- Konuyu Başlatan
- #31
Bugünlerde fareli köyün kavalcısı olsam mutsuz insanları uçurumdan aşağı atsam diye düşünmeye başladım. Bunu düşündüren en büyük şey sanırım hayatın ritmini artık yakalayamıyor oluşum ya da rutinleşen dünyada artık kulaklarım müziğin tadını alamıyor olmasından. Bazen insanlar omuzlarının üstünde taşıdıkları sorumlulukların gölgesinde etten bir esaret duvarı örerler. Ve kendilerini içte içe sınırlayan bu duvar ayrılıklar, hüzünler ve de ölümler sayesinde saydamlaşır. Ama bu sınırlar insanlar da hiçbir zaman bırakamadıkları bir bağımlılık halinde kalakalırmış.
*
Bu esareti fark etmem çok uzun zaman önce olmadı. Yağmur isimli yakın bir akrabamızın şirin bir kuşu vardı ve şuan biz bakıyoruz. Bir gün bu kuşun esareti beni rahatsız etmişti. Ve o pek zaman önce unuttuğu özgürlükle tanıştırma istemem gerçekleştirmek için odanın içindeki kafesini açmamla birlikte çıkışın yerini yavaş yavaş bulan o küçük adımlarla dışarı çıktı. Ve sonrasında ilk uçuş denemesi koltuğun kenarına düşmesiyle sonuçlandı. Ve ondan sonra o kuş için özgürlüğün kafasının içindeki sınırlardan ibaret olduğunu doğal yaşamın ölümden başka bir şey olmadığını fark ettim.
*
Aslında hepimiz sorumluluklarımızın gölgesinde pek çok insan gibi yaşadığımız ama farklı olduğumuzu düşündüğümüz bir hayata sahibiz. Sadece kıyafetlerimizin, yemeklerimizin, arabalarımızın, evlerimizin ve çoğaltılabilecek pek çok şeyin fiyatı farklı. Ama başlangıçlarımız hep aynı seçmediğimiz bir ailede tanıştık hayatımızın en değerli insanlarıyla, sonra emekledik yorulduk ama düşsek de yürüdük hepimiz. Özgün olduğunu düşündüğümüz hayatlar işte böyle başlar. Mutluluğun miktarı değişse de her başlangıç en büyük mutluluktur. Ve hayat senfonisinin sol anahtarı BEBEK' ten başka bir şey değildir.
altinti :