrat sınıfın geçimini ve otoritesini sağlayan bir kurumdu.

Ulaştırma ve deniz taşımacılığındaki gelişmeler(Avrupada gemi inşanın gelişmesi, navigasyon ve haritacılığın ilerlemesi, pusulanın kullanılmaya başlanması vb.) ile de birlikte bazı mallar devletler arası ticarete konu olmaya başlamıştı ve yeni bir tüccar sınıfı oluşmuştu. İngiltere, Hollanda, İspanya ve Portekiz’de yün ile dolu kalkan gemiler Şangay’da yünleri satıp Çin ipeği alınıyor, Çin ipeği Yokohoma’da satılıp Japon kılıçları alınıyor, tekrar batıya dönüp Bombay’da aynısı baharat için yapılıyor ve tekrar Avrupa’ya(İngiltere’ye) dönülüp daha fazla yün alınıyordu. Bu malların hepsinin uluslararası bir değeri olduğu için yeni tüccar sınıf kısa zamanda zenginleşerek toprak sahiplerinin dikkatini ve tepkisini çekti. Bir süre sonra ise derebeyleri düşünülmezi düşündüler: “Eğer onları yenemiyorsak neden onlara katılmıyoruz?” ve bu sayede “Büyük Dönüşüm”(Polanyi,1944) başladı. Para etmeyen mahsülleri ekmek yerine, koyunlara otlaklar yaratmaya ve serfleri malikanelerinden atmaya başladılar. Bu durumda emeğinden başka satabileceği hiçbir şey olmayan fakir köylüler kapı kapı dolaşıp geçimlik iş aramaya başladılar.

Bu sırada fakir köylülerin kovuldukları malikanelerinden biraz uzakta, şehirlerde imalat atölyeleri çalışmaya devam ediyordu. Bu atölyeler büyüdükçe fabrika olmaya başladılar ve İskoç mucit James Watt’ın buhar makinesiyle de artık sanayi olarak anılabilecek bir düzeye gelmeye başladılar. Tabi ki işçilere ihtiyaçları vardı, tam burada geçimlik bir iş için dilenen fakir köylüler oyuna girdi. Fabrikalar da kendiliğinden oluşmuyordu; dolayısıyla yeni bir girişimci sınıfı ortaya çıktı. En yeni ve en verimli üretim tekniğini, daha açık ifade ile teknolojiyi üreten girişimci kazandı. Yani teknoloji kilit nokta oldu ve teknoloji ise ancak bir şey ile sağlanabilirdi: “Bilim”. Bilimin sanayi devrimi sonrasında çok büyük patlamalar yaşaması sadece rönesans ve reforma bağlanamaz. Şu an bile dünyanın birçok yerinde bilim insanları, bilimsel araştırmalarına fon bulmak için emek harcıyorlar, o zaman da teknolojinin bilime ihtiyacı olmasından dolayı, sanayi devrimi bilimi bir adım yukarı taşımıştır denilebilir.

19, 20 ve 21. yüzyıllarda artık bu girişimci sınıfın rekabetini izlediğimiz bir arenanın yanı sıra çok daha büyük, devletler arası rekabete konu olan bir arena vardı. Devletler teknoloji, arge yatırım bütçelerini arttırdıkça rekabet güçleri artıyordu. Bunun bir sonucu olarak bilim adamları toplumda çok saygın bir statü sahibi oldular. Özellikle teknolojide büyük bir patlamanın yaşandığı ve hala yaşanmakta olduğu 21. yüzyılda bilim adamları bu çağın rockstarları, hatta yazımızın başına dönecek olursak gümüş zırhlı şovalyeleri idi. Ve tabi ki askerlikle uzaktan yakından alakası olmayan şehirli çocukların tahta sopalarla askercilik oynaması gibi, günümüzde de bilim ile alakası olmayan Y kuşağının “bilim adamcılık” oynaması kaçınılmazdı. Biraz da popülist yöntemlerle sergilenen bu “bilim adamcılık” oyunu ilk başta masum şekillerde popüler bilim yazını ile kendini gösterdi. Ne de olsa bilim adamları şöhretin tadını çıkartıyorlardı. Sonra sosyal medyanın gelişmesi ile de birlikte sahte bilim* kaynakları türemeye, dünya düzdür tarikatından tutun da, aşı zararlıdır kabilesine, spritüel vegan hippilere(onların geçmişi biraz daha köklü) , evrenin enerjisi cemaatine, Ay’a inilmediğine ve UFO’lara inanlara, astroloji meraklılarına, parapsikoloji okurlarına kadar bir sürü şarlatan türedi. Türemeye de devam ediyorlar, sıradan halkın ise sahte bilim ile gerçek bilimi ayırt edebilmesi için de artık çok daha fazla okuması gerekiyor. Bunun içinse yeterli motiv gücü yok gibi gözüküyor. Daha uzun bir dönem, evrimini tamamlayamamış homo sapienslerle yaşayacakmışız gibi gözüküyor.

*Sahte bilim, sözdebilim veya çöpbilim (ingilizce pseudoscience) bilimsel olarak tanımlanmakla birlikte bilimsel çalışmaların gerektirdiği standartları taşımayan veya yeterli bilimsel araştırma ile desteklenmeyen bilgi, metodoloji, inanç ve pratikler bütününe verilen addır.
 
Geri
Üst