Web sitemizin içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için Web sitemize kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Web sitemize üye olmak tamamen ücretsizdir.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Az zamanda öyküler biriktirdim içimde, sen öyküleri bilir misin Şiraze?
Ben bildiğini bilirim, ben bilirim bildiğini...
Anaforlarına takılıp dönenlerin öfkesinden sakınmak adına sığındığım karanlık dere ve yarık kayanın uğuldayan dik yamaçlarının çevrintisiyle titrediğim gece...
Şiraze bir tek sendin dizinde dinlendiğim.
Öyle bakma dedim kaç kez, öyle pencerelerden gece vakti salınışın yollara
ve bir gölge gibi süzülüp duvar diplerinden kayışın köşebaşlarına
beklediğimdin sen
sen bir ömür beklemeyi seçtiğimdin.
Bir dahası olmasın görmeyeyim gözlerini,
bir dahası olmasın dolunaysız gecelerde tutmayayım elini,
bir dahası olmasın yaş gidiyor
anmaktan başka güzelliği kalmadı senliliğin.
Sen ile ben Şiraze, öğrenmeliydik yalnızlığın kaç bucak olduğunu... Ve bir... ve iki... ve üç... ve dört Şiraze.
Sen ve ben, ömür son demine vardığında yaşandı bitti diyebilecek gücü şimdiden toplamalıydık.
Geç mi kaldık?
Geç kaldığımızı anlamak için bile mi geç kaldık?
Yok böyle bir şey; biz her şeye arası kapatılamayacak mesafelerce çoktan geç kaldık.
Bitmek varsa eğer, geçmişi ak sayfalara kaydedecek zaman bitti Şiraze.
Artık onları hiçkimse okuyamayacak, artık onları hiçkimse dost bilip sarılamayacak, artık onları hiçkimse çantasına doldurup yanında taşıyamayacak... ve bir sürü artık işte.
Biz zamanın tellerinden her birine asılı kaldık.
Bir anda, hiç olmayacak bir vakitte; nedir bu kalabalık bir kumpanya edasında? Ellerinde pankartlar: Aşk bir ihtilâldir! Aşk bir arayıştır! Aşk bir tutunuştur! Aşk bir başkalaşımdır! Aşk bir yitiştir!
Sarmışlar bin yanımı; elini uzat Şiraze, uzat elini... ben kendi ihtilâlimden endişedeyim.
Buralardan her kim geçerse iz bırakır, aşkına dideban olup asrın engebelerinde kaybolur
edasında kol kola sevdalılar; aşk bir ihtilâldir derken gözyaşından nehirlerde boğulur
bak nihan bakışlı şebnemler oynaşıyor yapraklarda
yapraklar ki, bahar kadar taze...
ben her dokunduğumu inciten, ben her uzandığımı dumura uğratan; bir felaket kadar felaket
bir afet kadar afet...
o nihan bakışlı şebnemlerin oynundan çok ırak mekanlar seçmişim kendime Şiraze.
Bir tebessüm et yeter; yıkılsın mefhumu şiddetin
Ben seni gecelerde aradım, yıldız gibi
Ben seni denizlerde aradım, inci gibi
Ben seni türkülerde aradım...
Şiraze! Ben seni içimde, görülmemiş rüya gibi yaşadım
Aşk belki, ağlamaktır...
Nasıl da yumuşatır gözyaşı insanı; nasıl da eritir, inceltir...
Gel seninle bir daha ağlayalım; yaşanmışlara, bir de yaşanmamışlara, bir de hiç yaşanamayacaklara
Önce birşeyleri resmetmenin güçlüğünü farkettim.
Sen resmedilemeyecek kadar gizlerden örülme imişsin.
Oysa ki, öyle garip bir acı yerleşmişken neyi söylemeli, kime ne anlatmalı, kimden ummalı bir çıkış. Olmayacağını bile bile... Seni büyüten, besleyen seni bir başka raftan alıp bir başka rafa koyan ve bir türlü en uygun mekanı bulamayan, hasılı hiçbir mekanı yakıştıramayan sana...
Aşk belki... diyerek çıktım yola. Aşk belki, her bitenle başlayandı.
Ben kapattım gözlerimi görmek için. Ben kararttım manzarayı seni bulmak için. Ben bende aramaya başladım, aşk dediğim benden doğandı. Tüm gerçek senin söylediğin hiçbir şeyi anlamayışımdı. Uzaklarına çekilip, uzaklarından bakmayı seçtim. Kim bilirdi ki gitmeye karar verenin, gitmek için hangi sözün ardına gizlendiğini? Şimdi uzakların suyuyla suladığım aşkın yeşillenişini seyretmedeyim. Çiçeklerinin kokusuyla dönen başım beni bir sandala koyup gezdiriyor bir süre. Göl kıyısını hiç bulamıyoruz. Çek kürekleri Şiraze... çek kürekleri Şiraze... asla kıyılara ulaşamayacağız!
Kış yüklenmişken beyaz dallarına ağaçların. Kış ağırlığını taşıtıyorken yüreklere. Adımların yavaşlaması havanın soğukluğundadır kandırmacasındayım. Oysa ağırlığı veren içimdeki. Hüznün sertliğiyle çatlayan ellerimin oyuklarına dolan kan ve acısıyla buruşan yüzüm ve hiç bitmeyeceğini düşündüğüm siyahlığın orta yeri... Her okuduğum satırdan damlayan kederle çalkalanıyorum yeniden. Eğer yeniden gelme şansım olsaydı hayata, tüm hatalarımı yeniden yaşardım diyen şairin inanılmaz umutsuzluğuyla karşı karşıyayım. Bir daha dönemeyecek olmak... bir daha başlayamayacak olmak... bir dahası olmayacak Şiraze... bir dahası hiç olmayacak Şiraze... asla yeniden doğmayacağız bu hayata!
Kıvrımlarını takipteyim şimdi yolların. Kenar örtüsü rüzgardan hafif dalgalanırken ben titrek bir mum alevinden bakmadayım. Onu titreten gözkapaklarımın sürekli açılıp kapanması. Ardında gözbebeğinin siyah noktası bir büyüyor, bir küçülüyor. Kış hâlâ duruyor olduğu yerde. Ben duruyorum. Durmayanlar yanımdan geçiyor. Uzaklara yollanacak bir mektubu taşıyorum çantamda. Adresini benim bile bilmediğim bu mektubun gideceği yerin dünyanın hangi köşesinde beklendiğinin farkında bile değilim. Yazılanlar çoktan yazıldı bitti Şiraze... yazılanlar çoktan yazıldı bitti Şiraze... asla yinelemeyeceğiz bir daha!
Aşk belki bilmediğim ya da bilip de bilmediğimi sandığım ya da bilip de bilmezden geldiğim...
satır aralarına bile sığdıramadığım belki, hangi renge boyasam karar veremediğim, içine düşsem bir türlü sevemediğim...
aşk; acıtan, kanatan yaranın yanında gözlerinin özlemi; gözyaşının tuzlu tadı, karanlığın gölgesinin ayak izi belki belki sen, belki ben,
belki aşkın korkuya galip gelemediği meydan
güne baktıkça sararan saçların kırılıp savrulması; bir bacadan tüten siyahın, bulutları bir şerit gibi boyaması; ağlaması çınarın, yağlı boya tablonun ve üzerinden binbir güçlükle geçilmiş toprağın...
aşk belki, her şeyin tanıyıp kokladığı, benim uzanamadığım
dokunmayı denediğimde kaybolan entari; bana hoş kokan bir yemeğin nefisliği; annemin beni sallarken kucağında, alnında biriken ter ve bitmeyen emekler...
belki hep sahip olduğum da hiç farkedemediğim
soracaksın belki tüm yönlendirmelerden kaçıp bulamayışımı seni; soracaksın belki bitmeyecekmiş gibi davrandığım bu yolculuğun nedenini; soracaksın belki uzanıp tuttuğum ellerini her güzelliğin, varlık sebebini... ne diyeceğim?
şu an
tasavvur bile edemediğim her şeyini, karşımda bulduğum zaman, korkmanın da ne basit kaldığını görüp korkunun yanında, sokulacağım bir kovuk bulup kendime, yiteceğim bir zerrede, biteceğim... biteceğim... biteceğim... neye yarar?
yolculuk çok oldu başlayalı; aşk, korksam da sana kavuşmamdır; belki
ben etiketimi yanlış yere yapıştırmışlığımdan belki; bileğime boncuk dolayamayışımdan, sivri topuklarla salınamayışımdan belki böyleyim
boynumda eski zamandan kalma bir ince halka şeffaf, sana aşık olamayacak kadar insanım
toplu taşıma araçlarına binmeden istediğim yere gidemiyorum, içimdeki güç beni havalandıramayacak kadar sönük belki, kanatlarımsa ya hiç olmadı ben var sandım ya da var, kullanma klavuzum yok belki
ben kendi kendine aşkı bulup aşık bile olamayanım
Bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa;
kış dedim, henüz gitmek için hazırlık yapmıyor... yukarıya gri bir kilim sermiş gökyüzü, buzlarda çatırdıyor adımlarım...
kış dedim, en az birlikte olmak istediğim, ama hep en çok karşıma çıkan... renkli zarflarda içi boş kağıtlar ve üzerine var olup olmadığı bilinmeyen adresler...
Bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; çocuklar okulda dedim, kızaklarına binip tepelerden bırakmıyorlar kendilerini... vakit haylice erken, ben mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa.
Ceviz ağaçlarının yapraksız dalları altında yürüdüm. Kış beni hep karamsar yapar dedim, 103 numaralı dolmuş da gidiyor işte, kavşaktan şimdi döndü... eğilip yerden metal bir para aldım. Tam önümde bana parlıyordu.
kumbarana koy bunu Şiraze
sen biriktirmeyi seversin
kuru yaprakları, çakıl taşlarını, rengarenk boncukları, sinema biletlerini, elişi kağıtlarını, htıraları, acıları, gözyaşını, sorulamamış soruları ,senden kalan sesleri, yaşanamamış paylaşılmışlıkları, birlikte harcamak üzere siyah deri cüzdanında biriktirilmiş zamanları ve hüznü ve özlemi...
bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; siyah dedim, herkesin üzerinden akan renk... bir mektup da yaz mevisimine postalamalı... renklerini topla da gel demeli... Sen de sıcağı seversin Şiraze; onun sevdiği kadar hep kaynayan bir neşeyle savrulurdun hayatın içinde yön seçmeden. Ben yüzüme kondurduğum hüzünle boyardım her şeyi. Bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; sırf bir sebep üzre evden ayrılmış olmak için belki.
lombozların gerisinden bakmak benim tüm yaptığım. Yorucu... Tüm yüz hatlarını farkettirmeden inceliyorum karşılaştıklarımın. Tanıdık değil hiçbiri. Bu yüzden belki Şiraze, tebessüm etmiyorlar. bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; her kapıya bırakmalı bir mektup dedim. gülümseyin kendinize diye başlayan.
Yağmur da başladı Şiraze. Rüzgarın en delisi beni buluyor yine. O an, dünyayı karış karış dolaşsam diyorum kendime. Gülümsüyorsun... ne de çok yakışıyor gözlerine tebessüm. Dünyayı karışlamayı unutuyorum gözlerinde. Ucu seçilmeyen bir derya uzanıyor içinde. Engininde martılar dalgalanıyor. Jonathan Livingston, en yüksek uçan martı, en uzağı görendir derken aralarında çığlık çığlığa dolanıyor: Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var; öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak... Gülümsüyorsun yine. Ne de çok yakışıyor gözlerine tebessüm. Oysa bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa... martılar dolan gözlerinde yitiverdim.
yağmur hızlandı, rüzgar da... kış dedim, çok azimli. Beni hırpalamak istiyor. Hırkamın içine gömülürken mektuplarımı aldım ellerime Şiraze. Onları şimdi adreslerine doğru fırlatmalıyım dedim. Rüzgarın önüne savurdum bir bir. Uçtular... uçtular... uçtular... bugün mektuplarımı postalamak için çıktım sokağa; ben de takıldım köşelerine. En güzeli senin hiç gitmeyeceğini bilmek Şiraze. Biz yağmur da olsa, kış da... rügar da olsa, kar da... herdem Şiraze.
şimdi adımlarım ağırlaştı, dönme zamanı
dizlerimdeki ağırlık, daha fazlası çok gelecek diyor
çekilip kuytularıma, mum yakacağım; her ne varsa birikmiş içeride dökeceğim orta yere
yeni mektup sayfalarına döküleceğim, akacağım tepelerden tepelere
Ebrâr ile hemhâl olayım diye günlerin ötesine geçtim
iki dirhem irademle bir ince mücâdele içinde,
sanırım ben tuz ile buz eyledim
ebrûlî vakitleri aklen ve fikren ve bilâistisna...
Bir hırka bir de sarık, kapanmış bir devrin izini sürmek benimkisi;
kula kulluğunu hatırlatan esrar mıdır yolumu kesen,
yoksa bu kula kul olunanın yolunu aydınlatmak mıdır Şiraze?
Seni sâkî-nâmede karşıma çıkaran şerhsiz sâdeliğin kıvrımları, bir de kaydı
Tutulamamışların savruluşudur alevlere.
Bir yelkenli açıklardan geçerken devrilir,
bin kelâm hebâ olur da ulaşamaz müstesnâ raflarına o gizemli keşişler adasının.
Kim anar beni bin yıl sonra desem Şiraze,
böyle hassâs dokunuşlarla kelâmıma?
Zamanı kapattığımda üzerime,
kim duyacak benim soluğumu sürûr ile, şevk ile, ilm ile, ihsân ile, lûtf ile?...
her hâlini soyun da libâssız dilersen, dilersen arşa uzan da iştiyâksız gel.
gel de nasıl / nereden gelirsen gel.
...
hâleliyim yine,
mevsim sonu kederi bu, ne soğuk ne sıcak tutumlar arası kararsızlık.
sanki bir şey düşecek üzerime çok yükseklerden,
sanki düşecek de, bir tereddüt dolanmış eylemine; hisler arası garîb bir karışıklık.
Bil ki Şiraze; benimkisi, çok yerde yapılmış bir tek yanlışlık.
Cihangirde çeşme başında bir andı
ne ben sultân idim, ne o pâdişahtı
görüntü tamdı, sanki tamamdı... lâkin;
anlıktı
ara ara dırahşan bir tutumla yaklaşıyorum bozkırlarıma, insan sevmeyi de öğrenebiliyor nefret büyütmekten artık vazgeçip.
eninde sonunda Şiraze, insan değer biçemiyor tüm kaybettiklerine sagîr kebîr ayırmaksızın.
sonsuzca bir elemin içine düşmemek için bu yüzden,
ağırbaşlı bir eğilim eşliğinde,
ayrılık ağıtlarına hiç bulaşmadan ve yormadan bedenimi ve gözyaşını salıvermeden,
biraz durgun ve biraz soğuk belki,
törensel edâmı takınıp toprağa vermeliyim atîk olanı.
Gelecekseniz söyleyin,
gideyim.
Gelmeyecekseniz söyleyin,
beklemeyeyim.
uzun cümleler kurmak geçiyor içimden Şiraze,
noktalı virgülle bolca süslenmiş;
okuduğumda bir türlü sonuna varamayacağım.
sonra alabildiğine saydam şekiller çizip evim diye onlara yerleşmek istiyorum önüne geçemediği bir arzuyla;
bir kenarında çam, diğer yanında selviler boylanan.
duvarlarında derin çatlaklar, basamaklarında tamiri güç kırıklar, ahşap kirişlerinde her rüzgârda garip çatırtılar...
şimdi de aynı neşeyi ulaştırsa ve eskimese zaman ve eskimese hiçbir mekân ve eskimese ne varsa yaşanan.
sonsuzluğun kapısında durup beklemekteyim Şiraze,
yanımda hiçkimse; ama bir yığın yaşanmışlık;
çuvallar dolusu, bohçalar dolusu, sandıklar dolusu;
say ki çıfıt çarşısı:
kimi uçurum boylarında açan çiçekler;
adını sen koyduğum, rengini mora vurduğum, kokusunu esans diye sana sunduğum.
kimi teyzem kadar karîb, kimi annem kadar baîd;
bir beyaz kurdelem olsa saçıma bağlayacağım, düşmeyecek o vakit zülüf küçük kahve gözlerime ve benim satırlarım okunacak o kara lekede; ufak ufak.
kimi tasalı günlerin artığı, kimi en sorumsuzluğun mihmandarı...
yanlı yansız, hatta çoğu zaman yakışıksız, kırık ve bana tanık.
kimi gölgeli, kimi bana çokça öfkeli ve hatta kiminde özenli kenar süsleri...
.........................
biliyorum bu tükeniş mi, çırpınış mı, çabalayış mı;
mücâdele, muhârebe, mukatele ben yaşadıkça Şiraze, bitmeyecek...