Gidememenin yolu, yapamamanın sözü, çizememenin resmi, paylaşamamanın sesi, konuşamamanın rengi yansımıştı odama, dört duvarıma, her köşeme, kitaplarım için binbir kavgayla yaptırdığım raflarıma, oturma odama, yatak odama, yazdığım masama, hala açmaya çekindiğim el yazmalarıma
ve dahi
yalnızlığıma...
Burası, bu yer; ne çok anlatıyordu dışarısını.
Ve o dışarının var ettiği içinde benim bir daha asla olamayacağım
sokakların dilini...sokaklara açılan eviçlerinin rengini, soluğunu...
Geçip camın kenarındaki koltuğuna oturmaya karar verdi. Ömründe pencereleri neden müthiş sevdiğini; içteki ve dıştakinin asıl sırrının buranın aynasında gizli olduğunu düşündü, CD den çıkan ses dünyanın dilini, acıklı bir öyküyü tuhaf bir dille anlatıyorken elindeki kitabını okumasına asla izin vermiyordu...
Geçilip gidilen yerlerin izi vardı gözlerinde,
şımarık kara gözlerinde,
utangaç ellerinde.
Anlatılanlar kadar okudukların da seni kavuşmanın sızısıyla buluşturıyordu. Baktıklarında gördüğün, hissettiklerinde yaşadığın bu ülkenin dili değildi. Çözülen hayatın iğreti duruşuna tanıktın artık. Sırlı aynalara yansıyan yüzün bütün bir ömrün hüznünü yansıtması da bundandır. Her sabah oraya bakmadan, yüzündeki izlerin anlattığını görmeden, güne dönmezdin yüzünü. Şimdiyse, kaçıyorsun onun yansımalarından Dışarıdaki hayatın yansıttıkları alıyor seni içine...
Her türlü sızıya karşın, üzerine üzerine yürüyorsun ait olduklarının;
kendi yalnızlığında...